Arap baharı karşısında Türkiye'nin ikilemleri

  • GİRİŞ04.09.2011 08:11
  • GÜNCELLEME04.09.2011 08:11

Orta Doğu’yu sarsan devrim sürecinin başlangıcı olarak Tunus bilinir. Oysa biraz irdelendiğinde devrim sürecin ilk kıvılcımlarının 2002’de iktidara gelen Akparti ile atıldığı görülecektir.

Türkiye dönüşüm sürecini diğer bölge ülkelerinin aksine zamana yayarak barışçıl bir şekilde yaptı. Bir nevi sessiz bir devrim gerçekleştirdi.

9 sene içinde her alanda askeri vesayetin hakim olduğu bir ülkeden demokratikleşme noktasında diğer devletlere örnek olarak gösterilen bir ülke konumuna geldi. Bu tarihi çıkış bölgede değişimden yana olan kitleler için umut kaynağı oldu.

Türkiye’nin bölge halkları üzerinde ki etkisini Arap baharının mimarlarının yazıları ve açıklamalarında görmek mümkündür. Sağdan sola, Arap siyasi yelpazesinde yer alan tüm siyasi hareketler kendilerine örnek olarak Akparti’yi aldıklarını açıkça ifade etmekten çekinmemektedirler.

Tüm bu nedenlerden dolayı Türkiye’nin kendisinin en önemli itici gücü olduğu bu devrim sürecine bakış acısı son derece önemlidir.

Akparti, iktidara geldiği 2002den itibaren gerek içerde gerekse dışarıda aktif politika takip etmektedir. İlk etapta, şimdiki Dışişleri bakanımız Davutoğlu’nun bizzat kendisinin kuramcısı olduğu komşularla sıfır sorun politikası çerçevesinde komşularla sorunlar giderilerek yakın ilişkiler kurulmuştur.

Türkiye sadece bununla yetinmeyip bölge ülkelerinin diğer ülkelerle olan sorunlarında da hakem rolü üstlenmiştir. Filistin sorunu, Suriye-İsrail sınır anlaşmazlığı, İran’ın nükleer sorunu akla ilk gelen başlıklar. Tüm bunlara paralel olarak Türkiye yavaş yavaş bölgesel lider olarak ortaya çıkar.

Arap baharı tamda bu dönemde, yani Türkiye’nin sadece bir oyuncu olarak değil de lider olarak, başka bir deyişle oyun kurucu olarak belirdiği bir dönemde ortaya çıkar. Türkiye, devrim Tunus da patlak verdiğinde diğer ülkeler gibi bunu anlamaya çalışır. Mısırda ise daha hazırlıklıdır. Baştan itibaren tutarlı ve ilkeli bir politika takip eder. Bölgenin en kanlı diktatörlerinden biri olan Mübareğe karşı çıkıp dönüşümden yana olan halkın yanında yer alır. Sürece desteğini devrim sonrasında da devam ettirir. Bu tavrıyla bölgedeki özgürlükçü imajını daha da perçinleştirir.

Bu ilkeli ve tutarlı tavrını maalesef Libya da gösteremez. Mısırın aksine safını netleştirmez. Muhaliflere karşı çıkmaz ama diğer taraftan Kaddafi’ye de açıkça cephe almaz. Hatta NATO’nun müdahalesine sıcak bakmaz. Normal zamanlarda ideal bir yöntem olan denge politikası devrim sürecinde ters tepki veriyor. Nitekim öyle de oldu. Kaddafi’nin saldırıları ile iyice köşeye sıkışan ulusal geçiş konseyi Türkiye’nin bu çekimser tavrına tepki gösterir. Zira dış müdahale olmadığı sürece Kaddafi’nin karşısında dayanamayacaklarını çok iyi biliyorlardı. Nitekim NATO’nun müdahalesinin arifesinde Kaddafi güçleri Ajdabiya’yı almış, Bingazi’nin de dış mahallelerine girmeye başlamışlardı. NATO’nun müdahalesi olmadan Libya devriminin başarıya ulaşma şansı nerdeyse sıfırdı. Kaldı ki ilkesel olarak ta Türkiye’nin Kaddafi gibi eli kanlı bir diktatörün yanında yer alıyor gibi bir görüntü vermesi hiç hoş değildi.

Sonuç vermeyen denge politikası Türkiye’nin milli çıkarlarına da zarar veriyordu. Türkiye’nin temkinli ve çekimser politikası siyasi bir boşluk doğurdu. Bölgede tekrar etkin olmak için fırsat bekleyen Fransa, bu boşluğu hiç vakit kaybetmeden doldurdu. Başka çaresi kalmayan muhalifler ise kendilerine her türlü desteği veren Fransa ya yanaşmak zorunda kaldılar. Bu gün Bingazi’nin meydanlarında Sarkozy’nin resimleri dolaşıyorsa bu büyük ölçüde bizim takip ettiğimiz çekimser politikadan kaynaklandı.

Allah’tan, Türkiye müteahhit işadamları lobisinden kaynaklandığı açıkça belli olan bu anlamsız politika da ısrar etmedi. Kaddafi’ye açıkça cephe aldı, muhalifleri de Libya’nın tek meşru temsilcisi olarak tanıdı. Davutoglu’nun bu girişimleri sayesinde eski politikanın tesirleri büyük ölçüde silinir. Türkiye tekrar örnek ülke konumuna gelir. Ama son takip ettiğimiz politika baştan itibaren uygulansaydı, bu gün Bingazi caddelerinde Libya bayrağından çok Türk bayrağı olurdu. Neyse ki hatada ısrar edilmedi ve yanlıştan dönüldü.

Umarım Türkiye Libya örneğinden ders çıkarır ve Aynı hataları Suriye de yapmaz. Karabasan gibi 50 senedir Suriye’nin üstüne çöken zalim Nusayri diktasına açıkça cephe alır.  82de Hama da on binlerce insanı katletmekten çekinmeyen rejimin kendi bekasını korumak her türlü deliliği göze alması çok ta uzak bir ihtimal değil. Şimdiye kadar olanlar,Baas cephesinde 82den bu tarafa fazla bir değişiklik olmadığını açıkça gösteriyor. Türkiye, bu katliama ortak olmak istemiyorsa, anlamsız popülist söylemlerin tesiri altında kalmadan, askeri müdahale dâhil tüm seçenekleri göz önünde bulundurmaktan çekinmemelidir. Baas rejiminin yıkılmasında etkin rol almalıdır. Ancak bu şekilde Libya da neden olduğu şüpheleri zihinlerden silebilir.   

Ömer Turan/ Haber 7
turanomer72@hotmail.com

Bu yazıya ilk yorum yapan sen ol

Haber7 Mobil Sayfa Banner'ı Kapat