Dünyanın çivisi çıktı mı?
- GİRİŞ27.03.2026 09:25
- GÜNCELLEME27.03.2026 09:25
Pek çok açıdan öyle. Ancak bu yazı manipülasyon, felaket tellallığı, evhamcılık ve korku kıskacında can çekişen bir soruna odaklanıyor: Çevre ve iklim değişikliğine.
Konuyla ilgili literatürü biraz karıştıranlar, çevreciliğin neredeyse bir dine dönüştüğünü hemen fark edeceklerdir. Günahı, kefareti, kıyameti, inkârcıları, hatta yeşil aklama yoluyla münafıkları olan bir din. Münafık tabiri ilginç gelebilir. Çevreye hiçbir katkı sunmadığı hatta bazı durumlarda zarar verdiği halde reklam ve kampanyalarla çevreci görünme aldatmacasını, yeşil görünerek, kirli gerçeklerini saklayanları ifade ediyor.
Günümüzde iklim değişikliği, çevresel krizler, sürdürülebilirlik gibi başlıklar, bilimsel verilerin konu edildiği alanlar olmaktan hızla uzaklaşıyor. Bir tarafta yaşam tarzımızı kökten değiştirmezsek kıyametin kapıda olduğunu ileri süren felaketçiler; diğer tarafta meseleyi bütünüyle küçümseyen, hatta alaya alan bir karşı söylem var. Bir de ideoloji ve çıkar temelli çevresel ikiyüzlülük.
Bugün çevre iletişiminin en büyük sorunu, riskin kendisinden çok nasıl anlatıldığı. Literatürde korkunun dikkat çekebileceği, ancak sürekli korkunun sadece panik yaratacağı vurgulanıyor. İnsanları harekete geçirmek için her gün yeni bir kıyamet senaryosu sunmanın kısa vadede yankı uyandırsa da uzun vadede yalnızca inkâr ya da çaresizlik üreteceği, altı çizilenler arasında. Belki de sürekli tekrarlanan “dünyanın sonu geldi” uyarılarına insanların bir noktadan sonra kulak asmayacaklarından korkuluyor.
Bu bağlamda asıl ihtiyaç duyulan şey, felaket anlatısı ile aşırı iyimserlik arasına sıkışmamış bir çevre dili kurmak. Ne dünyayı yarın yok olacakmış gibi sunan dramatik abartılara gerek var; ne de her şey yolundaymış gibi davranan kayıtsızlığa.
Kıyamet masalları yerine risk yönetimini öneren bir çevre iletişimi daha doğru bir tercih. Çevresel meseleleri metaforlar yerine verilerle; panik yerine akılla; suçluluk yerine sorumluluk ve ahlaki bilinçle ele alan bir iletişim.
Ülkemizde bunlar yetmezmiş gibi meseleye bir de siyasi kutuplaşmanın ağır gölgesi düşüyor. Tartışmalar çoğu zaman çevre üzerinden değil, politik pozisyonlar üzerinden ilerliyor. Böyle olunca da ne ağaç gerçekten ağaç olarak kalıyor, ne deniz gerçekten deniz olarak. Her şey siyasetin ve ideolojinin malzemesine dönüşüyor. Çevresel konular, propaganda nesnesi veya siyasal karşıtlığı örgütlemek için taktiksel bir unsur olabilir mi? Yakın geçmişte yaşananlar pekâlâ olabileceğini gösteriyor.
Hava kirliliğinin sağcısı, su krizinin solcusu, kuraklığın muhafazakârı ya da seküleri var mıdır? Toprağa, yeşile, suya parti rozeti takılabilir mi? Olayları kendi gerçekliği içinde değil de politik bir mevzu olarak okuma ısrarı kronik bir sorunumuz bizim.
Çevre iletişimini, aşırı uçlara savrulan söylem fırtınasından veri temelli bir zemine nasıl taşıyabiliriz? Sloganı, irrasyonel korkuyu ve manipülasyonu tahtından ederek. Bireysel sorumluluğu da kurumsal yükümlülüğü de aynı anda gören ahlaki bir bilinçle.
Çevre iletişimini bu kısır döngünün dışına taşıyacak yeni modellere ve somut örneklere ihtiyaç var. Radyo ve Televizyon Üst Kurulu'nun, Türkiye Ulusal Ajansı tarafından yürütülen Erasmus+ Programı kapsamında, e-NetCom kısa adıyla bir projesi var: Doğanın Enerjileri Bizimle: Genç Liderler Çevresel İletişim ve Medya Ağı. Erciyes ve Viyana Üniversiteleri proje konsorsiyumunun akademik paydaşları arasında.
e-NetCom, kıyamet senaryolarına, korku iletişimine ve manipülasyona; bilinçli farkındalık, geniş veri setleri ve eğitimle yanıt vermeye çabalıyor. Proje kapsamında geliştirilen eğitici kısa filmler, online kütüphane ve kamu spotları; Milli Eğitim, Gençlik ve Spor yanında Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı'nın bu konudaki eğitim faaliyetlerine önemli katkılar sağlayabilecek nitelikte. Çevreyi korku ve ideolojinin megafonuna çevirmek istemeyenler için yerel ve kültürel unsurlarla zenginleşmiş ilgi çekici yöntemler sunuyor.
Prof. Dr. Hakan Aydın / Haber 7
Bu yazıya ilk yorum yapan sen ol