28 Şubat muhtıraydı, asıl darbe “bugün” yapıldı

.

  • GİRİŞ29.06.2020 11:48
  • GÜNCELLEME29.06.2020 11:56

Doğan Grubu'nun üç gazetesi, Aydın Doğan'ın malikanesinde kurulan Mesut Yılmaz hükümetini, bir gün önce açıklayarak bütün medyayı atlatmıştı.

 

 

Ankara’nın hareketli, İstanbul’un; inadına sakin olduğu günlerdi. Bu sükûneti, Hürriyet gazetesine atılan bir “ses bombası” bozmuştu.

23 Haziran 1997 günü sabaha karşı 04.30 sularında, Hürriyet gazetesinin Güneşli’deki merkez binasının önünde duran beyaz otomobilden inen bir kişi bahçeye bir paketi fırlatıp; aynı otomobille kaçmıştı. O bir ses bombasıydı ve gürültü dışında bir hasar yoktu. Başyazar Oktay Ekşi, “Doğruları söylemeyi görev sayan Hürriyet’i yıldıramazlar” demişti.

 

 

Bu patlamadan iki gün önce hükümeti kurmakla görevlendirilen Mesut Yılmaz, Ankara’da kabine pazarlıklarıyla meşgul olacak ki, Aydın Doğan’a “Geçmiş olsun” ziyaretine gelememişti.

Yeni nesil bilmez; koalisyon hükümetlerinde bakanlık paylaşımı çetin geçer. Hatta o dönemde, devlete yükünden başka hiçbir faydası olmayan “devlet bakanlığı” denen “gönül alma bakanlığı”nın sayısı bir ara 30’un üzerine çıkmıştı.

Mesut Yılmaz çok değerli dostuna “Geçmiş olsun” demeyi daha fazla geciktirmemek için; hükümet kurma mesaisinin son günü olan 29 Haziran Pazar günü Ankara’dan günübirlik İstanbul’a gelmişti.

GÜVENLİK GİZLEDİ, YILMAZ’IN ARACI KOPYA VERDİ

Basından gizli yapılan bu ziyareti, yeni hükümet hakkında bilgi koparma peşindeki TGRT muhabiri öğrenmiş ve soluğu Aydın Doğan’ın Çamlıca’daki malikânesinde almıştı. Güvenlik elemanları, “Burada kimse yok” diyerek uzaklaştırmak istemişse de, Yılmaz’ın havaalanında bindiği aracın marka ve plakasını öğrenen Sadi Sözen, o aracı bahçede görmüştü. Yani Yılmaz içerideydi. Bir “Geçmiş olsun ziyareti” için bu kadar “gizem” biraz fazla değil miydi?

Neyse, güvenlik zoruyla bahçe dışına çıkarılan haber ekibi karşı kaldırımda beklemeye başladı. Ancak saatler geçiyor ama hiçbir hareket olmuyordu. Haberciler tam; “Adam haklı galiba, gitsek bari” diye düşünürken, bir polis ekibinin gelip kimlik kontrolü yapması ve “Hakkınızda şikayet var, gidin buradan” demesi üzerine “Bunda bir iş var” der; biraz daha beklerler.

Ama nereye kadar?.. Saat olmuş 18.00...

“SADECE ‘GEÇMİŞ OLSUN’ DEDİ”

Kararsızlıktan kıvranan ekibin imdadına kapıda görünen Aydın Doğan-Mesut Yılmaz” ikilisi yetişir.

Kamera ve mikrofonları karşısında gören Aydın Doğan biraz şaşırır. Adamlarına “manalı bir bakış” attıktan sonra ilk tepkisi, “Hayırdır, siz neredensiniz?” olur. Kendini tanıtan muhabirin soru sormasını beklemeden, “Sadece ‘geçmiş olsun’ ziyaretiydi” der ve konuyu kapatır. Yılmaz ise sadece o “soğuk” gülümsemesiyle yetinir.

Bir medya devi olan Doğan grubundan tek gazetecinin orada olmaması bizimkilere; “Kendi medyasını bile atlattık” gururunu yaşatır!

İyi de, geçmiş olsun ziyareti için 6 saat biraz fazla değil mi?

Neyse, bizi ilgilendirmez, belki de Yılmaz biraz havuz keyfi yaparak haftanın yorgunluğunu atmıştı!

KÜÇÜK HABERE BÜYÜK ÖFKE…

Mesut Yılmaz’dan bakan tüyosu alamayan habercilerin 8 saatlik mesaisi 19.30 bülteninin sonunda bir dakikalık “Yılmaz’dan Aydın Doğan’a ‘Geçmiş olsun’ ziyareti” haberi olarak geçiştirilir.

Ama ne gariptir ki, bu kısa haber Aydın Doğan’ı o kadar öfkelendirmişti ki, o günlerde Almanya’da bulunan ve bu “rutin” haber hakkında hiçbir bilgisi olmayan merhum Enver Ören’i arayarak, “Adamlarını peşime takmışsın” gibi, bir yayın grubu sahibine hiç yakışmayacak ifadeler kullanır. Bu durumda kendisi her gün yüzlerce insanın peşine adam takıyordu.

Bu hassasiyet, sıradan bir ziyaret haberi için oldukça aşırıydı…

Doğan medyasının 28 Şubat darbesindeki müttefikleri de yeni hükümeti bir gün sonra duyurmuştu.

 

ÇAMLICA’DAN ÇANKAYA’YA…

Neyse biz Ankara’ya dönelim…

Ziyaretten sonra tekrar Ankara’ya dönen Mesut Yılmaz, hükümet listesini Demirel’e sunmuş ve 30 Haziran Pazartesi sabahı da basına açıklamıştı.

Fakat çok ilginç bir durum vardı. Mesut Yılmaz’ın açıklamakta olduğu “bakanlar kurulu” Hürriyet, Milliyet ve Radikal’in manşetiydi. Ve bu “şanslı” gazetelerin üçü de Aydın Doğan’a aitti.

İyi de Yılmaz’ı 6 saat bekleyen Sadi Sözen birkaç isim bile alamamışken, oralarda hiç görünmeyen bu gazeteler tam listeyi nasıl ele geçirmişti?

Demek ki, kimin kimi atlattığı en son belli oluyordu…

“PİJAMA”NIN ALTINA GİZLENEN SKANDAL

Aydın Doğan, bu ziyaret konusunda aşırı hassasiyet göstermekte haklıydı. Çünkü, zamanlaması manidar; çok kritik bir ziyaretti. Ancak birilerinin görüntülerden hareketle yaptığı; “Başbakanı pijamayla karşıladı” haberinin üzerine o kadar abanıldı ki, kimse şu lüzumsuz “pijama”yı kaldırıp altına bakmadı.

Aydın Doğan “kızmış” numarası yapsa da, bu haberden çok mutlu olmuştu. Çünkü, izahı zor bir ziyaret magazinleştirilerek “pijama”nın altına gizlenmişti. Adamlarının ikide bir, “Hayır; pijama değildi” çıkışlarıyla bu tartışmayı tazelemesinin sebebi de buydu...

Mesela Ahmet Hakan bey, 2015’te; sayfa boyu uzattığı köşesini tamamen bu konuya ayırmıştı. Aydın Doğan’a “pijamayla karşılama olayı”nı sormuş, o da; “Bak kardeşim sana işin aslını anlatayım” demiş…

BEN BUNUN NERESİNİ DÜZELTEYİM..

Ahmet Hakan kusura bakmasın ama eski patronu pek de “olayın aslını” anlatmamış, “Dönemin başbakanı Mesut Yılmaz, temmuz ayının bir günü bizim gazetenin kurşunlanması sebebi ile geçmiş olsun demek üzere Çamlıca’daki yazlık evimize uğradı” şeklindeki ilk cümlesine, dört yanlışı sığdırmayı başarmıştı! Yılmaz daha başbakan değil; namzetti, temmuz değil; hazirandı, gazete kurşunlanmamış; sadece ses bombası atılmıştı, Yılmaz uğramamış; gün boyu kalmıştı… Aslında “yazlık ev” demek de malikâneye hakaretti ama bu bizi ilgilendirmezdi…

Ve Aydın Doğan, asıl önemli olan “ziyaret sonrası yaşananlar” hakkında hiçbir şey söylememişti. Hatta o zaman bendeniz, “Mesele pijama değil” diye bir yazı yazmış, ziyaret sonrasını ve Doğan medyasının “kabine manşetleri”ni anlatmıştım. Ahmet Hakan bey de, ziyarette tek muhabir yokken yeni kabinenin, üç gazetede birden nasıl manşet olduğuna hiç değinmeden, “Öyle olsa bizim gazetelerde yayınlanan isimlerle Yılmaz’ın açıkladıkları aynı olurdu” demiş, tespit ettiği birkaç farklı ismi zikretmişti.

İyi de, bu hükümetin oluşmasında Cumhurbaşkanı Demirel, bu hükümet için Doğan Grubu ve Mesut Yılmaz’dan daha az uğraşmamıştı. Birkaç isim değiştirmiş çok mu? Sonuçta Demirel’in de fatura ödeyeceği isimler vardı.

En azından Ertuğrul Özkök’ün çok istediği Güneş Taner, yerini korumuştu…

HERKES BATTI, DOĞAN YENİDEN DOĞDU

Anlayacağınız, ne kadar görmezden gelmeye çalışsak da “çarpıcı gerçek” her taraftan önümüzde fırlıyordu.

Zaten, ilerleyen günlerdeki Yılmaz hükümeti ile Doğan Grubu ilişkisi, her şeyi anlatmaya yetiyordu.

Dışbank kıyağı, Mesut Yılmaz dönemindeki POAŞ ihalesi ve kamuoyunun bilmediği nice devlet desteği sayesinde, herkesin battığı bir dönemde, Doğan Grubu yeniden doğmuştu.

Sadece 22 Ekim 1997 tarihindeki Ertuğrul Özkök-Güneş Taner görüşmesi bile, 28 Şubat dönemindeki “ittifak”ın sırrını açıklıyordu. Ertuğrul Özkök’ün, “Ekonomi mutlaka Güneş Taner’e bağlı olmalı” yazılarının hikmetini de ortaya koyan bu görüşme, karton fabrikası için talep edilen 130 milyon dolarlık kredinin hızlandırılmasıyla ilgiliydi. Güneş Taner’in, “Başbakana bastırman lazım” cevabı üzerine Özkök, “Adam telefonuma çıkmıyor. Daha dün ağzından çıkan şeyi manşet yaptık. Ulan yine de ben koruyorum adamı. Başbakana ana avrat küfredeceksin, sonra tekrar iyi adam olacaksın” diye cevap veriyordu.

YOLSUZLUĞU ÖNLEYECEKTİ, YOSUZLUKTAN GİTTİ

Ne gariptir ki “Su testisi su yolunda kırılır” hesabı; 28 Şubatçıların, “ihalelerin; yeşil sermayeye peşkeş çekilmesini önlemek” için kurdurduğu hükümet, Tütünbank ihalesindeki yolsuzluk sebebiyle düşmüş ve Doğan Grubu’nun gözdesi Güneş Taner ile birlikte, Mesut Yılmaz, Yüce Divan’da yargılanan “ilk” olmuştu.

O halde gelin, ortaya çıkan gerçeğin altını birlikte çizelim.

Türkiye’yi 28 Şubat darbesine itekleyen 28 Şubat’tan sonra da, “kendi hükümetleri” kuruluncaya kadar devam eden o malum manşetlerin öyle laiklikle, irtica endişesiyle veya yeşil sermayeye peşkeş çekilen ihalelerle falan hiçbir ilgisi yoktu. 28 Şubat, Atatürkçülük maskesi arkasına gizlenen darbeci generaller ve medya arkasına gizlenen sermayedar ve siyasîlerle, takıyye arkasına gizlenen FETÖ hainlerinin ortaklaşa yürüttüğü bir “soygun operasyonu”ydu. Herkes kendi hedefine ulaştı. Tek kaybeden Türkiye idi.

Yani 28 Şubat muhtıraydı, asıl darbe 23 yıl önce bugün; 29 Haziran’da yaşandı.

TSK’ya ekilen darbeci FETÖ tohumlarının yanı sıra, “28 Şubat darbesi”nin millete faturası 400 milyar dolardı. Bankalardan ise laiklik aşkına 46 milyar dolar hortumlanmıştı.

Ama hiç önemli değildi…

TSK “dindarlar”dan, rejim; “irtica”dan, ülke de “yeşil sermaye”den kurtarılmıştı!..

Yorumlar1

  • Vurucu 1 hafta önce Şikayet Et
    Teşekkürler Nuh bey, güzel yazı...
    Cevapla Toplam 5 beğeni
Haber7 Mobil Sayfa Banner'ı Kapat