Çocukları Suçtan Korumak: Anadolu’dan Yükselen Çağrı

  • GİRİŞ09.05.2026 09:32
  • GÜNCELLEME09.05.2026 09:32

Türkiye’nin gündemini yalnızca merkezden değil, yerelden genele uzanan toplumsal işaretler üzerinden okumak gerekir. Çünkü politika yapıcılara gerçek anlamda ışık tutacak olan çalışmalar Anadolu’nun sahici tecrübesinden doğar. Geçtiğimiz günlerde Sivas Kemal İbni Hümam Eğitim Kültür ve Dayanışma Vakfı tarafından anlamlı ve önemli bir program gerçekleştirildi. Maraş’ta okulda yaşanan şiddetin öncesinde planlanması da önemliydi. Toplumun kanayan yaralarından birine dikkat çekmesi bakımından son derece kıymetliydi.

Adına 1990 yılında dönemin belediye başkanı Temel Karamollaoğlu tarafından vakıf kurulan Kemaleddin İbn-i Hümam (1388-1457), Sivas asıllı bir ailenin çocuğudur. Hanefi-Maturidi geleneğine mensup önde gelen fıkıh, kelâm ve usul âlimidir. Özellikle Fethu'l-Kadîr adlı eseriyle Fıkıh usulünde “müçtehid” olarak kabul edilen, çok yönlü bir ilim insanı olup, fıkıh, hadis ve mantık gibi dallarda uzmanlaşmıştır.

Vakıf, toplumun her kesimine yönelik çok yönlü faaliyetleri yapmaktadır. Bu faaliyetleri kapsamında toplumsal farkındalığı sağlamak için sempozyum, konferans ve panel organizasyonları gerçekleştirmesinin yanı sıra özellikle mahallelerde çocuk ve gençlere ulaşmaya çalışan; onları madde bağımlılığı, şiddet, akran zorbalığı vb. davranışlardan uzak tutmayı, spor yapmaya yönlendirmeyi, kitap okumayı teşvik etmeyi, millî ve manevi değerleri aktarmayı sağlayacak kurslar ve eğitim programları düzenlemekte. Hatta geçenlerde, bu kültür siteleri spor salonlarından yetişen Yusuf Selman Özdemir, Minikler Türkiye Şampiyonası’nda Türkiye birincisi oldu. Kendisini tebrik ederim.

Panel ve Çalıştay olarak gerçekleştirilen organizasyonun Panel bölümünde konunun uzmanı olarak TC. Cumhurbaşkanlığı Sosyal ve Gençlik Politikaları Kurulu üyeleri ve akademisyenler katıldı. Konuşmacılar Aile Dinamikleri Bağlamında Çocuk Suçluluğu başlığı altında yaptıkları değerlendirmelerinde, günümüzde ailenin modernite kaynaklı bir dizi tehlikeli etkilere maruz kaldığının ve temel fonksiyonlarının zayıfladığını bu sebeple çocukların aidiyet ve bağlılık duygularının aile dışı alanlara kaydığını,  suç ortamlarına sürüklendiklerine vurguladılar.

Organizasyonun Çalıştay bölümü Çocuk Suçluluğunda Toplumsal Yapı, Kurumsal Müdahale ve Sivil Toplumun Rolü başlığıyla oluşturulan 8 masada değerlendirildi. Masalarda çocuk suçluluğu toplumsal eşitsizlikler, yoksulluk, eğitim sistemi ve okul iklimi, adalet sistemi, sosyal hizmetler, akran grupları ve sokak kültürü, medya dinamikleri ve dijitalleşme,  sivil toplum ve kurumlar arası işbirliği temaları bağlamında farklı disiplinlerden katılımcılarca değerlendirildi.

Moderatörlüğünü yaptığım 4. Masanın konu başlığı Sosyal Hizmetler ve Koruyucu ve Önleyici Müdahaleler oluşturuyordu. Masamızda Sosyal Hizmetlerden bir müdür yardımcısı, barodan bir avukat, MEB’den bir PDR öğretmeni, mahalleden bir muhtar, öğrenciler ve esnaflar vardı. Dahası, çocukluğunda hapis yatmış biri, diğeri babasını küçük yaşta kaybetmiş, tek ebeveynle büyümüş, hayatın ağır yüklerini erken yaşta omuzlamak zorunda kalmış insanlar da bu masanın bir parçasıydı. İşte tam da bu yüzden yapılan çalışma, masa başında üretilmiş, hayattan kopuk, havanda su döven bir çaba değil; meselenin tam kalbine dokunan, hedefi doğrudan yakalamaya çalışan sahici ve kıymetli bir çalışmaydı.

Elbette bu tür çalışmalarla bir günde her şeyi değiştirmek mümkün değil. Ancak geleceğin daha kötü olmaması adına, “çorbada bizim de tuzumuz olsun” diyerek çocukların ve gençlerin gidişatından rahatsızlık duyan, bunu kendine dert edinen insanların, sosyal sorumluluk bilinciyle ortaya koyduğu bu çabaların son derece önemli ve değerli olduğunu düşünüyorum. Çünkü bu çalışmalar yalnızca bir farkındalık oluşturmakla kalmıyor; aynı zamanda politika yapıcılara ışık tutan, yol gösteren ve çözüm arayışına sahadan ses taşıyan ciddi katkılar sunuyor.

Çalıştay sonunda vakıf yetkilileri, genel raporun kamuoyuyla birkaç gün içerisinde paylaşılacağını ifade ettiler. Ben ise 4. masada yapılan değerlendirmelerden hafızamda kalan ve dikkat çekici bulduğum ana temaları kısaca paylaşmak istiyorum; Tespitler ve Öneriler:

1-Ailelerin parçalanması, boşanmaların artması ve aile içi şiddet vakalarının çoğalması, çocukların suça sürüklenmesinde önemli risk faktörleri arasında görülmektedir. Bu nedenle evlilik öncesinde çift adaylarına; evlilik, aile, çocuk, iletişim ve değer aktarımı gibi konuları kapsayan sertifikalı bir eğitimin zorunlu olarak verilmesi gerektiği ifade edilmiştir.

2-Ekonomik zorlukların, birçok kadının çalışmasını zorunlu hâle getirdiği; bunun da çocukların evde yeterli ilgi ve denetimden uzak, başıboş yetişmesine yol açabildiği dile getirilmiştir. Bu nedenle ailelerin, özellikle de annelerin, evden ve aile ortamından koparılmadan aile içerisinde desteklenmesi gerektiği vurgulanmıştır. Bunun aynı zamanda, ülkenin varlık meselesi hâline gelen düşük doğum oranlarının artmasına da katkı sağlayabileceği ifade edilmiştir.

3-Günümüzde sosyal medyanın sürekli tüketime yönelten yapısının, kıyaslama duygusunu besleyerek bireyin kendi ailesini ve imkânlarını yetersiz görmesine yol açtığı; bunun da çocukların sıkıntı ve yokluk yaşamadan, hazcı ve hazırcı bir anlayışla yetişmelerini, dolayısıyla kısa yoldan bir şeylere sahip olma arzusunu artırdığı ifade edilmiştir. Bunun yanında, Türkiye’de şiddet, istismar ve acil barınma ihtiyaçları için hizmet veren ALO 183 Sosyal Destek Hattı’nın zaman zaman gereksiz ve amacı dışında kullanıldığı, bu tür lüzumsuz kullanımlar konusunda da caydırıcı yaptırımların olması gerektiği dile getirilmiştir.

4-Çocuklara sorumluluk verilmeden ve bu sorumluluğun anlamı öğretilmeden sunulan sınırsız özgürlüğün, sağlıklı bir kişilik gelişimi yerine savruk ve benmerkezci bir tutumu besleyebildiği ifade edilmiştir. Özellikle “sen özelsin”, “sen farklısın” gibi yalnızca bireysel özgüveni yükseltmeye odaklanan yaklaşımların, çocukları zamanla şımartabildiği, bencilleştirebildiği ve sadece kendisini düşünen bireylere dönüştürebildiği vurgulanmıştır. Oysa çocuğa, “Kıymetlisin; ama bizimle birlikte değerlisin” duygusunun da verilmesi, yani ben duygusunun yanında biz bilincinin de kazandırılması gerektiği dile getirilmiştir. Ayrıca aile içinde ilginin yalnızca bir çocuğa yönelmesinin, diğer çocukta görünmezlik duygusu oluşturabildiği; bunun da dikkat çekmek, “ben de varım” diyebilmek adına şiddet dâhil çeşitli olumsuz davranışlara yol açabildiği belirtilmiştir. Bunun yanında, çocuğa gösterilen aşırı ilginin de farklı biçimlerde sağlıksız sonuçlar doğurabileceği ifade edilmiştir.

5-Millî Eğitim Bakanlığı’na bağlı okullarda PDR öğretmenlerinin sayıca yetersiz olduğu, bu nedenle öğretmen görevlendirmelerinde okulların risk düzeyinin dikkate alınmasının bir zaruret hâline geldiği ifade edilmiştir. Rehberlik hizmetlerinin yalnızca okul rehber öğretmenlerinin omuzlarına bırakılmaması, diğer öğretmenlerin de bu konuda sorumluluk üstlenerek ellerini taşın altına koyması gerektiği vurgulanmıştır. Bu çerçevede, okullarda yaşanan şiddet vakalarına karşı yalnızca güvenlik görevlisi bulundurmanın yeterli olmayacağı; bunun yanında psikolog, sosyal hizmet uzmanı ve benzeri alanlarda yetkin personelin de görevlendirilmesinin daha sağlıklı ve etkili bir yaklaşım olacağı yönünde görüş birliğine varılmıştır.

6-On iki yıllık kesintisiz eğitim sisteminin, özellikle başarı ve yarış odaklı yapısı sebebiyle öğrencileri birbirinin arkadaşı olmaktan çok rakibi hâline getirdiği ifade edilmiştir. Bu sistem içinde akademik başarı elde edemeyen öğrencilerin uzun yıllar aynı sınıfta tutulmasının anlamlı olmadığı, kendisini görünür kılmak ve varlığını hissettirmek isteyen başarısız bazı çocukların bu nedenle şiddete yönelebildiği dile getirilmiştir. Bu sebeple, eğitim sisteminde 28 Şubat öncesindeki modele benzer şekilde, çocukların erken yaşlardan itibaren yeteneklerine göre yönlendirilmesi ve mesleki eğitimin daha güçlü biçimde devreye alınması gerektiği vurgulanmıştır.

7-Suça sürüklenen çocuk” kavramının yerinde bir ifade olmadığı, bu söylemin çocuğun fiile ilişkin sorumluluğunu arka plana ittiği yönünde değerlendirmeler yapılmıştır. Bu nedenle, çocukla birlikte ebeveynin de sorumluluğunun daha açık biçimde ele alınması gerektiği vurgulanmıştır. (Bu konuda Meclis’te bir çalışma yürütüldüğüne dair bilgilerin de paylaşıldığı ifade edilmiştir). Öte yandan, cezaevine girip çıkan çocukların çoğu zaman daha da kötüleştiği ve diğer çocuklar üzerinde olumsuz örnek oluşturabildiği belirtilmiştir. Bu sebeple, klasik cezalandırma anlayışının ötesine geçen, daha etkili ve onarıcı ıslah mekanizmalarının devreye alınması gerektiği dile getirilmiştir. Ayrıca sosyal medyada yaygınlaşan “cezasızlık” algısının da mutlaka düzeltilmesi gerektiği vurgulanmıştır.

8-15 Temmuz sonrasında toplumda sivil toplum kuruluşlarına karşı oluşan mesafenin, ailelerin çocuklarını bu tür yapılardan uzak tutmasına yol açtığı; bunun da gençlerin sağlıklı sosyal çevrelerden mahrum kalmasına ve zamanla yanlış alanlara yönelmesine zemin hazırladığı ifade edilmiştir. Bu nedenle, çocuklara ve gençlere yönelik sosyal, kültürel ve eğitsel çalışmaların mahalle ölçeğinde yeniden güçlendirilmesi; bu alanlara belediyeler ya da ilgili kamu kurumları eliyle daha etkin biçimde ulaşılması gerektiği vurgulanmıştır.

9-Aile kurumunu doğrudan etkileyen bazı hukuki ve sosyal tartışmaların da çocukların geleceği bakımından önem taşıdığı dile getirilmiştir. Bu çerçevede, “kadının beyanı esastır” yaklaşımının uygulamadaki yansımaları, zinanın hukuki yaptırım alanı dışına çıkarılmış olması ve nafaka meselesi gibi başlıkların hem mevcut aile yapısının zayıflamasına hem de yeni bir yuva kurmayı düşünen gençlerin tereddüt yaşamasına yol açtığı yönünde değerlendirmeler paylaşılmıştır

10-Risk altındaki ailelere ve çocuklara ulaşabilmek, onları destekleyebilmek ve doğru yönlendirmelerde bulunabilmek adına din görevlileri ile muhtarların da bu sürecin bir parçası olması gerektiği görülmüştür.

11-Hızlı kentleşme, dikey mimariye dayalı yapılaşma ve modern hayatın hızlanan temposunun, mahalle kültürünü ve toplumsal denetim ağlarını önemli ölçüde zayıflattığı ifade edilmiştir. Bu durumun, çocukların ve gençlerin sağlıklı çevrelerden uzaklaşarak yanlış kişi ve ortamlara yönelmesini kolaylaştırdığına dikkat çekilmiştir. Bu bağlamda, gönüllülük esasıyla hareket eden, çocuklara örnek olabilecek nitelikteki kişilerin özellikle risk altındaki çocuklara mentörlük ve rehberlik yapmasının büyük önem taşıdığı vurgulanmıştır.

12-Gençlere daha sağlıklı sosyal ortamlar sunulması, spor yapabilecekleri ve enerjilerini olumlu biçimde kullanabilecekleri alanların artırılması önemli bir ihtiyaçtan öte, bir zorunluluğa dönüşmüştür.

Sonuç olarak, bu tür çalışmalar yalnızca bir sorunu konuşmakla sınırlı kalmamakta; aynı zamanda sahadan gelen tecrübeyi görünür kılarak çözüm arayışına gerçek bir zemin hazırlamaktadır. Çocukların ve gençlerin geleceği söz konusu olduğunda, ortak aklı, toplumsal sorumluluğu ve yerelden yükselen sesi önemsemek bir tercih değil, zorunluluktur. Anadolu’nun sahici hayat tecrübesinden beslenen bu çabalar, hem toplumsal farkındalık oluşturmakta hem de politika yapıcılara yol gösterecek kıymetli bir istikamet sunmaktadır.

Yorumlar2

  • İkram Yılmaz 10 dakika önce Şikayet Et
    Anadolu'nun sesine kulak vermek gerekir. Onların irfanı başkadır. Kalemine sağlık.
    Cevapla
  • Svg 34 dakika önce Şikayet Et
    Telefon ve internet yasağı.
    Cevapla
Haber7 Mobil Sayfa Banner'ı Kapat