Modern insanın tesellisi: Alışveriş
- GİRİŞ07.02.2026 09:05
- GÜNCELLEME07.02.2026 09:05
Kapitalist sistem, bizi üretim ile tüketim arasına öylesine sıkıştırdı ki, insani duygularımızı yitirerek eşyanın hizmetçisi konumuna düştük. Oysa tüketim sadece harcamaktan ibaret değildir; psikolojik, sosyolojik ve ekonomik pek çok boyutu olan derin bir olgudur.
İhtiyaçlarımız sınırlı; arzularımız sonsuz şekilde tasarlanmaktadır. Modern tüketim düzeni bize yetmeyi değil, yenilemeyi öğretiyor. Sürekli yeni ihtiyaçlar ve tüketimler kurguluyor.
Psikolojik Boyut ve Kimlik
Günümüz toplumlarında aslında bir şeyler alırken, o üründen ziyade ürünün vadettiği imajı satın alıyoruz. Daha iyi görünmek, eksik kalmamak ve daha özgüvenli hissetmek adına... Tabii bu arada sürekli yeni “sözde ihtiyaçlar” belirleniyor.
Tüketimin psikolojik boyutuna baktığımızda; bireyler bir şey satın aldıklarında anlık bir haz duygusu ve “satın alınan mutluluk” yanılgısı yaşamaktadırlar. Alışveriş sürecinde karşımıza çıkan “indirim”, “kırmızı etiketler”, “reklamlar”, “anlık bildirimler”, “yeni koleksiyon” veya “son 3 ürün” gibi tetikleyici uyarıcılarla karşılaşan beyin, bunu bir “ödül habercisi” olarak algılar. Bu durum dopamin salgılanmasına yol açarak bireyde güçlü bir istek ve heyecan oluşturur. Birey ürünü satın aldığında kısa süreli bir rahatlama ve mutluluk hissetse de, bu duygunun etkisi hızla azalır. Beyin, o hazzı tekrar yaşamak için yeniden alışveriş yapma isteği duymaya başlar. İşte bu döngü, sürekli tüketmekten haz alan ve tatmin olmayan bir müşteri profili ortaya çıkarmaktadır.
Modern insanın yaşadığı yalnızlık, stres ve başarısızlık gibi olumsuz duyguları alışveriş yaparak bastırmaya çalışması da tüketimin psikolojik boyutları arasında gösterilebilir. Birey, içsel boşluklarını nesnelerle/eşyalarla doldurma çabasına girerek geçici bir teselli aramaktadır.
Yine konsepti tamamlamak veya uyumu yakalamak adına, yeni alınan bir eşyanın evdeki diğer her şeyi gözümüze 'eski' göstermesiyle başlayan zincirleme bir alışveriş döngüsüne gireriz ki literatürde buna “Diderot Etkisi” denilmektedir. Moda o kadar hızlı değişir ki, elimizdeki ürünler kısa sürede bize 'demode' hissettirmeye başlar. 'Parçalar birbiriyle uyuşmuyor', 'renkler tutmuyor' düşüncesi zihnimizi ele geçirir ve bu durum, bizi sürekli yeni bir eşyanın peşinde koşmaya mecbur bırakır.
Sosyal Medya ve Teknoloji Etkisi
Bilgi teknolojilerinin yaygınlaşması, dijital dünyanın tüketim üzerindeki baskısını büyük oranda artırdı. Eskiden insan sadece komşusuyla veya tanıdıklarıyla yarışırken, şimdi tüm dünyayla kıyas ve yarışma halindedir; “Almazsam eksik kalırım” duygusu artık çok daha ağır basmaktadır.
Günümüzde özellikle sosyal medya çocuklar ve gençler üzerinde tüketim konusunda oldukça etkili olduğu bilinmektedir. Gençler, kimliklerini kullandığı eşya ile belirlemeye çalışmaktadırlar. Eşya üzerinden kimliklerini gösterime sunmaktadırlar. Tüketim artık araç olmaktan ziyade bireyin kimliğini belirlediği ve hayatını şekillendirdiği amaca dönüşmüştür.
Sosyal medya ve onun getirdiği “-mış gibi yaşamak” çılgınlığı da tüketimi körükleyen bir diğer önemli etkendir. Artık insanlar sosyal medyada paylaşmak için yemek yiyor, paylaşmak için tatile gidiyor. İhtiyaç duyduğu için değil, sırf vitrine sunmak (başkalarına göstermek) için harcama yapıyor. Kısacası; yaşamak için değil, tüketmek için tüketiyor.
Tüketim çılgınlığını körükleyen en kritik etkenlerden biri de reklamlardır. Reklamlar, aslında ihtiyacımız olmayan şeyleri sanki hayatî bir ihtiyaçmış gibi hissettirerek bizi sürekli harcamaya yönlendirmektedir. Hızlı moda döngüsü içinde içerik üreticileri (influencer’lar) ve ünlüler, belirli bir tarzı 'popüler' hale getirerek kitleleri manipüle eder. “Yeni ürün geliyor, kaçırırsam fırsat gider” korkusu yaratılarak tüketim kışkırtılır. Ancak unutulmamalıdır ki; trendler hızlı biter ama geriye kalan borç ve pişmanlık duygusu çok daha uzun sürer.
Ekonomik Tuzaklar
İndirim yalanları (Efsane Cuma, %50 ıskonto, bir alana bir bedava vb.), aslında ihtiyacımız olmayan şeyleri sırf “ucuza alıyormuşuz” hissiyle bize pazarlayan büyük bir yanılsamadır.
Benzer şekilde, “ayda sadece şu kadar taksitle” denilerek toplam maliyetin gözden kaçırılması ve cebimizde olmayan paranın kredi kartlarıyla harcatılması da sistemin en bilinen ekonomik tuzaklarıdır. Bu yöntemlerle, gelecekteki emeğimiz bugünden ipotek altına alınmaktadır.
Tüketim çılgınlığının günlük hayatımıza sızan diğer yüzleri de oldukça çarpıcıdır. Tek kullanımlık ürünler ve bazen ürünün kendisinden bile abartılı hale gelen “paketleme çılgınlığı” doğal kaynakları hızla tüketmektedir. Özellikle tamiri mümkün olmayan (kullan-at) tasarımlarla, “dayanıklı ürün” devri kapatılmış; yerine her koşulda satın almaya hazır “dayanaklı müşteri” profili hedeflenmektedir.
Mini paket furyası, yarım kullanılıp çöpe atılan malzemeler, sadece bir akşamlık kutlamalar için yapılan abartılı harcamalar, sürekli yenilenen ev dekorasyonları ve ücretsiz promosyonlar bu israfın diğer parçalarıdır. Teknoloji tarafında ise; sık sık telefon, kulaklık veya akıllı saat yenileme hastalığı, hatta yeni bir model için gece yarısı mağaza önlerinde nöbet tutma davranışı, durumun vahametini gözler önüne sermektedir.
Çevresel ve Manevi Bedeller
Diğer taraftan, tükettiğimiz her nesneyle hammadde olarak dünyamızdan bir şeyler eksiltiyoruz, aynı zamanda tabiatı durmaksızın kirletiyoruz. Bugün yaşadığımız küresel iklim değişikliğinin getirdiği olumsuzluklar, insanoğlunun kendi elleriyle yaptıklarının bir karşılığı değil mi? Oysa ilahi irade, bu durumu asırlar öncesinden şöyle haber vermiştir: “İnsanların kendi elleriyle yapıp ettikleri yüzünden karada ve denizde düzen bozuldu; böylece Allah -dönüş yapsınlar diye- işlediklerinin bir kısmını onlara tattırıyor.” (Rum Suresi, 41)
Mesele sadece para değil... İnsanın eşya peşinde koşan bir varlığa dönüştürülmesi ve eşyanın kölesi olmasıyla birlikte, aslında insani duygularımızı ve dünyamızı da harcayıp kirletiyoruz. Sürekli sözde ihtiyaçlarının peşinde koşan bir insan, başkalarına nasıl el uzatabilir, nasıl yardım edebilir ki?
Kültürümüzde gereksiz harcamanın adı israftır. Küçük gibi görünen harcamaların birikerek nasıl devasa kayıplara dönüştüğünü görmek için Türkiye Fırıncılar Federasyonu'nun verilerine bakmak yeterlidir. Sadece tek bir kalemden, en temel gıdamız olan ekmekten bir örnek verelim: Türkiye Fırıncılar Federasyonu verilerine göre, 2013 yılında ülkemizde çöpe atılan ekmeklerin maliyeti 1,3 milyar TL'dir (2014 yılı değeriyle).
Peki, biz bu parayı çöpe atmasaydık, devlet veya toplum bu kaynakla neler yapabilirdi?
* 63 adet tam teşekküllü, orta ölçekli hastane,
* 394 adet 16 derslikli okul inşa edilebilir,
* Ya da 128.000 kişiye bir yıl boyunca asgari ücret ödenebilirdi. Yani devasa bir sanayi bölgesindeki tüm işçilerin asgari ücretle maaşı, sadece “çöpe giden ekmekten” karşılanabilirdi. (https://www. firincilar federasyonu.org. tr/sayfa_detay-ekmek-israfi-39.html Erişim Tarihi: 01.02.2026)
Sahip olduğumuz şeyler zamanla etrafımızı kuşatıyor, yaşam alanımızda adeta bize yer bırakmıyor. Biriktirdiğimiz her eşya, aslında sırtımızda taşıdığımız ağır bir yüke dönüşüyor. Şunu unutmamak gerekir ki; gönlümüz aç olduğu sürece, sürekli daha yeni evler, daha lüks arabalar ve daha fazla eşya arzulayacağız. Maddeyi putlaştıran bu kapitalist anlayış, insanı eşyanın efendisi değil, ne yazık ki hizmetçisi ve kölesi haline getirmiştir.
Kısaca özetleyecek olursak; Niçin doymuyoruz? Birçok nedeni vardır ama günümüzde yaşanan psikolojik boşluk, sosyal medya, yazılı ve görsel basın ve reklamların vermiş olduğu “yetersizsin” mesajı, hem kesemizi, hem ruhumuzu hem de dünyamızı çoraklaştırıyor, eritiyor.
Peki, çözüm olarak neler söyleyebiliriz? Bizi sıkı sıkıya kuşatan bu tüketim çarkından nasıl kurtulabiliriz? Öncelikle istek ile ihtiyaç arasındaki ince çizgiyi fark etmeliyiz. Aklımıza geldiğinde değil biraz düşünerek gerçekten ihtiyaç olduğuna kanaat getirdikten sonra almalıyız. Aldığımız şeylere ulaşmayan dünyada milyonlarca, belki milyarlarca insanın olduğunu düşünmeliyiz. Tükettiğimiz her bir ürünün içerisinde binlerce insanın emeğinin olduğunu ve aynı zamanda dünyadan sürekli bir şeyler eksilttiğimizi ve dünyayı kirlettiğimizi unutmamalıyız. Ve bize verilen bu nimetlerin birer emanet olduğunu, onu boş yere israf etmenin de bir hesabının olduğunu da unutmamalıyız. Mutluluğu AVM’lerde, çarşıda, pazarda değil, sevdiklerimizle paylaştığımız samimi, sıcak sohbetlerde ve kanaatte aramalıyız. Unutmayalım ki; en zengin insan en çok şeye sahip olan değil, en az şeye ihtiyaç duyandır. “Kanatın en büyük hazine olduğunu” akıldan çıkarmamalıyız.
Prof. Dr. Vehbi ÜNAL
Yorumlar11
-
Mahmut
23 dakika önce
Şikayet Et
Peygamber efendimiz sav zaminda sahabelerine duyurmustur zaman gelecek insanlar esyanin kolesi olacak diye iste ogun bugundur
Beğen
Cevapla
-
Metin
50 dakika önce
Şikayet Et
En çok eşyanın kölesi olan millet Türk milletidir
Beğen
Cevapla
-
Murat
1 saat önce
Şikayet Et
Şeytan profesyonel bir kimlik kazandı
Beğen
Cevapla
-
HHH
1 saat önce
Şikayet Et
Kapitalist sistemin kölelik günü olan sevgililer günü geliyor ey insan aklını başına al.
Beğen
Cevapla
Toplam 2 beğeni
-
Gökhan Alagöz
1 saat önce
Şikayet Et
Çok doğru ve yerinde tespitler, yüreğinize sağlık hocam
Beğen
Cevapla
Toplam 4 beğeni
Daha fazla yorum görüntüle