Uluslararası ceza mahkemesinin yargı yetkisi

  • GİRİŞ07.03.2026 12:18
  • GÜNCELLEME07.03.2026 12:18

Dünya kaosa, yok oluşa giden bir yıkılışa sürüklenirken, önem kazanan kavramlardan biri de uluslararası hukuktur. Uluslararası ilişkilerde yapılan analizlerde sık sık başvurulan, medyada çok karşılaşılan kavramlar olarak uluslararası hukuk ve uluslararası ceza mahkemesine yakından bakma ihtiyacı doğmuştur.

Modern egemenlik anlayışının köklü değişimler geçirmeye devam ettiği günümüzde uluslararası toplumu ilgilendiren suçlar bakımından yargı yetkisinin, ikincil planda bir yargı organına bırakılması ateşli bir tartışma konusudur. Bu bağlamda, ülkelerin kurduğu diplomatik, ticari, savunma (savaşa değin) ilişkileri, sınır ötesindeki bireylerin hak ve sorumlulukları ile uluslararası örgütlerin işleyişini belirlemeye çalışan uluslararası hukuk dalı kamu ve özel hukuk alanlarını içermektedir.

ULUSLARARASI HUKUK

Uluslararası hukuk veya devletlerarası hukuk, uluslararası ilişkiler altında bir disiplin olmasının yanı sıra kamu hukukunun bir dalıdır.  Devletlerarası ilişkileri düzenleyen ‘kural, kaide ve ilkeler’ bütününe kısaca ‘uluslararası hukuk’ denilmektedir. Dünya sisteminin ya da uluslararası siyasal yapının, herkesin herkesle savaştığı bir kaos ortamına dönüşmesini engelleyen öğelerden birisi olan normatif kurallar arasında uluslararası hukuk en önemlisidir.

Uluslararası hukuk, devletlerin birbirleriyle ve diğer uluslararası hukuk kişileriyle olan ilişkilerinde uygulanan hukukun tümünü ifade eder. Ulusal hukuk sistemlerinden yasa koyucu üstün bir otoritenin ve zorunlu yargı yetkisine sahip, bağlayıcı kararlar alabilen bir yargı organının olmaması özellikleri ile ayrılır. Uluslararası hukukun başlıca dört kaynağı vardır: Antlaşmalar, teamüller, genel hukuk ilkeleri ve alanındaki en uzman hukukçuların doktrinleri. Uluslararası hukuk, uluslararası yasama ve yürütme organlarına sahip olmaması ve kanunlar hiyerarşisine tâbiyeti bulunmaması nedeniyle ulusal hukuktan ayrılır.

Öncelikle uluslararası siyasal sistem içinde bu hukuk dalının esasını teşkil eden normatif kuralları uygulayacak olan yaptırım gücüne sahip bir merkezi otorite yoktur. Uluslararası hukuk esas itibarıyla tarafların rıza yaklaşımına dayanmaktadır. Hiçbir devlet bir başka devlet ile olan anlaşmazlığını bir uluslararası mahkeme önüne getirmeye zorlanamaz. Bu nedenle uluslararası mahkemelerin yargı yetkisinin yegâne kaynağı, anlaşmazlıkları kendi önüne getiren devletlerin iradeleridir.

Ayrıca yine iç hukuktan farklı olarak uluslararası mahkemelerin yaptırım zorunluluğu da yoktur. Bir örnek vermek gerekirse, Birleşmiş Milletlerin başlıca yargı organı olan Lahey Uluslararası Adalet Divanı uyuşmazlıklarda kendisine taraf olan ülkelerin getirmiş oldukları davalar dışında başka bir yetkiye sahip değildir. Bu sebeple ulusal devletlerin uluslararası hukuka ve kurumların aldığı kararlara uymaları beklenmekle birlikte, onları buna zorlayacak bir yapı yoktur.

Uluslararası hukuku iç hukuktan farklılaştıran bir başka nokta ise normlar hiyerarşisinde uluslararası hukukun iç hukuka üstünlüğü ilkesidir. Taraf ülkelerin onayladığı antlaşmalar iç hukuka üstün olması gerekmekle birlikte 1982 Anayasası ile Türkiye örneğinde gördüğümüz üzere, bu konuda kesin bir hüküm olmamakla birlikte teamüller antlaşmanın içeriğine göre de değişmektedir.  Ancak devletler, uluslararası hukuka verilen değer, söz konusu kuralların olmaması hâlinde ortaya çıkacak kaostan duyulan korku, karşılıklılık ilkesi ve son güçlü devletlerin baskısı nedeniyle uluslararası hukuka uymaktadırlar.

Medyada sık karşılaşılan ‘uluslararası mahkeme’ deyimiyle, genel olarak, devletler arasındaki uyuşmazlıkları çözmekle görevli, devletler arasında yapılan bir antlaşmayla veya uluslararası örgüt kararıyla kurulan, bağlayıcı kararlar verme yetkisine sahip bağımsız yargı organı ifade edilir. Uluslararası hukuk kişileri arasındaki uyuşmazlıkların silahlı çatışmalara başvurmadan diplomatik çözüm yollarına ek olarak uluslararası mahkemeler aracılığıyla çözülmesi, uluslararası barış ve güvenliğin sağlanmasında önemli bir yere sahiptir..

ULUSLARARASI CEZA MAHKEMESİ

Uluslararası Ceza Mahkemesinin yargı yetkisi, görev alanına giren suçlarla sınırlıdır. Mahkemenin görev alanına giren suçlar statünün beşinci maddesinde sayılmış, saldırı suçu dışındakiler 6, 7 ve 8. maddelerinde tanımlanmış, saldırı suçunun tanımlanması ise sonraki bir tarihe bırakılmıştır.

1.SOYKIRIM SUÇU: Soykırım suçu, 1948 tarihli ‘Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Faillerinin Cezalandırılması Sözleşmesi’ ile düzenlenmiştir. Sözleşme, soykırım suçunu uluslararası hukuka göre suç saymış, uluslararası hukuka aykırı suç saymamış ve böylece taraf olan devletleri iç hukuklarında bu fiillerin cezalandırılmasını sağlayacak düzenlemeler yapma yükümü altına sokmuştur.  Uluslararası Ceza Mahkemesi statüsünün 6. maddesinde soykırım suçu 1948 tarihli sözleşmenin. maddesine paralel olarak düzenlenmiştir. Madde uyarınca ulusal, etnik, ırkî veya dinsel bir gurubu kısmen veya tamamen ortadan kaldırmak maksadıyla: a) Gruba mensup olanların öldürülmesi; b) Grubun mensuplarına ciddi surette bedensel veya zihinsel zarar verilmesi; c) Grubun bütünüyle veya kısmen, fiziksel varlığını ortadan kaldıracağı hesaplanarak yaşam şartlarını kasten değiştirmek; d) Grup içinde doğumları engellemek amacıyla tedbirler almak; e) Gruba mensup çocukları zorla bir başka gruba nakletmek; fiillerinden birisinin gerçekleştirilmesiyle soykırım suçu işlenmiş olacaktır. Soykırım suçunun oluşabilmesi için maddede sayılan gruplardan birinin tamamen veya kısmen yok edilmesine yönelik özel kastın varlığı gereklidir. Suçun 6.madde a, b ve e bentlerinde düzenlenen fiillerle işlenmesi halinde suçun oluşumu sonucun gerçekleşmesine bağlıdır. C ve d bentlerinde belirlenen fiiller bakımından ise suçun unsurlarının tamamlanmış sayılabilmesi için sonucun gerçekleşmesi değil soykırım kastının varlığı ve bu kastla fiillerin gerçekleştirilmiş olması yeterlidir. Örneğin grup içinde doğumları engellemek maksadıyla bir takım işlemlerin yapılmış olması suçun oluşması için yeterlidir. Doğumların engellenmiş olması gerekmez.

2.İNSANLIĞA KARŞI SUÇLAR: İnsanlığa karşı suçlar Roma Statüsünün 7. maddesinde düzenlenmiştir. Madde uyarınca herhangi bir sivil topluluğa karşı yaygın veya sistematik bir saldırının parçası olduğu bilinerek maddede sayılan fiillerden birinin gerçekleştirilmesi halinde suç işlenmiş olacaktır. Sistematiklik, suçun bir plan veya politika çerçevesinde işlenmesini; yaygınlık, mağdur insan sayısının çok olmasını ifade eder. Roma Statüsü, Nuremberg ve eski Yugoslavya uluslararası ceza mahkemelerinin statülerinden farklı olarak silahlı bir çatışmanın varlığı şartını aramamıştır.

3.SAVAŞ SUÇLARI: Silahlı çatışmaların tarafları arasında, en azından asgari insancıl hukuk standartları oluşturmak ve silahlı çatışma içinde bulunanların birbirlerine karşı ve çatışma dışında kalan kişilere yönelik uygulanacak kurallarının nelerden ibaret olduğunu ortaya koymak amacıyla yasaklanan fiiller savaş suçlarını oluşturur.  Savaş suçları Uluslararası Ceza Mahkemesi statüsünün 8. maddesinde, 1949 tarihli Cenevre sözleşmelerinin ciddi bir şekilde ihlali, mevcut uluslararası hukuk çerçevesinde uluslararası savaş hukukuna uygulanabilir diğer önemli yasa ve geleneklerin ihlalleri; uluslararası nitelikte olmayan silahlı çatışmalarda, 1949 tarihli sözleşmelerin ortak 3. maddesinin ciddi ihlalleri olmak üzere üç başlık altında düzenlenmiştir. Görüldüğü gibi, madde hem uluslararası çatışmalarda hem de uluslararası olmayan silahlı çatışmalarda uygulama alanı bulacaktır. Uluslararası silahlı çatışmalar esnasında işlenebilecek otuz dört ve uluslararası nitelikte olmayan çatışmalarda uygulanabilecek on altı cezalandırılabilir suç tipi öngörülmüştür. Uluslararası Ceza Mahkemesi statüsünde uluslararası silahlı çatışmalarla uluslararası nitelikte olmayan silahlı çatışmalar arasında ayrım yapılması, uluslararası hukukta bütün silahlı çatışmalara uygulanabilir yeknesak bir hukuk kurma eğilimi mevcutken, yerinde olmayan bir düzenleme olarak değerlendirilmiştir.

4.SALDIRI SUÇU: Devletlerin savaş yapma haklarının olduğu uzun süre kabul edilen bir ilke olmuştur. Diğer bir devletin kendisini yok edebilecek kadar güçlenme imkanına sahip olmasının savaş yapma hakkını devlete verdiği, bunun tıpkı bireylerde olduğu gibi devletlerde de olan kendini koruma güdüsünün sonucu olduğu söylenmiştir. Özellikle ikinci dünya savaşından sonra devletlerin barışı koruma amacına yönelmeleri bu şekildeki görüşü tamamen dışlamış, barışa karşı işlenen suçların cezalandırılması gereğinin benimsenmesini sağlamıştır.

Saldırı suçu, 1974 yılında Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından: ’Bir devletin diğer bir devletin egemenliğine, toprak bütünlüğüne, siyasi bağımsızlığına karşı silah kullanması veya Birleşmiş Milletler kurucu antlaşmasına aykırı düşen herhangi bir yola başvurması’ şeklinde tanımlanmıştır Birleşmiş Milletlerce yapılan bu tanımda devletlerin uluslararası sorumluluğu esas alınmıştır. Uluslararası Ceza Mahkemesinin devletler üzerinde yargı yetkisi olmadığından suçun tanımı yapılırken gerçek kişi merkezli bir tanım yapılacaktır. Devletin sorumlu tutulacağı saldırı eyleminde suçu doğuran fiil silahlı kuvvet kullanılmasıyken, gerçek kişilerin sorumlu olacağı saldırı suçunda suçu doğuran fiil ilgili kişinin silahlı kuvvet kullanımını planlaması hazırlaması, başlatması, sürdürmesi veya bunlara ilişkin genel bir plana ya da komploya katılması olacaktır..

Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin kurulması, adalet yönünde atılmış çok önemli bir adımdır. Günümüzde de varlığını sürdüren devletlerin egemenlik kuramları arkasına sığınarak katliamlar yapmaları kabul edilemeyecek bir olgudur. Yeni dünya düzeninde egemenlik nasıl tanımlanırsa tanımlansın, modern egemenlik anlayışının köklü değişimler geçirdiği ve geçirmeye devam etmekte olduğu ve büyük çapta insancıl hukuk ihlallerinin egemen dokunulmazlık savlarıyla ceza yargılamasının dışında bırakılamayacağı kuşkuya yer bırakmayan gerçeklerdir.

Mustafa Yürekli / Haber7

Bu yazıya ilk yorum yapan sen ol

Haber7 Mobil Sayfa Banner'ı Kapat