İç cepheye küresel pusu: 12 Eylül

  • GİRİŞ13.09.2026 09:06
  • GÜNCELLEME13.09.2026 09:13

Türkiye’de askerî müdahaleleri birbirine eklemlenmeyen münferit hevesler, emir-komuta zincirinin asayiş refleksleri yahut basit zabitan krizleri olarak okumak; yakın tarihin hem aklını hem de vicdanını inkâr etmektir. Modernleşme ve demokrasi yürüyüşümüz, ne yazık ki sandığın ve millet iradesinin her on yılda bir namlu gölgesiyle kesintiye uğratıldığı kanlı parantezlerle doludur.

31 Mart Vakası’ndan Bâb-ı Âli Baskını’na, seçilmiş başbakanı sehpaya gönderen 27 Mayıs 1960’tan sivil siyaseti rehin alan 12 Mart 1971 Muhtırası’na kadar uzanan bu vesayet geleneği; emperyal hesapların ve yerli maşaların millete reva gördüğü açık bir tahribat mekanizmasıdır. Cumhuriyet’in kuruluşunun üzerinden henüz kırk yıl bile geçmemişken Milli Birlik Komitesi marifetiyle Başvekil Adnan Menderes’i idama götüren mekanizma neyse, 12 Eylül 1980 sabahı ülkenin göğsüne postalını basan akıl da tastamam aynıdır. Bu zincirin en acımasız, milleti en derinden silindir gibi ezip geçen halkası ise hiç şüphesiz üzerinden tam 46 yıl geçen 12 Eylül darbesidir.

***

12 Eylül birdenbire gelmedi. 1970’lerin ikinci yarısında sokaklar, üniversiteler, yurtlar ve kahvehaneler adeta bir iç harp laboratuarına dönüştürüldü. Kardeş kardeşe kırdırıldı; her gün onlarca vatan evladı sokak ortasında katledilirken devleti yönetme sorumluluğunda olanlar ve kışlada pusuya yatanlar sadece seyretti. Meclis aylarca cumhurbaşkanını seçemedi, 115 tur oylama yapıldı. Ekonomi döviz ve akaryakıt kuyruklarıyla felç edildi. Bütün bunlar bir tesadüf değildi...

Cuntanın başı Kenan Evren’in tarihin utanç sayfalarına kazınan “Şartların olgunlaşmasını bekledik” itirafı, planlı cinayetin en açık delilidir. Cinayetlerin, suikastların, üniversite ve fabrika baskınlarının durdurulmayıp devlet kadrolarınca bilerek seyredilmesinin tek bir gayesi vardı: Toplumu dehşete düşürmek, milleti canından bezdirmek ve 12 Eylül sabahı sokağa çıkan tankları birer “kurtarıcı” gibi karşılatmak. Nitekim 11 Eylül günü oluk oluk akan kanın, 12 Eylül sabahı tankların palet sesleriyle birlikte bıçak gibi kesilmesi, tezgâhın büyüklüğünü ve asayişin nasıl kasten felç edildiğini apaçık gözler önüne sermektedir.

Bu kanlı sosyal mühendislikte, Anadolu’nun tertemiz evlatları birbirine kırdırıldı. Vatanın bekası için sokaklara çıkan, dönemin Kuvayı Milliye refleksiyle komünizm tehdidine göğsünü siper eden ülkücü ve mütedeyyin gençler ile anti-emperyalist devrim iddiasıyla meydanları dolduran solcular, aynı küresel tezgâhın değirmeninde öğütüldü. Dün sokakta vuruşturulanlar, ertesi gün aynı askerî cezaevlerinin beton zeminlerinde aynı gaddar mekanizmanın hedefi oldular.

***

12 Eylül sabahı parlamento feshedildi, siyasî partiler kapatıldı, tüm liderler tutuklandı ve Türkiye devasa bir açık cezaevine dönüştürüldü. Resmî TBMM kayıtları ve darbe bilançoları, yaşanan dehşetin boyutunu bütün çıplaklığıyla ortaya koymaktadır:

  • 650 bin kişi gözaltına alındı.
  • 1 milyon 683 bin kişi fişlendi.
  • 210 bin davada 230 bin kişi askerî mahkemelerde yargılandı.
  • 7 bin kişi hakkında idam cezası istendi, 517 kişiye idam cezası verildi.
  • 50 kişi (18 sol, 8 sağ, 23 adli suçlu, 1 ASALA militanı) darağacında asıldı.
  • 171 kişinin işkencede öldüğü belgelendi; cezaevlerinde şüpheli şekilde 299 kişi hayatını kaybetti.
  • 14 bin kişi vatandaşlıktan çıkarıldı.
  • 30 bin kişi siyasi gerekçelerle işinden edildi.

Türkiye; darbe yüzünden seçilmiş başbakanını şehit vermiş, millî iradesi darağacında rehin alınmış bir ülkedir. Bu zincir, Soğuk Savaş jeopolitiğinin Türkiye’yi kendi sınırlarında ehlileştirme, kontrol altında tutma ve milletin “iç cephesini” çökertme operasyonudur. İtalya’da Gladio belgeleriyle ortalığa saçılan, NATO’nun Stay-Behind doktriniyle üye ülkelere giydirdiği Özel Harp ceketinin düğmeleri, Türkiye’de sokakların kan gölüne dönmesiyle tek tek iliklenmiştir.

***

12 Eylül’ü sadece yerel bir kriz olarak tarif etmek, emperyalizmin aklını perdelemektir. 1979 yılı, dünya siyasetinde fay hatlarının kırıldığı bir dönüm noktasıydı: İran’da devrim gerçekleşmiş, Sovyetler Birliği Afganistan’ı işgal etmişti. Batı Bloku ve Washington için Ortadoğu enerji koridorlarının bekçisi ve NATO’nun güneydoğu kanadının kilit taşı olan Türkiye’nin “istikrarsız” kalmasına kesinlikle müsaade edilemezdi. İngiliz diplomasisinin 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı sonrası NATO’nun askerî kanadından çekilen Yunanistan’ı yeniden ittifaka dâhil etme zorunluluğu (Rogers Planı) ile Washington’ın Ankara’daki cuntaya biçtiği rol birebir örtüştü. Darbe haberi Beyaz Saray’a ulaştığında koridorlarda yankılanan “Bizim çocuklar başardı” sesleri, bu küresel ortaklığın gayriresmî tesciliydi. İçerideki cuntacılar, Türkiye’nin bağımsız reflekslerini törpülemek adına bu küresel projeye gönüllü gardiyan yazıldılar.

12 Eylül rejimi adalet tesis etmedi. İntikam aldı ve devleti halkından kopardı. Sıkıyönetim mahkemelerinin cellât savcıları hukuku ideolojik bir giyotine çevirdi. Nurettin Soyer gibi isimlerin hazırladığı fezlekeler hukukî metinler değil, devlete ve millete sadakat duyan kadroları tasfiye ve imha fermanlarıydı. “Asmayalım da besleyelim mi?” nobranlığıyla yaşı büyütülerek idam edilen 17 yaşındaki Erdal Eren de, “Vatan sağ olsun” diyerek vakarla sehpaya yürüyen Mustafa Pehlivanoğlu da bu sistemli cinayet şebekesinin kurbanı oldu.

***

Mamak Zindanları’nda Albay Raci Tetik marifetiyle yürütülen “A Tipi Koğuş” zulmü; sağcı gençliğin ve solcuların ruhunu, iradesini ve bedenini kırmaya ayarlanmıştı. Falakalar, elektrikler, askılar, günlerce süren uykusuzluk ve insan onurunu ayaklar altına alan hakaretler bir devlet politikası haline getirildi.

Diyarbakır 5 No’lu Askerî Cezaevi’nde Yüzbaşı Esat Oktay Yıldıran vahşetiyle uygulanan lağım suları, köpekli işkenceler ve sistematik aşağılamalar ise sadece o hücreleri değil, Türkiye’nin geleceğini zehirledi. Bu cezaevi, kırk yıldır milletin enerjisini tüketen bölücü terörün en verimli tohum yatağı haline getirildi. Amaç, Türk milletinin bin yıllık kardeşliğini, hürriyet talebini ve iç cephesini çökertmekti.

12 Eylül’ün açtığı bürokratik çatlaklar; 28 Şubat 1997’de Sincan caddelerine tank çıkaran, Batı Çalışma Grubu (BÇG) ile devleti ve esnafı fişleyen, üniversite kapılarına kurduğu “ikna odaları” ile gencecik kızların başörtüsünü zorla çekip alan postmodern vesayetçileri doğurdu. Dün kontrol altında bir din projesi kurgulayanlar, daha sonra uydurulan “irtica paranoyası” ile milletin öz değerlerini bir numaralı iç tehdit ilan ettiler. Bu vesayetçi akıl; Refah ve Fazilet partilerinin kapatılmasından, 2008’de TBMM’nin 411 oyla kabul ettiği başörtüsü serbestliği düzenlemesinin iktidar partisine kapatma davasına dönüştürülmesine kadar millî iradeye barikat kurmayı sürdürdü.

***

Bu ülkede vesayet hevesi hiç dinmedi. 28 Şubat 1997’de milletin inancına, değerlerine ve seçilmiş hükümetine tanklarla “balans ayarı” verilmek istendi. En nihayetinde 15 Temmuz 2016 gecesi, küresel emperyalizmin içimizdeki uzantısı olan FETÖ eliyle doğrudan millete, devlete ve Gazi Meclis’e silah doğrultuldu. O karanlık kalkışma 252 şehit ve 2 bin 740 gazinin fedakârlığıyla bertaraf edildi.

Darbeler tarihi bize şunu tartışmasız bir şekilde öğretmiştir: Kimden gelirse gelsin, hangi ideolojik gerekçeye sığınırsa sığınsın ve ardında hangi emperyalist “bizim çocuklar” olursa olsun; askerî veya bürokratik vesayet gayrimeşrudur, millet düşmanlığıdır.

Burada tavizsiz bir hukukî ve ahlakî hakikatin altını çizmek zorundayız: İşkence bir insanlık suçudur ve insanlık suçlarında zaman aşımı yoktur, olamaz.

Çocuklarımıza bu ülkenin sahipsiz olmadığını; hiçbir apoletin, hiçbir yabancı istihbarat piyonunun ve hiçbir zindan cellâdının işlediği suçun yanına kâr kalmayacağını göstermek gelecek nesillere namus borcumuzdur. 12 Eylül’ü ve darbeler tarihini anlamak; küresel efendilerin iç cephemizi çökertmek için kurduğu tuzakları görmek, devletin vakarını ve zindanlarda can verenlerin haysiyetini koruyarak egemenliği kayıtsız şartsız millete teslim etmektir.

 

Yorumlar1

  • Abdullah Kılıç 2 saat önce Şikayet Et
    Teşekkürler Allah razı olsun 12 Eylülü ve hazırlanışını daha da önemlisi bu zindani zihinlerin boş durmayacığını çarenin ÜRETME GÜCÜNE ZİHNİ VE AHLAKİ MUHTEVAYA SAHİP birlik olduğunu ifade etmişsiniz ALLAH RAZI OLSUN
    Cevapla
Haber7 Mobil Sayfa Banner'ı Kapat