Yeni uluslararası sistem
- GİRİŞ04.03.2026 09:11
- GÜNCELLEME04.03.2026 09:11
21. yüzyılda, başta küreselleşme süreçleri olmak üzere, etno-milliyetçi ‘ayrılıkçı talepler’, ‘ulus-ötesi hareketler’ ve ‘kırılgan/çökmüş devletler’ gibi yeni devlet sınıflandırmaları, ulus-devlet ve egemenliğiyle özdeşleştirilen Westphalia devlet sisteminin sorgulanmasına yol açmıştır.
Mevcut modern uluslararası ilişkiler düzeninin ve modern ulus devletin Avrupa’da 30 Yıl Savaşları’nı sona erdiren Westphalia Barış Antlaşması (1648) ile sembolleştiği kabul edilmektedir.
Uluslararası ilişkiler biliminde temel olarak Westphalia Barış Antlaşması’la kadim devlet anlayışı, ulus-devlet fikrine dönüştüğü ifade edilmektedir; modern ulus devlet, meşruiyetinin ve egemenliğinin kaynağını ulustan alan merkezi siyasi ve toplumsal örgütlenme biçimi şeklinde tanımlanıyor.
İran’a ABD/İsrail saldırısı başta olmak üzere uluslararası ilişkilerdeki gelişmeleri doğru okuyabilmek için geniş bir perspektiften bakmak gerekiyor.
MODERN ULUS-DEVLETİN ÖZELLİKLERİ
Westphalia devlet sistemi içinde modern ulus-devletin egemenlik, devletlerin eşitliği, merkezileşme ve ülkesellik (territoriality-toprak bütünlüğü) olarak dört temel özelliğinden bahsedilmektedir.
Egemenlik, devletlerin kendi toprak sınırlarında iç ve dış işlerini belirmede tek ve en yüksek otorite olmasını; meşru şiddet (asker ve polis teşkilatları) tekeline sahip olmasını; kanun yapma ve uygulama yetkisini elinde bulundurmasını; ve iktidarına herhangi bir müdahale olmamasını ifade ederken; egemenliğin en başat unsurlarından olan ülkesellik, coğrafi ve jeopolitik sınırlarını ifade etmektedir.
Devletlerin eşitliği, devletlerin uluslararası hukuk çerçevesinde hakları ve sorumlulukları bakımından eşit olmasıdır. Merkezileşme ise devletin içindeki bütün siyasal faaliyetlerinin devletten kaynaklı ya da ona referansla gerçekleşmesi, otorite ve iktidarın kralın ve devletinin tekelinde bulunmasıdır.
Batı ve Kuzey Avrupa kökenli Westphalia devlet sistemi, 2. Dünya Savaşı’ndan sonra Afrika, Asya ve Orta Doğu sömürgelerinin bağımsızlıklarını kazanmasıyla Avrupa dışına yayılmaya başladı. Yine Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle dağılan Sovyetler Birliği’nde (15 devlete bölündü) ve Doğu ve Güney Avrupa’da (Çekoslovakya, Çek Cumhuriyeti ve Slovakya olarak ikiye bölündü) ulus-devlet olma süreçleri gelişmiştir.
Bugün, Türkiye ve İran’nın da üye olduğu ve meşruiyeti aradığı Birleşmiş Milletler’e üye 193 devletin hepsi ulus-devlettir.
WESTPHALİA SİSTEMİ
Westphalia Sistemi’nin uluslararası düzen açısından iki belirleyici özelliği vardır.
1.Birincisi, belli bir toprakla sınırlandırılmış ve o toprak üzerinde meşru şiddet tekeline sahip tek egemen olan modern ulus-devlet sistemi ile kendi kaderlerini kendileri belirleme hakkına ve kendi toprakları üzerinde kendi otoriteleri dışında başka herhangi bir otoriteye bağlı olmayan devletlerin yasal eşitliğine ve aynı hak ve sorumluluklarına dayalı bir uluslararası toplumun oluşmasıdır. Böylece egemenlik, devletlerin ilişkilerini belirleyen temel uluslararası ilişkiler doktrini hâline gelmiştir.
2.İkincisi, eşit ve egemen devletlerin hâkim olduğu bu sistemde devletlerin arasındaki ilişkilerin uluslararası hukuk çerçevesinde resmî diplomatik yollarla (barış antlaşmaları örneğinde olduğu gibi) yürütüldüğü bir uluslararası sistemin oluşmasıdır.
YENİ ULUSLARARASI SİSTEM
Ne var ki sözkonusu devletlerin hem dahili hem de harici egemenliklerinde yaşanan sorunlar nedeniyle, Westphalia devlet anlayışına uygun olmayan başarısız / çökmüş ulus-devlet oldukları iddia edilmiştir. Her ne kadar bu kavramlar tartışmalı ve sorunlu olsa da Soğuk Savaş sonrası uluslararası sisteme ciddi etkileri olması bakımından üzerinde durulmalıdır.
Uluslararası topluluğun normları dışında uluslararası terörizmi ve kitle imha silahlanmasını destekleyerek diğer devletlere ve küresel barışa tehdit oluşturdukları için başarısız / çökmüş olarak adlandırılan bu devletler, kendi vatandaşlarına da yoğun baskı uygulamaktadır.
Bu devletler, büyük bir güce ya da bölgesel güçlü aktöre dayanarak varlıklarını sürdürürler. Her ne kadar ekonomik ve siyasal düzeyde farklılık gösterseler de Soğuk Savaş sonrasında oluşan yeni uluslararası sistemde ulusal egemenlikleri tanınmayan ve diplomatik düzeyde izole olmuş, Güney Afrika, Güney Kore, Kuzey Kore, Tayvan, Irak, İran ve Libya gibi devletler bu kategoriye dahil edilebilir. Bu devletler dünya sisteminin içindedir; ancak modern ulus devletin taşıdığı nitelikleri tam olarak taşımamaktadır..
Soğuk Savaş sırasındaki kamplaşmalar ve sonrasında ABD’nin çekilmesi ve Sovyetler Birliği’nin Güney Asya bölgesinde gücünü artırması, Çin ve Kuzey Kore tehditleri sonucu tamamen ABD’ye bağlı olan Güney Kore ve Tayvan’ın kendilerini korumak için nükleer silah geliştirmelerine neden oldu. Yine İran ve Libya füzelerle Avrupa için ciddi tehdit oluşturdular.
Westphalia ulus-devlet sistemini referans alarak bu tanıma uygunluklarının sorgulanmasıyla ortaya çıkan ve çoğunluğu Batı devletlerinin sömürüsünden ve Soğuk Savaş sürecinden etkilenen devletlerden oluşan başarısız ya da çökmüş ulus-devlet kavramlarına eleştirel yaklaşılmakta ve bu kavramlar, uluslararası ilişkiler açısından yeni düzen, barış, güvenlik ve gelişme kaygılarıyla birlikte düşünülmektedir.
Zira bir yandan bu devletlerin neden olduğu sığınmacı krizi, silah kaçakçılığı, kadın ticareti, çocuk ticareti, uyuşturucu ticareti, terörizm, bölgesel istikrarsızlık gibi sorunların yanı sıra barışın tesisi ya da kalkınmaları için bu devletlere yapılan insani/dış müdahalenin de neden olduğu sorunlar ve çözümleri tartışmaktadır.
21. yüzyıldaki sözkonusu tartışmalar, bir yandan iletişim ve ulaşım teknolojilerindeki gelişmelere bağlı olarak sermaye, finans, mal, ticaret ve insan dolaşımının sınır tanımamasından bir yandan da çok-uluslu şirketler, ulus-üstü ve ulus-ötesi örgütler, uluslararası kurumlar, hükümetler-arası örgütler, bölgesel birlikler (AB, NAFTA) gibi devlet-dışı aktörlerin de çoğalmasıyla beraber artık uluslararası sistemde ulus-devletin uluslararası sistemin tek analiz birimi olmaktan çıktığı ve ulus-devletlerin sınırları belirli bir toprak parçası üzerinde yegâne otorite olmasının, yani egemenliğinin sorgulandığı iddialarından temel almaktadır.
Ulus-devletin güvenlik, savaş, işgal, terör, göç gibi sorunlar nedeniyle uluslararası sistemde hâlâ başat ve etkili bir aktör olduğu ancak tek aktör olmadığı ve ulus-devletin belirleyici unsuru olarak egemenliğinin tanımının bu çok-aktörlü ve çok-merkezli küresel düzende dönüşerek parçalandığı ve paylaşıldığı; ancak hukuksal bir statü olarak varlığını sürdüğü özellikle belirtilmelidir.
Mustafa Yürekli / Haber7
Bu yazıya ilk yorum yapan sen ol