Çarpık ilişkiler ve aldatmanın kıskacındaki aileler: Diziler I
- GİRİŞ28.03.2026 09:05
- GÜNCELLEME28.03.2026 09:05
TİAK (Televizyon İzleme Araştırmaları A.Ş.) verileri, alternatif medya platformlarının hızla yaygınlaşmasına rağmen televizyonun hâlâ hanelerde vazgeçilmez bir konumda olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Günlük ortalama 6 saat 8 dakikalık izlenme süresi, televizyonun artık yalnızca bir eğlence aracı olmadığını; aksine toplumsal değerleri, davranış kalıplarını ve algıları şekillendiren güçlü bir aktör hâline geldiğini göstermektedir. Daha çarpıcı olan ise, 2025 yılında toplam izlenme süresinin %40’ını dizilerin oluşturmasıdır.
Bugün televizyon dizileri, sözde muhafazakâr kimliğiyle öne çıkan kanallar da dâhil olmak üzere, büyük ölçüde benzer olumsuz içerikleri yeniden üretmektedir. Karakterlerin isimlerinden yaşam tarzlarına, giyim tercihlerinden davranış biçimlerine kadar geniş bir yelpazede sunulan bu içerikler özellikle genç nesillerin aile kurumuna bakışını olumsuz yönde etkilemekte ve sağlıklı aile modellerinin algılanmasını giderek zorlaştırmaktadır.
Toplumu derinden etkileyen bu yapımların işlediği temalar, çoğu zaman aile ve toplumsal değerlerimizle açık bir çelişki içindedir. Üstelik dünyada ve bölgemizde önemli dönüşümlerin yaşandığı bir dönemde, dizilerin yıllardır aynı olumsuz konular etrafında dönmeye devam etmesi tesadüf olmaktan çok bilinçli bir tercih izlenimi uyandırmaktadır. Bu durum, toplumun temel taşı olan aile kurumunun güçlenmesine değil, aksine zayıflamasına hizmet etmektedir.
Akademik Tartışmadan Doğan Bir İhtiyaç
Geçtiğimiz günlerde yüksek lisans dersinde aile ve medya konusunu tartışırken, Türk dizilerinin aile kurumunu nasıl hedef aldığı üzerine konuştuk. Bugün ailede yaşanan sorunların, yıllar önce izlenen dizilerin olumsuz etkilerinin bir yansıması olduğunu tartışırken, bu konuda daha önce gazetelerde yayımlanmış iki köşe yazısından bahsettim. Atılgan Bayar’ın 15 Eylül 2009'da Akşam Gazetesi'ndeki "Kiminle Yatacağını Şaşırmış Aile Kadınları" başlıklı yazısı ve 5 Kasım 2011'de Hürriyet Gazetesi'nde Yılmaz Özdil'in "N'i Ç'in?" adlı köşe yazısı, o dönem ülkemizde yayınlanan dizilerdeki rezaleti konu edinmesi bakımından önemli metinlerdir.
Ancak günümüz dizilerini ele alan güncel ve sistematik bir analiz ihtiyacı açıkça ortadadır. Kıymetli öğrencim Aybüke Sağcı’nın katkılarıyla, son yıllarda yayınlanan dizileri ve karakter yapılarını inceleyerek; aile değerlerini aşındıran, güven duygusunu zedeleyen ve ihanet algısını normalleştiren bu yapımları görünür kılma gereği hissettik.
Dizilerin Ana Teması: Güvensizlik ve İhanet
Aile, sevgi ve güven üzerine inşa edilir. Ancak günümüzde birçok Türk dizisi, bu iki temel değerin sistematik biçimde aşındırıldığı bir anlatı üzerine kuruludur. Sadakatin kırılması, ihanetin sıradanlaştırılması ve çarpık ilişkilerin normal bir yaşam biçimi gibi sunulması, bu dizilerin adeta temel omurgasını oluşturmaktadır.
Bu noktada şu soruyu sormak kaçınılmazdır: Sürekli aldatma ve ihanet senaryolarına maruz kalan bir nesil, kime ve nasıl güvenerek sağlıklı bir aile kuracaktır? Daha evlilik öncesinde zihinlere ekilen güvensizlik tohumları, gelecekte nasıl sağlam aile yapıları ortaya çıkarabilir?
Halk arasında söylenen “Bir kişiye kırk gün deli dersen deli olur” sözü, bu durumu çarpıcı biçimde özetlemektedir. Günde ortalama 6 saatten fazla televizyon izleyen ve bunun önemli bir kısmını dizilere ayıran bir toplumun, bu içeriklerden etkilenmemesi düşünülebilir mi?
Küresel İhracat Paradoksu
Türkiye, küresel dizi ihracatında ABD ve İngiltere’nin ardından üçüncü sırada yer almaktadır. Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın sağladığı teşvikler, bu ekonomik başarıyı desteklemektedir. Ancak burada kritik bir soru ortaya çıkmaktadır: İhraç edilen bu içerikler, toplumsal değerlerimizle ne kadar uyumludur?
Kendi toplumumuzda tartışmalı bulduğumuz içeriklerin devlet desteğiyle dünya pazarına sunulması, kültürel politikalarımızın yeniden değerlendirilmesini zorunlu kılmaktadır. Ekonomik kazanç ile değer aktarımı arasındaki denge nasıl kurulacaktır? Bu soru, yalnızca kültürel değil aynı zamanda stratejik bir meseledir.
Nitekim akademik çalışmalar, popüler Türk dizilerinin gerçekçi olmayan aile beklentileri oluşturduğunu, mahremiyet algısını dönüştürdüğünü ve geleneksel aile rollerini aşındırdığını ortaya koymaktadır. Çatışma ve dram merkezli anlatımlar, sağlıksız iletişim biçimlerini normalleştirmekte; özellikle gençlerin aile kurumu hakkındaki düşüncelerini olumsuz yönde etkilemektedir.
Geçmişte Latin Amerika ve ABD yapımı pembe diziler de benzer içerikleri sunmuştu. Ancak bugün gelinen noktada, bu etkinin çok daha yoğun ve yaygın olduğu görülmektedir. Artık aile kurumu ciddi bir alarm vermektedir: evliliklerin azalması, geç evliliklerin artması ve boşanmaların çoğalması bu sürecin somut yansımalarıdır.
Öte yandan gündüz kuşağı programları da benzer şekilde aile yapısını zedeleyen içerikleri sürekli gündemde tutmaktadır. Aldatma hikâyeleri, çarpık ilişkiler ve aile içi çatışmalar bu programların ana eksenini oluşturmaktadır. Sonuç olarak şu gerçek giderek daha görünür hâle gelmektedir: Ekranına sahip olamayan, ailesine de sahip olamaz.
Bir sonraki yazımızda; son yıllarda bilinçli ya da bilinçsiz şekilde aile kurumunu zedelediğini düşündüğümüz dizileri, somut örnekler ve içerikleriyle ele almaya devam edeceğiz.
Prof. Dr. Vehbi Ünal / Haber7
Yorumlar2