Uçurtmam uçmuyor

  • GİRİŞ08.05.2010 13:35
  • GÜNCELLEME08.05.2010 13:35

Bayramdı, hava güzeldi ve tatil vardı. Yani şehirden kaçmak için gerekli her şey mevcuttu. 

Madem kaçışları bu kadar seviyoruz niçin kendiliğinden her tarafı açık hapishanemize giriyoruz? O da ayrı bir muamma… 

O yoğun trafikte ağır ağır ilerlerken düşünmeye çok vakti oluyor insanın. Zaten en iyi becerdiğimiz şey kara kara düşünmek değil mi? 

Şehirden kaçıyordum ama nereye kaçtığımı ben de bilmiyordum. Boş ver dedim, her şeyde olduğu gibi bunu da Allah’a havale ettim. Biz milletçe zaten en iyi bunu beceriyoruz diyerek… 

İyi ki tevekkül var da emekler boşa gitmiyor. Biz isteyelim, Allahımız biz güzel ve mütevekkil kulların dileğini yapsın. 

Garip ve haksız ama olsun. Biz tevekkülü severiz.

Depomuzda yakıt azmış ne çıkar? Allah kerim, yolda kalmayız. Beş kişilik araca on kişi sığdırmışız, ne gam? Tekerlerimiz kabakmış, ne olur? Dört kişilik asansöre sekiz on kişi binse bir şeycik olmaz. Biz tevekkülü severiz. 

Eee? Ben de bu düşünceden geri kalacak değilim ya!  

Yoldayım ama nereye gidiyorum, gittiğim yerde ne yapacağım, bilmiyorum. Bildiğim; gidiyorum işte. 

Köprüyü geçtikten sonra Bolu’ya gidip dağ havası alayım dedim. Biraz ilerleyince Şile tabelası gayr-i ihtiyari beni kendine çekti. Şile’nin doğa ve sükunetini özlemişim. 

Ama küçük bir sorun vardı. Ben de mütevekkil olduğum için nerede kalacağımı bilmiyordum. Aceleyle birkaç yeri aradım, nafile, her yer dolu. 

Geriye ne kalıyor ya nasip deyip şansımı denemek. Öyle de yaptım. 

Bıraktım arabamı, kendi kendine yolu bulsun diye. Şile’de yer bulamayınca Kabakoz’a doğru yöneldim. Bari denizi görüp, bir çay içerek yola etme düşüncesindeyken yurdum insanının o iyi niyet ve hoşgörüsüne sahip bir bayanla tanıştım; Esin Hanım. 

Hani derler ya “İyi olacak hastanın doktor ayağına gelirmiş”. Esin Hanım The Cozz’un sahibi imiş de, maalesef onda da yer yok. 

Yarınki uçurtma şenliğinden bahsedince “Artık benim için burası son durak” dedim. Ardından biraz rica, biraz minnet… 

Esin Hanım bir yer buldu ve beni çocukluğuma götürecek olan “uçurtma şenliği” hakkında bilgilendirmeye başladı. 

Güzel bir gecenin ardından, sabahın ilk ışıklarına; çocukların neşeli sesleriyle uyandım. Her taraf çocuklar ve uçurtmalarla dolmuştu.

Birden özlemle çocukluk yıllarıma döndüm. 

Bizim de uçurtmalarımız vardı. Ama öyle renk renk, boy boy değil. Küçük ve sıradan… 

Olsun, vardı ya. Uçurtmalar uçtukça bizler de adeta onlarla birlikte gökyüzünde süzülür, uçardık. Umutlarımızı, dileklerimizi onların kuyruklarına bağlar neşeyle uçururduk. 

Gökyüzünde o kadar çok ve güzel uçurtma vardı ki, insan hangisine bakacağını, hangisini takip edeceğini bilmiyordu, ama olsun. 

Hala uçurtmalar vardı. Hala umutlar neşeyle uçuyordu. 

Benim uçurtmam yoktu. 

O küçücük fakat beraberinde göklere çıkabildiğim uçurtmam yoktu. 

Ben mi vurmuştum uçurtmamı? Yoksa büyümenin getirdiği sorumluluklar ve yoğunlukta ipi elimden kaçı mı vermişti?

Sahi ne oldu uçurtmalarımıza? Kimler vurdu onları? Yoksa bizler mi uçamaz olduk? 

Uçurtmalar hep olsun biz uçuramasak da. Biz uçuramasak da çocuklarımız uçursunlar neşeyle, umutla, inançla. Göklerde bizim nazlı ama özgür dostlarımız olarak hep kalsın… 

 

Orhan ÇINAR / Haber 7
www.orhancinar.net 
orhancinar01@gmail.com

Bu yazıya ilk yorum yapan sen ol

Haber7 Mobil Sayfa Banner'ı Kapat