‘Güç siyaseti’nin canı cehenneme!

  • GİRİŞ04.02.2026 08:58
  • GÜNCELLEME04.02.2026 08:58

ABD ile ‘tek taraflı’ -çünkü sadece Washington ve Tel Aviv istediği için- ilan edilen bir savaşın eşiğinde olan İran’ın Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan bir açıklama yaptı. Kulağa hoş gelen cümleler kurdu. İran’ın hiçbir zaman hegemonya arayışında olmadığını, İslâm ülkeleriyle kardeşlik temelinde hareket ettiğini söyledi. Açıklama güzel ve mantıklı duruyor ama ne yazık ki bölgemizin son otuz yılına bakıldığında sadece bir temenniden ibaret kalıyor.

***

İran; Afganistan ve Irak işgallerinde ABD karşıtlığı söylemini korurken, sahada bu işgallerin doğurduğu boşlukları kendi lehine kullandı.

Suriye’de halkın adalet ve özgürlük talebi, mezhepçi bir güvenlik stratejisine feda edildi.

Yemen’de bir ülkenin iç dengeleri, bölgesel güç mücadelesinin cephesi hâline getirildi. Lübnan’da devlet, silahlı yapıların gölgesinde işlevsizleşti.

Fakat bütün bunlara rağmen ABD’nin ve İsrail’in İran’ı vurmasına göz mü yummalıyız?

Elbette, hayır!..

***

Ortadoğu’da “güvenlik” kelimesi ne zaman telaffuz edilse, bilin ki bir yerlerde hukuk askıya alınmak, bir ülke “meşru hedef” ilan edilmek üzeredir.

Bugün İran’a dönük ABD-İsrail baskısını da bu masum kelimeyle süslüyorlar. Oysa yaşanan şey güvenlik değil, üstünlük kaybı korkusudur.

İran’a neden yükleniliyor?

Çünkü İran itaat etmiyor, hizaya girmiyor.

Çünkü İran, Washington ve Tel Aviv’in çizdiği sınırlar içinde “makul bir aktör” olmayı reddediyor.

Nükleer program bahane.

Füze kapasitesi gerekçe.

Bölgesel etkisi ise asıl suç…

***

ABD ve İsrail’in tahammül edemediği şey, İran’ın atom bombasına sahip olması değil sadece; oyunu tek başına bozabilme ihtimali. İsrail bölgede nükleer silaha sahip tek ülke olmak istiyor ama bunu asla konuşmuyor. ABD “kurallara dayalı düzen” diyor ama kuralları kimin için askıya aldığını açıklamıyor.

İsrail, onlarca yıldır nükleer cephaneliğini uluslararası denetime açmadı. ABD bu konuda tek bir yaptırım cümlesi bile kurmadı.

Fakat İran uranyum zenginleştirince “küresel tehdit” ilan edildi.

Bu bir çifte standart değil; bilinçli bir güç politikasıdır.

***

“Durup dururken” saldırı dili neden yükseldi?

Çünkü İsrail caydırıcılığını kaybediyor.

Çünkü ABD bölgedeki mutlak hâkimiyetini sürdüremiyor.

Çünkü Çin, Rusya ve bölgesel aktörler sahaya girdi.

Bu nedenle “önleyici savaş” kavramı yeniden dolaşıma sokuluyor. Yani ortada fiili bir saldırı yokken, saldırma hakkını kendinde gören bir zihniyet.

Bu zihniyet Irak’ı işgal etti, Libya’yı parçaladı, Suriye’yi enkaza çevirdi.

Şimdi aynı senaryo İran için yazılıyor.

Gariptir, bir zamanlar ülkemizdeki darbe heveslileri ve darbekatörler gibi her seferinde aynı cümle kuruluyor:

“Başka çaremiz kalmadı.”

Oysa gerçek şu: Başka çare istemiyorlar.

***

İran’la yapılacak gerçek bir anlaşma, İsrail’in “sürekli tehdit” söylemini boşa düşürür.

ABD’nin bölgede askeri varlık gerekçesini zayıflatır.

Silah endüstrisini, enerji kartlarını ve ittifak şantajını anlamsızlaştırır.

Bu yüzden kriz diri tutuluyor.

***

Peki sonuç ne olur?

‘Sınırlı saldırı’ masalı anlatılıyor ama bu coğrafyadaki hiçbir saldırı sınırlı kalmaz. Bakınız: Irak, Suriye, Libya vb.

İran misilleme yapmazsa caydırıcılığını kaybeder. Yaparsa savaş genişler. Genişlerse Hürmüz Boğazı, enerji hatları, deniz ticareti, göç dalgaları devreye girer.

Bedeli Washington’da değil; Ankara’da, Bağdat’ta, Beyrut’ta, Tahran’da ödenir.

***

Bu gerilimin en yüksek sesli savunucusu Benjamin Netanyahu’dur. Çünkü Netanyahu için İran tehdidi, yalnızca dış politika meselesi değil, iktidarda kalma aracıdır. İsrail iç siyasetinde her sıkıştığında, yolsuzluk dosyaları kapıya dayandığında ya da toplumsal muhalefet yükseldiğinde, İran dosyası raftan indirilir; “varoluşsal tehdit” söylemiyle hem toplumu konsolide eder hem de Batı’nın şartsız desteğini yeniden garanti altına alır.

Pentagon için ise İran krizi, askeri varlığın ve bütçenin gerekçesidir. Ortadoğu’da “tehdit” bitmemelidir çünkü tehdit biterse üsler, filolar, milyar dolarlık silah programları sorgulanır. ABD kamuoyuna “asker çekiyoruz” denirken, haritada sadece yer değiştirildiğini Pentagon çok iyi bilir. İran dosyası, Amerikan askeri-sanayi kompleksinin can simididir.

***

Elbette Amerikan lobileri…

Özellikle Siyonist lobiler, Washington’daki İran tartışmasının gerçek hakemidir. Kongre’de hangi tasarının geçeceğini, hangi yaptırım paketinin masaya geleceğini, hangi başkanın “yumuşak” ya da “sert” ilan edileceğini onlar belirler. İran’la gerçek bir uzlaşma, bu lobilerin en büyük korkusudur. Çünkü barış, lobiciliğin değerini düşürür.

Bu yüzden kriz canlı tutulur.

Bu yüzden diplomasi her seferinde sabote edilir.

Irak’ta “kitle imha silahları” yalanıyla yapılan işgalin hesabı sorulmadı.

Libya “koruma sorumluluğu” masalıyla parçalandı.

Suriye “vekâlet savaşları”nın çöplüğüne çevrildi.

Şimdi aynı aktörler aynı rahatlıkla İran için konuşuyor.

İran’la yapılacak kalıcı bir anlaşma, Netanyahu’nun siyasetini boşa çıkarır.

Pentagon’un bütçe gerekçelerini zayıflatır. Lobilerin Kongre üzerindeki baskı gücünü törpüler. Yani bu kriz biterse, çok kişi işini kaybeder.

***

Bizim için asıl olan ülkemizin durumu ve tutumu:

Türkiye, bu oyunun figüranı olmak isteniyor.

Açık açık söylenmese de beklenti şu: “Sessiz kal, kolaylaştır, itiraz etme.”

Ankara’da -muhalefetin bütün saçmalığına rağmen- yüksek sesle söylenenleri millet çok iyi işitiyor:

“Netanyahu’nun iç siyasi hesaplarının parçası değiliz.”

“Pentagon’un bölgesel senaryolarının lojistik hattı değiliz.”

“Amerikan lobilerinin çıkar savaşında taraf değiliz.”

Bu anti-Amerikancılık ve anti-İsrailcilik meselesi olduğu kadar tam bağımsızlık ve bir üst akıl meselesidir de…

Türkiye hedef değil ama kuşatma çemberinin içindedir; enerji fiyatlarıyla, ticaret yollarıyla, göç baskısıyla, yaptırım tehditleriyle…

Türkiye’ye “taraf ol” deniyor.

Açık açık söylenmese de mesaj net:

“Ya bizimlesin ya karşımızda.”

Türkiye doğru olanı yapıyor: Savaşı reddediyor, diplomasiyi zorluyor, taraf olmamaya çalışıyor. Ama bu egemen güçler için yeterli değil. Çünkü ABD ve İsrail, arabuluculuk yapan ülkeleri değil, itaat edenleri sever. Arada duranları en çok zorlayanlar yine onlardır.

Türkiye’nin uyguladığı politikalar bize şunu net olarak söylüyor: Büyük güçlerin kavgasında “sessiz kalan” değil, yanlış yerde duranlar kaybeder.

***

Burada önemli bir konuya daha dikkat çekmemiz gerekiyor.

Son günlerde sıkça dillendirilen bir nakarat var:

“ABD-İran barış masası Ankara’da kurulacak.”

Bu söylem, baştan sona saçma bir varsayım!

Ortada ABD ile İran arasında ilan edilmiş bir savaş yok. İki devlet arasında diplomatik kopuş, yaptırımlar ve örtük çatışmalar var ama hukuken ve fiilen bir savaş hâli bulunmuyor. Dolayısıyla “barış masası” ifadesi, olmayan bir savaşı varsayarak kurulmuş retorik bir abartıdan ibaret.

Dahası, yaşananlar “iki taraflı bir savaş” değil;

ABD ve İsrail’in kendi çıkarlarını merkeze alan, bölgeyi istikrarsızlaştırarak yeniden dizayn etmeye çalıştığı asimetrik ve tek taraflı saldırı düzenekleridir.

Dolayısıyla mesele, Ankara’da kurulacak bir “barış masası”ndan çok, bölgenin kimin pahasına yeniden şekillendirileceği meselesidir.

Türkiye’nin rolü elbette romantize edilmemelidir. Türkiye, iki taraf arasında arabuluculuk yapabilecek diplomatik kapasiteye sahiptir ancak bu, ortada simetrik bir savaş varmış gibi davranmayı gerektirmez. Aksi hâlde diplomasi, gerçekliği perdeleyen bir söylem üretimine dönüşür.

Bölgemizin ihtiyacı olan şey, ne hamasî kardeşlik söylemleri ne de var olmayan barış masalarıdır.

İhtiyaç olan şey; ilke, tutarlılık ve samimiyettir.

Söylemle pratik arasındaki uçurum kapatılmadıkça, hiçbir masa kalıcı barış üretmez.

 

Yorumlar9

  • Fahrettin 31 dakika önce Şikayet Et
    Kalemine sağlık....
    Cevapla Toplam 1 beğeni
  • Murat 37 dakika önce Şikayet Et
    Evet ABD ve İsraile karşı İranın yanındayız ama, İranın günahı İsrail ve ABDnin günahının en az iki katıdır. Ne zaman İslam birliğine yatırım yaptı hiç. Söylem düzeyinde İsrail ve ABD büyük şeytan el altından mücadelesi, Irak,Suriye,Yemen,Pakistan,Afganistan,Türkiye,Lübnan vel hasıl kendi gibi düşünmeyen diğer islam ülkelerinin tamamı. Şimdide bir oyun dönüyor al takke ver külah.
    Cevapla Toplam 1 beğeni
  • Osman 40 dakika önce Şikayet Et
    Bu işe karışmayalım.Bir zalim bir zalime musallat olmuşsa bunun bir İlahi hesabı vardır.
    Cevapla Toplam 2 beğeni
  • karaoğlan 44 dakika önce Şikayet Et
    Mükemmmel bir yazı olmuş ellerine sağlık.
    Cevapla Toplam 4 beğeni
  • Çoban 45 dakika önce Şikayet Et
    Her ülkede munafıklar var.Munafıklar var diye İran'ı atamayiz satamayiz.Orada nice güzel müslüman insanlar var..Selman-ı Farisi İranlı degilmiydi? Lütfen cahilce yorumlar Müslümanları birbirine düşürür.Yapmayalim
    Cevapla Toplam 5 beğeni
Daha fazla yorum görüntüle
Haber7 Mobil Sayfa Banner'ı Kapat