DEAŞ’ı besleyen zemin: Baskılanan din, sahte tasavvuf ve parçalanan gelenek

  • GİRİŞ03.01.2026 09:11
  • GÜNCELLEME04.01.2026 16:19

“Radikal dinci terörizm” Haganah, Irgun ve Stern Gang (Lehi) isimli yapılarla bizzat siyonistlerin “devlet kurma” hedeflerinin ilk somut görüntüsüydü. Buna rağmen, “radikal dinci terörizm” siyonistler tarafından İslam’a mal edilmeye çalışıldı, ama hiçbir zaman İslam’ın malı olmadı, olamaz da. 

Sonrası malum; devlet görünümlü yapılanmanın (İsrail) kuruluşu ve bu yapılanmanın ayakta kalması ya da (meşhur ifadeyle) “güvenliği için” siyonistler tarafından doğrudan veya dolaylı olarak kurulan farklı isimlerdeki terör yapıları. Yani dünyadaki tüm terör örgütleri, doğrudan veya dolaylı, birincil ya da ikincil kaynak olarak siyonizmle irtibatlı. 

Terör örgütü DEAŞ da bunlardan sadece biri. Dolayısıyla, “radikal dinci terörizm”in Türkiye’ye siyonizmin bir maşası olarak girdiğine/sokulduğuna şüphe yok. Bununla birlikte, Türkiye’nin tarihinde etkili olan bazı yaklaşımların da “acı verici” ürünü/etkisi/sonucu olarak “radikal dinci terör” örgütlerinin ortaya çıktığını, geliştiğini veya yaygınlaştığını görmek gerekiyor. 

Her patlamadan, her hücre baskınından veya her çatışmadan sonra “nasıl oldu” diye soruluyor; en son Yalova örneği ortada!

Yalova’daki hücre evinde öldürülen DEAŞ’lı terörist Zafer Umutlu’nun amcasına “Siz kafirsiniz, tağutsunuz. Sizin öldürülmeniz lazım. Cihat emri gelirse ilk sizi vuracağım.” şeklindeki tehditleri ne anlama geliyor veya nerden geliyor?

Netice itibariyle sorun terör örgütlerinde ve Umutlu gibi teröristlerde elbette, ama öncesinde terörizmin varlığını mümkün kılan veya “bahane zemini sunan” yaklaşım (zihniyet) da göz ardı edilirse, meseleyi tam olarak anlamak zorlaşır. Başka bir ifadeyle, Türkiye’de “radikal dinci terörizm”i sadece güvenlik bağlamında ele almak, esas sebepleri ıskalamak demek. 

“Radikal dinci terör” yapılarının oluşumu ve yaygınlık kazanması, üç ana zihniyetin/yaklaşımın ürünü. Bunları çözmeden sadece güvenlik önlemleri veya adımları atılsa da sorun (terör), başka biçimlerde ve isimlerle yeniden karşımıza çıkacaktır.

Türkiye’de “radikal dinci terörü” tetikleyici birinci zihniyet/sebep, Türkiye’deki “radikal laiklik” yaklaşımıdır. 

Buradaki problem, “radikal laiklik” yaklaşım ile İslam’ın her açıdan kamusal alandan uzaklaştırılmaya çalışılması hatta özel hayatın İslamî yönlerine de müdahale edilme çabasıdır. Bunun için de hemen her enstrümana başvurma arzusu söz konusu. Hem ideolojik hem de kurumsal olarak inancı baskılanan Anadolu insanı, bu durumu hiçbir zaman içselleştirmemiş; dahası, kabullenmeme ve karşı tasavvurlar da doğmuştur.  

Bu kabullenmeme ve karşıtlık zemininde iki ana grup beliriyor: Biri, radikal laik yöntemi tersinden kopyalayarak cebir/zor, dayatma/baskı ve şiddet yoluyla “sözde İslamî” dönüşümü hatta devrimi arayanlar (Yalova’daki hücre bunlardan sadece biri); diğeri ise “meşru araçlarla ikna yoluyla toplumsal değişimi” savunanlar. Makul ve muteber olan ikinci yol zayıfla(tıl)dıkça, tehlikeli ve zararlı olan birinci yol güç kazanır. 

“Radikal dinci terörizm” de büyük ölçüde tam da bu tehlikeli ve zararlı birinci yoldur ve bu, radikal laiklik eliyle ortaya konan baskılamadan kaynaklı patolojik bir tepkiden başka bir şey değildir. Bu nedenle, radikal laiklik yaklaşımından kesin bir şekilde vazgeçilmeli ki radikal dinci terörün oluşma ve gelişme “bahanesi” kalmasın. Bahanenin, aynı zamanda “dış istihbarat” örgütlerinin oyuncağı olmak için “şahane” bir malzeme olduğu da not edilmeli.

İkinci sebep, yasakla devre dışı bırakılmak istenen “sahih tasavvuf”un yerine ikame edilmeye çalışılan “sözde/sahte/hurafeci tasavvuf” anlayışıdır. 

Tarihsel tecrübelerle de sabit olduğu üzere sahih tasavvuf, İslam toplumlarında aşırılıklara (ifrat-tefrite) karşı güçlü bir denge mekanizması. Bunun da herhangi bir devlet için (özellikle Türkiye için) gayet makul hatta zaruri bir ihtiyaç olduğunu söylemek mümkün. 

Bununla birlikte Türkiye’de sahih tasavvufu yasaklayan ve böylece yer altına iten gücün, sahih tasavvuf yerine içi boşaltılmış hurafelerle dolu bir tasavvuf anlayışını dolaylı biçimde teşvik etmesi de söz konusu. Bunun nedeni belli: Bütün gücünüze rağmen, sahih olanı devre dışı bırakmaya muktedir olamıyorsanız, bozuk olanı öne çıkararak sahih olanı itibarsızlaştırırsınız! 

Bu strateji de iki sonucu doğurmuştur. Bir yandan tasavvufun toplum nazarındaki itibarı ve güveni zedelenmiş, diğer yandan “hurafe karşıtlığı” söylemiyle mevzilenmiş olan ve hareket eden “tekfirci” zihniyet için geniş bir alan açılmıştır, imkân doğmuştur. 
Özellikle muhakeme kabiliyeti henüz tam olgunlaşmamış gençler, bu “sert” ve “basit” tekfirci söylemlerden etkilenmekte; daha özelde, “hitabeti güçlü profiller”in karizmalarıyla (bir nevi büyüleri ile - “etkili söz sihir gibidir”), kolayca tekfircilik zihniyetine meyledebilmekteler. Sonrasında da tekfirciler arasından terörize olan DEAŞ gibi “silahlı kollar”a katılabilmekteler.

Üçüncü sebep ise modernist dini yaklaşımdır. “Kur’an bize yeter” iddiasında olan ve Kur’an’ın tarihselliğini savunan bu yaklaşım; Kur’an, Sünnet, icma ve kıyas üzerine inşa edilmiş ilmi birikimi/geleneği devre dışı bırakmakta. 

Özellikle tarihselciliğin, Kur’an ile Batı değerlerini uzlaştırmanın başlıca yöntemi haline gelmiş olması, köklü gelenekten beslenmenin rafa kaldırılması anlamına gelmekte. Bu da dolaylı olarak, köklü geleneğin dışlanması ve Batı’ya karşı ezik duruş anlamına da geldiği için başta gençler olmak üzere kitleleri anlam kargaşası ve kimlik boşluğuna sürüklemekte. Bu kargaşa ve boşluk bir müddet sonra “başka saiklerle de birleşerek” ya inkârcı ve deist eğilimlerle ya da DEAŞ benzeri “radikal dinci terör” yapılarıyla doldurulabilmekte.

Nihayetinde; malzemesi dışardan olup bahanesi içerdeki yanlışlıkların uzantısı olan “radikal dinci terörizm”le mücadele sadece güvenlik meselesi değildir. Asıl sorumluluk, sahih dini bilgi ve pratik ortaya koyması beklenen âlimlerin ve ilmî kurumlarındır. 

Bu vazife ihmal edildiğinde, bir nevi son çare olarak güvenlik önlemleri devreye giriyor. Ancak bu, hastalığı tedavi etmek değil, semptomları bastırmaktan hatta istenmeyen yeni komplikasyonlara yol açma riskinden başka bir anlam ifade etmez. Bu nedenle kalıcı çözüm, terörün kaynağı olan zihniyetleri aşmaya dönük adımların atılmasından geçiyor. Bu ise, sabırla âlimlerin ve ilmî kurumların ince işçilik yapmasını gerektirir.

Prof. Dr. Faruk TAŞCI / Haber7

Yorumlar11

  • Bir Okur 16 saat önce Şikayet Et
    Hastalığa doğru ilacı tavsiye den bur yaklasim olmuş. SAHİH TASAVVUF (takva ve zühd) Allah'ın Rasulune indirdiği İSLAM'IN TA KENDİSİDİR. Bu hakikatin karşında ortaya konulan her yenilik, aksi cephede bir yeniliği doğuruyor.. Dolayısıyla ASRI SAADETTİN İslam anlayışı ve yaşayışı her dönemin yegane ihtiyacı ve güvencesidir.
    Cevapla
  • Okur 18 saat önce Şikayet Et
    İlk defa hakkaniyetli bir yazı okudum. Tasavvuf eğer sahih kaynaklara dönecekse bunun adı İslamdır zaten.. bu sebeple denir ki tasavvufun adı yoktu kendi vardı, adı oldu kendisi yok oldu. Eğer yaşanması gereken zühd ve takvaysa bu zaten Rasulullah sav in yaşantısında ve başta ashabına sonra bütün insanlığa öğrettiklerinde en güzel örneğini verir. İşte gerçek selefin menheci de budur.
    Cevapla Toplam 1 beğeni
  • Fatih turan 1 gün önce Şikayet Et
    Çok güzel bir yorum… gerçekten nokta atışı şeklinde açıklanmış
    Cevapla Toplam 5 beğeni
  • Enis Naci Serdar 1 gün önce Şikayet Et
    Faruk bey tesbitleriniz güzel Rabbim ilminizi ziyade etsin istifade ettik teşekkürler...
    Cevapla Toplam 6 beğeni
  • Eyüp Furtuna 1 gün önce Şikayet Et
    Tespitler çok doğru kaleminize sağlık
    Cevapla Toplam 4 beğeni
Daha fazla yorum görüntüle
Haber7 Mobil Sayfa Banner'ı Kapat