Silah Susunca Hikâyeler Konuşur

  • GİRİŞ24.08.2026 12:22
  • GÜNCELLEME24.08.2026 12:23

Terör, yarım asra yaklaşan bir zaman boyunca bu ülkenin gündelik hayatına kadar sokuldu. Bir annenin yol bekleyişinde, yarım bırakılmış okul defterinde, yıllarca sürülmeyen tarlada ve kepengi açılmayan dükkânda iz bıraktı. Köyler, şehirler, ovalar ve dağlar kendi adlarından uzaklaşıp çatışma haberlerinin soğuk diliyle anılır oldu. Türkiye nice evladını şehit verdi. Nice aile, dinmesi mümkün olmayan bir acıyı vakar içinde taşıdı.

Bunca ağır bedelin ardından ortaya konulan Terörsüz Türkiye hedefi, yaşananları geride bırakıp geçmişin üzerini örtme teşebbüsü olarak görülemez. Temelinde, aynı acıların yeni kuşaklara taşınmasını önleme iradesi vardır. Şehitlerimizin aziz hatırası ve gazilerimizin fedakârlığı, yürütülen sürecin ahlâkî sınırını belirler. Terörün sona ermesi, verilen mücadelenin değerini eksiltmez. O mücadelenin tarihî gayesi, vatanı terörden arındırarak kalıcı huzura kavuşturmaktır. Böylesine kıymetli bir emanete sadakat, bu ülkenin yeniden evlat acısı yaşamayacağı bir gelecek kurmakla anlam kazanır.

Meclis çatısı altında geniş bir mutabakatla kabul edilen düzenleme, silahın millet iradesi üzerindeki gölgesini kaldırmayı amaçlıyor. Sözün hüküm sürdüğü yerde silaha, siyasetin işlediği yerde terör örgütlerine alan açılamaz. Terör, herhangi bir toplumsal kesimin sözcüsü olarak kabul edilemez. Çünkü silah konuşmaya başladığı anda önce temsil ettiğini ileri sürdüğü insanların sesini bastırır. Çocukları annelerinden, köyleri sakinlerinden, şehirleri kendi tabiî hayatlarından koparır. Ardından bütün bir coğrafyayı korkunun diliyle tarif eder.

Meseleyi ülke sınırları içinde tamamlanacak bir güvenlik başlığına indirgemek, atılan adımın tarihî anlamını daraltır. Dünya yeni bir güç dengesine doğru ilerliyor. Batı’nın uzun zamandır merkezinde yer aldığı küresel düzen sarsılırken Asya’nın ekonomik ve teknolojik ağırlığı artıyor. Afrika kendi kaynakları ve geleceği üzerinde daha fazla söz istiyor. Karadeniz’den Akdeniz’e, Kafkasya’dan Mezopotamya’ya uzanan yollar Türkiye’de kesişiyor. Enerjisini yıllarca terörle mücadeleye harcayan bir ülkenin iç huzurunu sağlaması, uluslararası siyasetteki yürüyüşünü de değiştirecektir.

Terörün namlusu kimi zaman güvenlik güçlerine kimi zaman savunmasız insanlara çevrildi. Sıkılan her kurşun, bu coğrafyanın kadim halklarının ortak bir istikamet belirleme imkânını da yaraladı. Aynı şehirleri, çarşıları, kervan yollarını ve ilim halkalarını paylaşan insanlar, modern çağın dar kalıpları içinde birbirine yabancı gibi gösterildi. Cezerî’nin Mezopotamya’da harekete geçirdiği çarklarla Ali Kuşçu’nun Semerkant’tan İstanbul’a taşıdığı gökyüzü merakı, aynı ilim ikliminin farklı ufuklara açılan iki penceresiydi.

Bu zemin üzerinde İbn Haldun toplumu ayakta tutan dayanışmanın izini sürerken Ahmed-i Hânî aşkı, aidiyeti ve yeryüzündeki varoluş arayışını şiire taşıdı. Fuzûlî’nin Bağdat’ta kurduğu şiir dili, kavimlerin ve sınırların arasından geçerek çeşitli dillerde aynı kalp sızısına dokundu. Onları bugünün kimlik cetvellerine yerleştirmek, farklı şehirlerden yükselen bu geniş ufku daraltır. Aralarındaki dil, şehir ve asır farkı, beslendikleri medeniyet ufkunu parçalamadı.

Geçmişte hayat bulan bu birlik şuuru, insanı kökleriyle ve yaşadığı çevreyle birlikte kavrıyordu. Küresel sistem ise dünya vatandaşlığı ve dijital vatandaşlık gibi cazip kavramlar aracılığıyla insanı köklerinden uzaklaştırarak benzer arzular etrafında biçimlenen bir insan modeli üretiyor. O medeniyet birikimi, farklılıkları silerek herkesi aynı kalıba döken renksiz bir düzen kurmadı. Diller kendi sesini, şehirler kendi çehresini, gelenekler kendi inceliğini korudu. Türkler, Kürtler, Araplar ve bölgenin diğer halkları birbirinden kopuk, kendi içine kapanmış topluluklar hâlinde yaşamadılar. Renklerini muhafaza ederek ilmin, sanatın, ticaretin ve devlet tecrübesinin oluşmasına birlikte emek verdiler. Bugün yapılması gereken, geçmişi kusursuz bir masala çevirmeden o birikimin gelecek kuran damarını yeniden bulmaktır.

Asya’dan Afrika’ya uzanan geniş coğrafyanın insanları, uzun zamandır başkalarının yazdığı hikâyelerde kendilerine ayrılan rolleri oynuyor. Kimi zaman geri kalmışlığın kimi zaman çatışmanın kimi zaman da yönetilmesi gereken ülkelerin insanları olarak gösteriliyorlar. Yeni yüzyıl onlara başka bir kapı aralıyor. Artık başkasının metninde ikincil bir karakter olmak yerine kendi hikâyelerini yazma vakti geliyor. Türkiye’nin tarihî vazifesi, çevresindeki toplumları gölgesinde bırakmakla açıklanamaz. Taşıdığı sorumluluk, beraber yürünecek yolu açabilme ve adil bir düzenin imkânlarını çoğaltabilme kabiliyetiyle anlam kazanır.

Böyle bir yolculuk, siyasi iradenin yanında büyük bir empati de ister. Böylesi bir anlayış, şehidin fedakârlığıyla teröristin eylemini aynı hükme bağlamaz. Saldırı karşısında verilen meşru mücadelenin hakkını teslim ederken terörün mağdur ettiği insanların yaşadıklarına da kayıtsız kalmaz. Şehit annesinin dinmeyen acısını duymak, toplumsal bütünleşmenin ilk şartıdır. Terör örgütlerinin gençleri hedef alan karanlık düzenini ortadan kaldırmak da millet olmanın ortak sorumluluğudur. Kalıcı birlik, yaşananları bütün açıklığıyla görerek her acıyı ve fedakârlığı kendi adıyla tanımakla kurulabilir.

Siyasetin açtığı alan ve hukukun sağladığı güvence, silahın kalıcı biçimde susması için vazgeçilmezdir. İnsanların birbirinin sesini yeniden işitebilmesi ise daha derin bir karşılaşmayı gerektirir. Böyle bir karşılaşmanın kapısını edebiyat aralar. Hüküm dağıtmaz, suçları bağışlamaz, geçmişi silmez. Yıllardır bu vatanın şehirlerini ve dağlarını terör saldırıları, tehditler, korku ve zorunlu göç kelimelerine hapseden dar çerçevenin dışına çıkarak hayatın başka yüzlerini gösterir. Yeniden açılan bir okulun zilini, ekilen tarlayı, gece vakti korkmadan yola çıkan şoförü, memleketine dönüp iş kuran genci anlatır.

Şehitlerimizin emaneti üzerinde yükselen güvenli Türkiye, bu topraklarda yaşayan insanların geçmişten taşıdığı ilim, emek ve beraberlik birikimiyle bölgesine yeni bir söz söyleyebilir. Terörün yıllarca bastırdığı toplumsal kudret yeniden açığa çıktığında çevresindeki toplumlar da kendileri için hazırlanan çatışma senaryolarını aşarak kendi yollarını çizebilir.

Yarım asırlık karanlık defter kapanırken sözü artık okullar, şehirler, işlenen topraklar ve geleceğe güvenle bakan çocuklar almalıdır. Türkiye’nin yeni hikâyesi, korkunun çekildiği ve hayatın yeniden başladığı yerde yazılacaktır.

Bu yazıya ilk yorum yapan sen ol

Haber7 Mobil Sayfa Banner'ı Kapat