Düşünen toplumdan gösteri toplumuna: "Düşünüyorum o halde varım"dan "Görünüyorum o halde varım"a
- GİRİŞ17.01.2026 09:12
- GÜNCELLEME17.01.2026 09:12
Tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de insanlar çok ciddi ve hızlı bir değişim ve dönüşüm yaşamaktadır. Düşünen, akleden, fikir üreten bir toplum yapısından, gösteri ve tüketim odaklı bir topluma doğru geçiş yaşanmaktadır.
Düşünmek, var olduğunu anlamak, varlığının farkına varmak demektir. Düşünmek kendini bilmektir; dünyada nelerin olup bittiğinin farkında olmaktır. Düşünmek, hayatın anlamını çözmek, yaşamı anlamlandırmak ve geleceğe uzanmaktır. Ancak dijital çağda bilgiye kolay erişim sağlanabilmesi, beraberinde doğru bilgi ile yanlış enformasyonun iç içe geçmesine neden olmuş ve bu durum bilginin toplumsal değerini kısmen aşındırmıştır. Düşüncenin, fikrin, okumanın ve bilginin değer kaybettiği yerde, başka şeyler—para, makam, madde—onun yerini almıştır. Bilginin, okumanın ve insanlığa hizmetin başlı başına erdem kabul edildiği toplum anlayışı yerini, bilginin yalnızca ekonomik kazanca dönüştüğünde değer gördüğü faydacı bir anlayışa bırakmıştır. Paranın, görünüşün, gösterişin ve reklamın, kısaca imajın önemi giderek daha fazla yer edinmektedir. Bu bağlamda, bir zamanlar toplumun manevi mimarları olan, ilim ve irfan sahibi hocalarımızın/öğretmenlerimizin toplumsal statülerinin düşmesi ve saygınlıklarının aşınması, bu değer kaymasının en acı göstergesidir.
GÖSTERİ TOPLUMU VE GERÇEKLİĞİN EROZYONU
Gösteri toplumu, gerçekliğin yerini imajların aldığı, yaşamın görüntüler üzerinden kurulduğu bir toplumsal düzendir. Görüntüler üzerinde kurgulanan bu yaşam şekli, hayatı yüzeyselleştirmekte, sıradanlaştırmakta, insan ilişkilerinin zayıflamasına ve menfaat ilişkilerinin artmasına neden olmaktadır. Gösteri ve tüketim, birbirini besleyen ve güçlendiren iki temel dinamiktir. Günümüzde medya, reklam ve tüketim kültürünün yaygınlaşması, gerçeklerin/hakikatin üzerini örterek düşünmeyen, haz odaklı bir insan tipi yetişmesine de zemin hazırlamaktadır.
Görünenin hakikatin yerini aldığı, düşünen toplumdan görünen topluma doğru bir dönüşüm yaşamaktayız. Hakikatin gerçek yüzü artık önemli değildir; bize sunulan, gösterilen yüz yeterli kabul edilmektedir. Gölge, özün yerini almıştır. İmaj gerçeğin ötesine geçmiş, gösterim hakikate gölge düşürmüştür. Samimiyetin, içtenliğin sıcaklığın yerini başkalarının bakışı için üretilen soğuk ve sahte bir görüntü almıştır.
GÖRSELLİĞİN HÂKİMİYETİ VE MAHREMİYETİN EROZYONU
Çarşı ve pazara ibret gözüyle baktığımızda, görselliğin ne boyutlara ulaştığını hemen fark edebiliriz. En mahrem konuların ulu orta sergilendiği, insanların kendilerini farklı göstermek için çeşitli maskelere büründüğü, bedenin bile metalaştırılıp sergilendiği bir dönemde yaşamaktayız. Kısaca, yaşamın neredeyse tüm alanlarının metalaştığı bir çağın tanıklarıyız.
Toplumumuzu gözlemlediğimizde gerçekten de gösterişin, en kutsal saydığımız değerleri bile tüketim nesnesine dönüştürdüğünü görüyoruz. Kültürümüzde riya olarak adlandırdığımız bu davranış; bir zamanlar bir elin verdiğini öbür elin bilmemesi ilkesiyle, karşıdakinin gururunu incitmemek için inşa edilen sadaka taşlarının yerini almış durumda. Artık halkın takdirini ve beğenisini kazanma amacıyla yardım ederken poz verilmekte, Kâbe'den fotoğraflar paylaşılmakta, cenaze törenlerinde bile resim çekme yarışına girilmekte, öne geçmek için itişip kakışılmaktadır.
Sosyal medya aracılığıyla pompalanan ünlü olma, beğenilme ve görünür olma saplantısı, özellikle gençleri değerler konusunda bir duyarsızlığa sürüklemekte ve onları olumsuz etkilemektedir. Beden, gösterime sunulan bir nesneye, sergilenmesi gereken bir metaya dönüşmüştür. Bu dönüşümde bedenin sınırsız teşhiri, gündelik yaşamın olağan bir parçası haline gelmiştir. Facebook, Instagram, TikTok, Snapchat gibi platformlarda kesintisiz süren beden paylaşımları, fitness ve kişisel bakım sektörünün eşi görülmemiş bir genişlemesi, tıbbi ve estetik müdahalelerin normalleşmesi; tüm bu olgular bir araya gelerek "mükemmel beden" mitini yeniden üretmekte ve toplumsal bir norm olarak pekiştirmektedir.
KENTSEL MEKÂN VE TÜKETİM KÜLTÜRÜ
Kentsel ticaret mekânlarına bakıldığında, dükkânların büyük çoğunluğunun ve vitrinlerin tamamının gösterim ve tüketim mantığına göre şekillendiği gözlemlenmektedir. Modern ticaret anlayışında vitrinler, salt satış noktası olmaktan çıkıp birer görsel teşhir ve cazibe aracına dönüşmüştür. Kuyumcular, giyim mağazaları, kişisel bakım ve kozmetik dükkânları bu dönüşümün en belirgin örneklerini oluşturmaktadır. Her vitrin bir sahne, her dükkân bir gösterim alanı haline gelmiştir. Reklamlarla desteklenen bilinçaltı yönlendirmeler, insanlarda ve özellikle gençlerde kişisel haz ve isteklere yönelik arzuları körüklemekte, bu arzulara ulaşmayı yaşamın temel amacı haline getirmektedir.
İnsanımız, yaşamının her anını sergileme ihtiyacı duymaktadır. Yediği her yemek, giydiği her kıyafet, gittiği her yer, başkalarının bakışına sunulması gereken birer gösteri unsuru haline dönüşmüştür. Bir yandan sahip olduğu şeylerin dayanılmaz derecede içeriksiz hafifliğini yaşarken, diğer yandan kendini gösteri toplumunun gönüllü tutsağı haline getirmektedir.
TOPLUMSAL VE AİLEVİ ÇATIŞMALAR
Yediğini, içtiğini, giydiğini, gezdiğini, kullandığı eşyaya kadar her şeyi sürekli paylaşan ve sergileyen kesim ile bunlara ulaşamayan kesim arasında giderek derinleşen bir uçurum oluşmaktadır. Bu karşılaştırma bir yandan toplumda düşmanlıklara ve huzursuzluklara zemin hazırlarken, diğer yandan aile içinde de çatışmalara ve olumsuz durumlara sebebiyet vermektedir. Gösterişçi tüketim kültürü, sadece bireysel değil, toplumsal ve ailevi ilişkileri de derinden etkilemektedir.
Sonuç olarak; gösteri ve tüketim toplumundan düşünen ve üreten topluma dönüş, kolay olmasa da imkânsız da değildir. Bu dönüşüm, öncelikle bireysel farkındalıkla başlamalı, ailevi değer aktarımıyla güçlenmeli ve toplumsal bir mutabakat haline gelmelidir. Eğitim sistemimizi yeniden yapılandırmalı, bilinçli sosyal medya kullanımı yaygınlaştırmalı ve aynı zamanda belirli sınırlamalar getirmeli, çocuklarımızın farkındalık seviyelerini yükseltirken eleştirel düşünmeleri de teşvik etmeli, tüketim yerine üretimi, gösteriş yerine özü, imaj yerine hakikati merkeze almalıyız. Maneviyatı ve manevi değerleri hayatımızın merkezine yerleştirmeli, "görünüyorum o halde varım" yanılsamasından "düşünüyorum, bir insanın hayatına dokunuyorum, o halde varım" hakikatine dönmeliyiz. Şüphesizi bu dönüşüm, sadece bireysel kurtuluş değil, toplumsal diriliş için de elzemdir. Aksi takdirde, özünü kaybetmiş, gölgelerle yaşayan, hakikatten uzak bir toplum olarak var olma mücadelemizi sürdürmek zorunda kalacağız.
Prof. Dr. Vehbi ÜNAL
Yorumlar3