Yeni Dünya Sisteminin paradigmaları
- GİRİŞ18.09.2011 09:40
- GÜNCELLEME18.09.2011 09:40
Yazılı tarih incelendiğinde, Ortadoğu’nun tarih boyunca dünya siyasetinin nirengi noktasını oluşturduğu görülecektir. Dünyaya yön veren güçler ya Ortadoğu’dan çıkmıştır ya da bir şekilde Ortadoğu’yu kontrol altına almasını bilmişlerdir.
Bunun böyle olmadığı durumlarda ise, bölge, dünya hâkimiyeti için mücadele eden devrin süper güçlerinin kozlarını paylaştıkları bir arenaya dönüşmüştür. Eski Yunan-Pers, Bizans-Sasani ve ABD-Sovyetler Birliği bu durumun en belirgin örnekleridir.
Kısa bir tarih okuması dahi, bize, dünya hâkimiyetinin yerkürenin bu gizemli bölgesinden geçtiğini gösterecektir. İşte bu yüzden bölgeyi derinden sarsan Arap Baharının dünya sisteminin yeniden şekillenmesinde önemli rol oynayacağını söylemek hiç de abartılı olmayacaktır.
1991’den itibaren bulanık bir görüntüye bürünen dünya sistemi, Arap baharının da eksik kalan son kareyi tamamlamasıyla daha belirgin bir şekilde ortaya çıkacaktır.
Tarih boyunca, her devirde, o devrin hâkim unsurları tarafından bir şekilde uluslararası bir düzen kurulmuştur. Bu bazen birbirine üstünlük kuramamış güçler arasında denge olarak, bazen de, hâkimiyetini diğerlerine kabul ettirmeyi bilmiş bir gücün tek taraflı şekillendirmesi olarak ortaya çıkmıştır. Tabi ki eski çağlardaki sistemler de facto yani fiili olup günümüzdeki gibi ne kuramsallaşmış ne de kurumsallaşmıştır.
Modern manada ilk dünya sisteminin temelleri ise Napolyon savaşlarının hemen akabinde, Fransa dışında Avrupalı güçlerin katılımıyla 1815’de Viyana da düzenlenen kongrede atılmıştır. 1914’e kadar sürecek bu sistem, nicelik olarak çok kutuplu (multipolaıre), nitelik olarak ta homojen bir yapıya sahipti. Yani, 1815-1914 arasında İngiltere, Avusturya, Prusya ve Rusya’nın başını çektiği birçok güç merkezi vardı, ama bu güçler arasında ideolojik bir çatışma yoktu.
I. Dünya Savaşı bu sisteme son verdi. Galip devletler savaş sonrası yeni bir düzen kurmaya çalıştılar. Hatta bunun için uluslararası yeni bir kurum, Kavimler Cemiyetini (Cemiyet-i Akvam) dahi kurdular. Ara dönemden ibaret olan bu deneme Hitlerin planlarını uygulamaya başlamasıyla sona erdi.
II. Dünya savaşının en büyük galibi ABD, iki savaş arası bu başarısız denemeden gerekli dersi aldı ve 1945’den sonra kuram ve kuruluşlarıyla gerçek manada bir dünya sistemi kurdu.
Yeni Dünya Sistemi eski sistemden her açıdan farklılık arz ediyordu. Bir öncekinin aksine, çift kutuplu (bipolaıre) ve heterojen (Kapitalizm-Komünizm) bir yapıya sahip olan sistem, soğuk savaş diye tabir edilen 1945-1991 arası döneme damgasını vurmuştur. Sovyetlerin çökmesiyle birlikte, sistem, raison d’etre’ini yani varoluş amacını kaybeder ve büyük bir açmaza girer. Buna rağmen soğuk savaşın koşullarına göre şekillendirilen kurum ve kuruluşları lağvedilmez, yeni koşullara uydurulmaya çalışılır. Bunun için yeni tehdit unsurları bile geliştirilir.
Tüm bunlara rağmen, Sovyet çöküşünün neden olduğu belirsizlik bir türlü giderilemez. Sistem kendi paradigmalarını bir türlü oluşturamaz.
İlk başlarda tek kutuplu (unipolaıre) diyebileceğimiz bir yapı öne çıkar. Sonraki yıllarda, Avrupa Birliği’nin siyasi bir birlik olarak, Çin’inde ekonomik güç olarak ortaya çıkmasıyla, tek kutuplu yapının değişebileceği umudu ortaya çıkar. Rusya’nın uzun istikrarsızlık döneminden sonra kendini toparlaması bu kanıyı güçlendirir.
Ama tüm bunlara rağmen hiç bir güç ne siyasi ne de iktisadi olarak ABD ile boy ölçüşecek durumda değildir. ABD hala açık ara sistemin tek süper gücüydü. Son ekonomik kriz ile Irak ve Afganistan’da ki başarısızlık, ABD’nin küresel konumunu derinden sarsar. Tek başına hareket eden ABD yeni durumda diğer güç odaklarını da göz önünde bulundurmak zorunda kalacaktır. Bu durum halen var olan güç odaklarının konumunu perçinleştireceği gibi yeni küresel güçlerin ortaya çıkmasının da önünü açacaktır. Tam bu sırada meydana gelen Arap Baharı ve Türkiye’nin çıkışı Yeni Dünya sisteminin paradigmaları noktasında bize önemli ipuçları veriyor.
Yeni sistemin ilk belirgin özelliği 1815’de Viyana kongresinde kurulan sistem gibi güç merkezleri bakımından çok kutuplu bir yapıya sahip olmasıdır. Mevcut küresel konjonktür, dünyanın tek bir süper güç yada iki rakip unsur tarafından yönetilmesinin imkansız olduğunu açık bir şekilde gösteriyor. Yeni sistemin güç merkezleri şunlar olacaktır; ABD, Avrupa, Rusya, Çin, Hindistan, Brezilyanın başını çektiği Latin Amerika ve Türkiye’nin liderliğini üstlendiği Ortadoğu veya İslam dünyası.
Yeni Dünya Sistemi içerik olarak heterojen yani ideolojik olarak farklılıklar arz eden bir yapıya sahip olacaktır. Bu bağlamda üç kamp ortaya çıkması öngörülüyor. Birincisi, ABD, Avrupa ve Brezilya’nın oluşturduğu demokratik batı kampı olacaktır. İkincisi, Rusya, Çin ve Hindistan gibi ekonomik açıdan liberal, siyasal açıdan demokrasiyi kuram ve kuruluşlarıyla içselleştirememiş baskıcı rejimlerin oluşturduğu Asya kampı olacaktır. Son olarak ta, İslami ve emperyalizm karşıtı fikirlerin yön verdiği Türkiye liderliğinde ki Ortadoğu ya da İslam kampı ortaya çıkacaktır.
Bu kamplar arasında orta ve uzun vadede en fazla büyüme potansiyeline sahip olan kamp Ortadoğu kampıdır. Diğer kamplar tüm potansiyellerini kullanarak ulaşabilecekleri en üst noktaya ulaşmış durumdalar. Yani kısacası, Hindistan dışında zirveye ulaşan bu güç merkezleri için bundan sonra görecekleri noktalar sadece iniş basamakları olacaktır. Oysa Türkiye önderliğinde ki Ortadoğu kampı için her şey yeni başlıyor. Şimdiye kadar potansiyelinin çok az bir kısmını kullanan Ortadoğu kampı ulaşabileceği zirveden henüz çok uzaktadır. Siyasi ve iktisadi potansiyelini akıllıca kullandığı takdirde, Ortadoğu kampının orta vadede birçok küresel rakibini geride bırakarak çok daha farklı bir konuma gelmesi kuvvetle muhtemeldir.
Türkiye’nin sahip olduğu potansiyel göz önünde bulundurulduğunda, aşağıda ki gibi bir saptamada bulunmak hiç de abartılı olmayacaktır. Türkiye önderliğinde ki Ortadoğu kampı kısa süre içinde (5-10 sene) yukarda bahsettiğimiz 7 büyük küresel güçten biri olacaktır. Orta vadede (20-25 sene) ise bazı rakiplerini geçerek kendi başına üç büyük küresel kamptan biri olacaktır (Batı, Asya ve Ortadoğu).
Uzun vadede (30-40 sene), en azından İslam karşıtı olma noktasında hem fikir olan Batı ve Asya kampının karşısında tek başına çıkabilecek güce sahip olacaktır.
Türkiye, şimdi hayal gibi gözüken bu hedeflere ulaşabilmek için hem ekonomik potansiyele, hem de siyasi hinterlanda sahiptir. Tek yapması gereken 9 senedir başarıyla sürdürdüğü politikalarını yeni hedefler doğrultusunda devam ettirmesidir. Bu yapıldığı takdirde, 21. yüzyılın Türkiye çağı olmasının önünde hiçbir engel yoktur.
Ömer Turan/ Haber 7
turanomer72@hotmail.com
Yorumlar3