Kurtarıcılardan kurtulmak
- GİRİŞ21.08.2026 09:18
- GÜNCELLEME21.08.2026 09:18
Ne çekti bu zavallı millet kendisini “Fırka-i Nâciye” ilan edenlerden…
Önce aklına el koydular,
Sonra malına,
Ardından evladına ve iradesine…
Nihayet bütün hayatını kuşattılar.
Türkiye’de kendisini kurtuluşun yegâne adresi gibi sunan dinî yapıların hikâyesi sadece dinî grupların hikâyesi değildir. Aynı zamanda dini uzun yıllar kamusal hayatın dışına itmeye çalışan ideolojik aklın da hikâyesidir.
Bir tarafta katı seküler vesayet… Diğer tarafta kendisini dinin ve kurtuluşun tek meşru adresi gibi sunan dinî vesayet.
Biri “makbul vatandaş”ın sınırlarını çizdi.
Öteki “makbul Müslüman”ın.
İki kurtuluş reçetesinin arasında kalan yine bu millet oldu. Elbette ki bu tür bir gündemi olmayan toplulukları kastetmiyoruz. Ancak sadece son on yılda ortalığa saçılanları göz önüne aldığınızda bile böyle bir şeyin olmadığından söz edebilir misiniz?
Din, toplumsal hayattan bir kararnameyle çıkarılabilecek bir şey değil. İnsanların dinini öğrenme ihtiyacını ortadan kaldıramazsınız. Dinî kimliğiyle kamusal hayatta var olmak isteyen birini yok sayamazsınız.
Yok sayarsanız ihtiyaç ortadan kalkmaz.
Sadece adres değiştirir.
Türkiye bunu yaşayarak öğrendi.
Kamusal alan daraldıkça din ortadan kaybolmadı.
Fırka-i Nâciyeler biraz da bu boşlukta kendilerine hem toplumsal zemin hem de meşruiyet üretti.
Dindar insanı sürekli “irtica” şüphesinin nesnesi hâline getirirseniz o insan kendisini güvende hissettiği topluluklara sığınır.
İnsanlar orada yalnızca dinî bilgi aramıyor; modern hayatın ruhlarında açtığı yaralara merhem, yalnızlıklarına yoldaş, savrulmalarına karşı direnç, güçsüzlüklerine dayanışma ve görünmezliklerine karşı “sen önemlisin” diyen bir ses arıyor. Bazen bir yapıya bağlayan şey inançtan önce, dışarıda bulunamayan o insani sıcaklık oluyor. “Bu sıcaklık için bu tür bir yapı şart mı?” “Camide, mahallede vb. yerlerde neden bu bağı kuramıyoruz?” diye de sorabilirsiniz. Maalesef İslam kardeşliği, cemaat ve tarikat kardeşliğini aşan bir boyuta geçemiyor.
Fırka-i Nâciye, İslam düşüncesinde “kurtuluşa eren topluluk” anlamında kullanılan klasik bir kavram. Buradaki mesele kimin Fırka-i Nâciye olduğu değil, kimin kendisini Fırka-i Nâciye ilan ettiğidir. Bir topluluk, kurtuluşun kapısını kendi kapısıyla karıştırmaya başladığında mensubuna şunu fısıldıyor: “Bizden ayrılabilirsin ama hakikatten de ayrılmış olursun.”
Kurtuluşun anahtarını elinde tuttuğuna inandıran kişi, insanın yalnızca bugününe değil, ebediyetine de hükmetmeye başlıyor. Ve sonunda, insanı Allah’a ulaştıran bir vasıta olmaktan çıkıp insanla Allah arasına yerleşen bir otoriteye dönüşebiliyor.
Sahabe, bizzat Hz. Peygamber’e, “Bu, Allah’ın emri mi, yoksa kendi görüşünüz mü?” diye sorabiliyordu. Hâl böyleyken bugün herhangi bir dinî önderin sözünü sorgulanamaz hâle getirmek nasıl dinî bir erdem sayılabilir?
Fırka-i Nâciye psikolojisinin en tehlikeli tarafı galiba bu: İtaati ibadet zannettirmek.
İnsanı Allah’a götürdüğünü söyleyen hiçbir yapı, insanın aklını kapının dışında bıraktırmamalıdır.
Çünkü aklın sustuğu yerde iman değil, otorite güçlenir.
Günümüzde meselenin çok daha ağır bir sonucu ile karşı karşıyayız. Dün dışlanmanın beslediği bu yapılar, bugün kendi ürettikleri yanlışlarla başka bir dışlanmanın, bu kez bizzat dine yönelen şüphenin kaynağına dönüşüyor.
Dine yöneltilen kimi eleştiriler artık yalnızca teorik tartışmalardan, ideolojik itirazlardan veya seküler çevrelerden beslenmiyor. Bizzat din adına konuşanların çelişkileri, istismarları, güç ve servet ilişkileri, sorgulamayı günah sayan tutumları ve insan iradesini teslim almaya çalışan pratikleri de bu şüpheleri besliyor.
İslam’a çağırdığını söyleyen kimi kişiler ve etraflarında şekillenen yapılar da sergiledikleri din anlayışıyla insanları İslam’dan uzaklaştırabiliyor. Bunu dijital mecralarda İslam’a davet iddiasıyla dini, dar bir sahihlik anlayışına hapsederek, Müslümanlığın sınırlarını tekfir, şirk ve bid‘at üzerinden çizerek yapıyorlar. İslam bunların elinde kuşatıcı bir anlam dünyasından çıkarak yasaklayıcı ve cezalandırıcı bir normlar bütününe dönüşüyor.
Sosyal medya bu dönüşümü daha da hızlandırdı. Bir kişinin veya yapının yanlışlığı saniyeler içinde “İslam işte budur” iddiasının malzemesine dönüşüyor. Böylece kendisini dinîn savunucusu olarak gören bazı aktörler, farkında olarak veya olmayarak dine yönelik şüphe üretiminin ham maddesi haline geliyor.
Tüm bunlar bir dinî yapıya duyulan öfkenin, bir din adamına duyulan güvensizliğin, bir cemaatte yaşanan istismarın İslam’ın kendisine yöneltilmesine neden olabiliyor.
Bu yüzden bugün bir dinî yapının sorumluluğu yalnızca kendi mensuplarına karşı değildir. Söylediği her sözün, kurduğu her ilişkinin ve sergilediği her yanlışın dinin toplumsal algısına nasıl yansıdığını da düşünmek zorundadır.
Çözüm dini yeniden kamusal hayatın dışına sürmek değildir.
Çözüm, dini bir takım kişi ve grupların tekeline bırakmak da değildir.
Türkiye’nin ihtiyacı üçüncü bir yoldur:
İnsanların inançlarını Kur’an ve Sünnet ekseninde özgürce yaşayabildiği,
Dinî kişi veya grupların, bireysel veya örgütsel çıkar hesaplarının esiri olmadığı,
Hiç bir dinî kişiliğin veya topluluğun hukuk ve adalet dışına çıkamadığı,
Din eğitiminin erişilebilir olduğu ama çocukların kişiliklerinin teslim alınmadığı,
Dinî toplulukların var olabildiği ama mali ve kurumsal şeffaflıktan kaçamadığı,
Ve belki hepsinden önemlisi, hiçbir kişinin veya grubun İslam’ın kendisiymiş gibi davranamadığı bir toplumsal düzen…
Çünkü hiçbir dinî yapının hatası, İslam’ın hatası değildir. Hiçbir dinî liderin çöküşü, dinin çöküşü değildir. Hiçbir cemaat, kurtuluşun tapusuna sahip değildir.
İnsanın inancını rehin alan yapılar hem devlete hem millete hem de İslam’a ciddi bedeller ödetti. Millet artık yeni bir “kurtarıcı fırka” aramıyor; kendisini kurtarıcılardan kurtaracak bir toplumsal akıl arıyor.
Maksat kurtuluşa ermekse, ölçü aslında berrak: Hz. Peygamber farzları öğrenip “Bunlara ne eklerim ne de eksiltirim” diyen bedevî için “Doğru söylüyorsa kurtuluşa ermiştir” buyurmuştur. Herhâlde şekilsel bir ifadan çok insanları kötülükten ve hayâsızlıktan alıkoyacak tarzda bir edadan söz edilmektedir.
Ezcümle, kurtuluşun yolu bir fırkaya ya da kişiye sadakatten değil, İslam’a teslim olmaktan geçiyor.
Prof. Dr. Hakan Aydın / Haber7
Yorumlar6
-
İsmail
26 dakika önce
Şikayet Et
İNANÇ; her bireyin özgür iradesi ile hiç yargılamadan, başkalarının da en az kendisi kadar inanç özgürlüğüne sahip olması gerekliliği daha iyi anlaşılır olduğudur..Yaratanımızın, Mukaddes Kitabımızda '' üzerinize olan dinimi tamamladım '' ifadesi ile, daha söylenecek söz bırakmamıştır. O nedenle ''dinin ve kurtuluşun tek meşru adresi Yaratanımız ve Kutsal kitabımızdır.''
Beğen
Cevapla
-
Anadolu
37 dakika önce
Şikayet Et
Gerçekten dengeli ve ifade edilenlerden hareketle çözüm için dikkate değer bir yazı, yazara teşekkürler...
Beğen
Cevapla
-
sude
39 dakika önce
Şikayet Et
bütün cemaatlerin tepesindekiler lüks içinde yaşama derdinde devlet buna çözüm bulmalı
Beğen
Cevapla
-
Vatandaşın biri
1 saat önce
Şikayet Et
Camilerde birlik olmuyor. Mesela babam Kürt diye camideki en takvalı adamla konuşmuyor, birde eleştiriyor oysa adam Şafii kendisi Hanefi. Mezhep farklarını bilmiyorlar. Cemaatlerde ise boyle şeyler yok herkes kardeş
Beğen
Cevapla
Toplam 2 beğeni
-
Mehmet
1 saat önce
Şikayet Et
Çok ince bir çizgide yazılmış bir yazı. Hakikatler hassas bir şekilde ortaya koyulmaya çalışılmış. Maalesef doğru ve yanlışın aynı dükkanda satıldığı bir asırda yaşıyoruz. Bu durumda dükkancıya güvenip mal almak nasıl olacak. Güvensizlik hat safhada. Böyle bir durumda iman kalesi tehlikede.
Beğen
Cevapla
Toplam 1 beğeni
Daha fazla yorum görüntüle