Dilencinin almadığı
- GİRİŞ08.12.2010 07:45
- GÜNCELLEME08.12.2010 07:45
Sabahın erken saatleriydi. Yalnızlığını paylaştığı yalnızlıklara doğru ağır ağır yürüyordu. Buz gibi esen rüzgarı hissetmiyordu. Issız sokaklarda bir o, bir de kimsesiz sokak köpekleri.
Dudaklarında anlamsız, buruk, masum bir o kadar da saçma bir gülümseyişle, boş boş gözlerle görmeden etrafına bakıyordu.
Kimdi bu adam, sabahın köründe ne yapıyordu? Niye anlamsızca gülüyordu? Bütün bunları anlayabilmek için birkaç yıl öncesine gitmek gerekiyor.
Kahramanımız bir taşra kasabasından, kazandığı üniversitesini okumak için gelmişti İstanbul’a. Valizlerine eşyalarını ve umutlarını tıka basa doldurarak taşı toprağı altın şehre doğru umutlarla yola çıkmıştı.
Her köşesi güzelliklerle dolu bu şehre ilk görüşte aşık olmuştu. Küçücük bekar odasında sıradan ama güzel bir yaşantısı olmuştu. Ta ki sınıfın en güzel kızına aşık oluncaya kadar.
Arkadaşları onu çok uyarmaya çalıştılar. Ama o tüm uyarılara kulak asmadığı gibi, onu gerçekten düşünen arkadaşlarına sırtını döndü.
Kız da onu seviyordu. Çalışkanlığını, dürüstlüğünü, saflığını… çünkü ona kullanılabilecek birisi lazımdı.
İlk günler çok güzeldi. Güzel vakitler geçirmişlerdi. İyi ki arkadaşlarını dinlememişti. Ama yine de ters giden bir şeyler vardı. Kız arkadaşı onun gibi küçük bir taşra kasabasından gelmesine rağmen çok yüksek yaşam standartlarında yaşıyordu.
Birkaç kez bu kadar parayı nereden bulduğunu sormuştu. Ama o her seferinde geçiştirivermişti. Yine de içinde bir türlü yenemediği bir kuşku vardı. Çünkü her şey olmaması gerektiği şekilde gidiyordu. Ya masallardaydılar ya da bir şeyler yanlıştı.
Bir gün habersizce ama tamamen art niyetsiz ona sürpriz yaptığında gördükleri camdan şatosunu kırmaya yetip artmıştı.
Kız arkadaşı uyuşturucu kullanıyordu. Uyuşturucu bulabilmek için de bedenini satıyordu.
Yıkılmıştı. Hiçbir şey demeden, ardına bile bakmadan, koşarak, kaçarak uzaklaştı oradan. Ama kendinden kaçamıyordu. Gözlerinden akan yaşlara engel olamıyordu.
Kendine geldiğinde onunla hep geldiği sahilde buldu kendini. Ne yapacağını bilemiyordu. Saatlerce ağladı, ağladı. Mantığı duygularına hükmedemiyordu. Çaresizce geri döndü. Sevdiği kız birkaç cümle ile onu kolayca kandırmayı başardı.
Sevdiği kızın kötü olmaması için kendi kötü olmayı göze aldı. Artık uyuşturucu alabilmek için o yapması gereken her şeyi yapıyordu. Tabi ki okula ayıracak vakti yoktu.
Zamanla o da tatmaya başladı. Ama yetmiyordu. Her seferinde dozu artırmak gerekiyordu. Bu da para demekti. Rüyasında bile göremeyeceği işleri yaptı. Ama yetmiyordu, yetmeyecekti de.
Olsun, sevgisi için değerdi. O akşam da sevdiği kız için her şeyi göze alarak patronundan çaldığı malı getirmişti. Kapıyı tekrar tekrar çalmasına rağmen açmamıştı sevdiği kız. Oysa her akşam hiç yoksa uyuşturucu için onu bekler kapısını açardı.
Korkuyla kapıyı zorladı, olmadı. Kırdı sonunda. Sevdiği kız yatakta yatıyordu, öylesine. İyi dedi, uyuyormuş. Sevgiyle yanına yaklaşıp, bak senin için patronuma kazık atıp sana mal getirdim dedi. Ve o an gördü yerdeki kanlı şırıngayı. Sevdiği kızın donuk ve ölü bedeninin sebebini anladı. Sevgilisi altın vuruş yaparak ölmüştü.
Dünya sonsuz bir hızla dönüyordu. Hiçbir şeyin anlamı kalmamıştı. Son bir kez sevdiği kızı öperek, üşümesin diye üstüne örttü. Her şey onu boğuyordu. Artık hiçbir şeyin anlamı yoktu. Bütün bu acılar bitmeliydi. Bu şehirden gidemezdi ama kalamazdı da.
Hızla girdiği kapıdan yavaşça çıktı. Anlamsızca şehrin sokaklarında yürümeye başladı. İlk geldiği günden bugüne kadar olan günleri bir film şeridi gibi geçiyordu gözünün önünden. Gülüyordu galiba. Neye güldüğünü bilmeden gülüyordu.
Ayakları yine alışkanlıkla onu sahile getirmişti. Niye buraya gelmişti? Belki de son duraktı. O an bir ses duydu. “Allah rızası için bir ekmek parası”. Sese doğru döndüğünde dilenciyi gördü. Nasıl olsa gidiyordu artık. Ona para gerekmeyecekti. Ceplerini yokladı, verecek parası yoktu. Aklına patronundan çaldığı esrar geldi. Dilenciye “al arkadaş bu esrar çok para eder binlerce ekmek alabilirsin” dedi. Dilenci önce anlamadı. Sonra tiksintiyle “istemez! Al senin olsun bana ekmek yeter!” diyerek esrar dolu poşeti fırlattı.
Ne acıydı. Düşkün bir dilencinin bile kabul etmediği şey için kendi hayatı dahil bir sürü hayat heba olmuştu.
Artık sonun başlangıç vaktiydi. Döndü son bir kez gençliğini, umutlarını, hayatını bitiren şehre uzun uzun baktı.
Sonrası? Sonrası yoktu. Sadece haberlerde birkaç cümle “sahilde bir ceset bulundu” bulunan sadece cesetti. Esas bulunması gereken kaybolan ruhu ve ruhlardı.
Sahi kaybolan ruhlar neredeydi?
Orhan ÇINAR
orhancinar01@gmail.com
www.orhancinar.net
Bu yazıya ilk yorum yapan sen ol