Adil ve güvenli bir dünyanın son şansı

  • GİRİŞ16.01.2026 08:22
  • GÜNCELLEME16.01.2026 08:22

Türkiye silah üretmiyor, umut üretiyor. Türk savunma sanayii, romantik bir teknoloji başarısı değil. Küresel adalet için son gerçekçi seçenek. Büyük laflar olarak görmeyin. Örnekler ortada ve sahadan konuşuyor.

Adil ve güvenli bir dünya, Batı'nın üstünlüğü ele geçirmesinden itibaren 'iyi niyet' meselesi olmaktan çıktı. Güç dengeleriyle, caydırıcılıkla ve kimin yanında durduğunuzla ilintilendi. Sömürü düzeninin sürdürülebilirliği için dikkatlerin sistematik biçimde silah endüstrisine yönlendirilmesi gerekiyordu.

Emperyalist devletler artık demokrasi, insan hakları, hukukun üstünlüğü gibi kavramların arkasına saklanma zahmetine girmiyor. O vitrin süsleri depoya kaldırıldı. Yerine daha kestirme, daha 'verimli' bir yol bulundu: Mafyavari yöntemler. Tehdit, ambargo, vekâlet savaşları, darbeler, iç karışıklıklar, işgal derken 'liderini eşiyle birlikte kaçırarak bir ülkeye el koyma' ile tanıştık.

Bu ortamda Türkiye’nin savunma sanayii hamleleri, yalnızca kendi güvenliğini sağlama çabası olarak görülemez. Yalnız bırakılan coğrafyalar, yumuşak lokma haline getirilmeye çalışılan ülkeler için de bir denge unsuru niteliğinde ele alınmalıdır. Azerbaycan, Suriye, Libya, Sudan, Somali, Pakistan yine Balkan coğrafyası, Batı’nın kaosu yönet, çözümü ertele ya da yeni sorunlar yarat refleksiyle boğuşurken Türkiye'nin 'güçlü olan haklıdır' denklemine, karşı müdahalesiyle tanıştı. Sahaya inen caydırıcı bir denge meşruiyetin de pekâlâ savunulabileceğini gösterdi.

Emperyal düzenin en çıplak sömürü alanları, Türkiye’nin buralardaki varlığıyla hayata tutunuyor. Zira bu 'varlık' yardım kelimesinin ötesinde bir anlam taşıyor: Devlet kapasitesi inşası. Savunma sanayi burada, sömürünün sürekliliğini bozan bir kaldıraç işlevi görüyor. Bütün bu örnekler bize şunu söylüyor: İyi niyet beyanlarının alıcısı yok. Güç var ve her şey bu gücü kimin nasıl kullandığıyla tanımlanıyor. Emperyalist merkezlerin elinde hoyratça, kısa vadeli ve yıkıcı kullanılan 'güç' Türkiye'nin elinde dengeleyici, sınırlayıcı ve caydırıcı bir araç olarak konumlanmaya başladı.

Belki de bu yüzden sadece eleştirilmiyor, meşruiyeti tartışmaya açılmak isteniyor.  Başkasının ajandasına eklemlenmeden güç inşa edebiliyorsanız doğal olarak hedefe konuyorsunuz. Bugün insansız sistemlerden elektronik harp kabiliyetlerine, hava savunmadan deniz platformlarına kadar ortaya konan kapasite, yalnızca askeri bir üstünlük değil; siyasi bağımsızlığın sahadaki karşılığıdır. Bu nedenle Türkiye’nin sunduğu şey bir 'ürün' değil, bir seçenektir: Boyun eğmek zorunda olmadığını hatırlatan bir seçenek.

Ya itaat eden müttefik, ya da istikrarsızlaştırılması gereken sorunlu aktör kategorisi dışında bir seçenek sunmayanlar için rahatsız edici bir tablo.

Devlet gücüne, özellikle askerî ve güvenlik temelli anlatılara yapısal şüphe ile bakan,

Güç–ahlak–hukuk ilişkisinde gücü baştan sorunlu gören,

Türkiye’nin yanlış konumlandığını, yalnızlaştığını düşünen ya da öne süren,

Savunma sanayi deyince aklına otoriterleşme gelen,

Dış politikayı maceracılıkla, kalıcı ittifaklar geliştirmekten öte manevracılıkla ilişkilendiren,

Terörle mücadeleyi terörün kendisinden daha fazla eleştiren liberal-entelektüel? ve terk edilme/etme sendromunu bir türlü atlatamayan light-muhafazakar muhalefete ise insan gerçekten hayret ediyor. Kiminle kalıcı ittifak geliştirilecek? Sürdürülebilir bir güç inşa etmek için zamana ihtiyaç duymak manevracılık olarak mı etiketlenmeli? Genelde bu kesimin işler kötü gittiğinde söyleyecek hiçbir sözü bulunmuyor.

Eski versiyonları, tarihin öğrettiğine göre, “Divane sen değil, meğer bizmişiz; Bir çürük ipliğe hülya dizmişiz… “Öldürürler başlasak feryâda biz; Hasret olduk eski istibdâda biz” şeklinde şiirler yazıyorlardı. Bunlar ne yapar bilmiyorum.  Peki, biz ne olacağız derseniz, siz de kaderinizle baş başa kalıyorsunuz.

Özetle Türkiye'nin savunma sanayi kapasitesi sadece 'biz de varız' demiyor; 'herkes her şeyi yapamaz' diyor. Bu, adaletin son sığınağı olabilir mi? Belki. Ama kesin olan şu: Eğer bu denge de ortadan kalkarsa, geriye sadece mafya düzeni kalacak. Buradan kişisel hesapların ve hırsların ele geçirdiği gazetecilik düzenine bol bol fıkra konusu çıkacaktır.

Prof. Dr. Hakan Aydın / Haber 7

Bu yazıya ilk yorum yapan sen ol

Haber7 Mobil Sayfa Banner'ı Kapat