Bizi kim arındıracak?
- GİRİŞ28.08.2026 09:12
- GÜNCELLEME28.08.2026 09:12
‘Arınma’ güncel siyasetin popüler kavramlarından biri. O nedenle arınma deyince doğal olarak aklımıza önce siyaset geliyor. Yolsuzluk yapan siyasetçiler, gücünü kötüye kullanan yöneticiler, liyakatsizler sınıfı, kamu kaynaklarını hoyratça harcayanlar… Bir de bu düzenin içinde sessizce kök salan, beslendikçe çoğalan onca kötülük…
Bütün kiri siyasetin üzerine bırakınca kendi payımıza düşen hesaptan kurtulmuş oluyoruz! Siyasiler başka bir toplumdan gelmiyor ki… Bizim evlerimizden, sokaklarımızdan, okullarımızdan çıkıyor. Bizim değerlerimizi, zaaflarımızı, alışkanlıklarımızı ve ahlak anlayışımızı taşıyor.
Yani gerçekten arınma istiyorsak eğer önce kendimizden başlamalıyız. Arınmanın en zor tarafı işte burası. Peki, gündelik hayatın içine sinmiş yalanlarımızdan, küçük çıkarlarımızdan, kibrimizden, vefasızlığımızdan, gösteriş tutkumuzdan, bencilliğimizden, hasedimizden, fırsatçılığımızdan, ikiyüzlülüğümüzden ya da başkasının hakkına girmekten, kuralları kendimize göre esnetmekten, parayı, makamı, nefsimizi tanrılaştırmaktan, dostlukları menfaat üzerine kurmaktan, menfaat bitince de köşe bucak kaçmaktan, merhameti, adaleti ve hakkaniyeti işimize geldiği kadar hatırlamaktan ve tüm bunlara rağmen hâlâ zeytinyağı gibi suyun üstüne çıkmaktan nasıl arınacağız? Ya da zalimliğimizden? Bizi bizden kim koruyacak?
Toplum dediğimiz şey bizden bağımsız bir varlık değil. Büyük çürümeler bir sabah ansızın ortaya çıkmıyor. Küçük yalanlar, küçük fırsatçılıklar, küçük menfaatler, küçük kibirler ve küçük haksızlıklar birikiyor; sonunda adına “toplumsal çürüme” dediğimiz büyük enkazı oluşturuyor.
Üstelik kendi eğriliğimize bakmadan deveye “boynun eğri” diyor, bu hâlimizle de adalet, liyakat, hakkaniyet, dürüstlük ve hoşgörü talep ediyoruz. Bir de bunları hep başkalarının yerine getirmesi gereken yükümlülükler olarak görüyoruz. Biz bunlardan ariyiz. Bunların muhatabı biz değiliz, hep başkaları.
Oysa bir toplumun kamusal ahlakı ile gündelik ahlakı birbirinden bütünüyle kopuk olamaz. Kendimiz için istisna isteyip toplum için arınma talep edemeyiz. Arınmanın yönü aşağıdan yukarıya doğru olmak zorunda; yukarıdan aşağıya doğru ancak bu kadar işliyor.
Biz arınmadan siyasetçi arınmaz, bürokrat arınmaz, kurumlar arınmaz, medya arınmaz, üniversite arınmaz, ticaret arınmaz. Gündelik hayatta normalleştirdiğimiz kusurlar, zamanla kurumların karakterine dönüşüyor. Kendimize ayrıcalık isterken devletten adalet, yakınımıza torpil ararken bürokrasiden liyakat, çıkarımıza göre susarken siyasetten ahlak bekleyemeyiz.
Kirlenirken son derece bireyseliz; arınmaya gelince yargıyı, okulu, aileyi ve kürsüleri yardıma çağırıyoruz. Arınma yalnızca bir kamu hizmeti olarak görülemez. Suçsuz, günahsız bir toplum olmaz elbette. Ama ahlakın egemen olduğu bir toplumsal yapı olabilir.
Yani mesele kötülüğün varlığı değil, iyiliğin giderek insanın aleyhine işleyen bir tercihe dönüşmesi. Ahlak aynı zamanda toplumun neyi itibarlı, neyi utanç verici saydığında şekilleniyor. Utanılması gerekenle övünülmeye, övünülmesi gerekenle utanılmaya başlanmışsa çürüme artık kişisel kusur olmaktan çıkmış, bir düzene dönüşmüş demektir.
Dürüst olanın kendisini aptal, ahlaki sınırları aşanın ise maharetli hissettiği bir toplumsal düzende arınma ne yazık ki gündemde kendine yer edinemiyor. İnanan için de inanmayan için de inancının gereğini yapmayan için de... Arınmayı mahşere bırakanlar, oranın telafi günü değil, yaptıklarımızla yüzleşme günü olduğunu unutmamalı. Adı üstünde, hesap günü, arınma günü değil.
Prof. Dr. Hakan Aydın / Haber 7
Bu yazıya ilk yorum yapan sen ol