Yardımlaşmanın / iyiliğin gölgesi: İstismar
- GİRİŞ25.07.2026 09:13
- GÜNCELLEME25.07.2026 09:13
Yardımlaşma ve dayanışma, toplumsal bağların temelini oluşturan insani değerlerdendir. İnsanın var oluşundan bu yana süregelen bu anlayış, bireysel çıkarları geri plana atarak toplumsal sorumluluk bilincini geliştirir. Zor zamanlarda gösterilen destek ve yardım, insan olmanın gerektirdiği temel bir değerdir. Bu bakımdan yardımlaşma, toplumu bir arada tutan çimento işlevi görür.
Türk toplumunda çoğu zaman hafife aldığımız, "şöyle böyle" diye küçümsediğimiz o çocuklar, o gençler; Maraş-Hatay-depreminde sabahlara kadar, kendilerinden geçercesine çalıştılar. Enkaz altındaki bir hayata dokunabilmek, bir umuda ortak olabilmek için didindiler. Bu durumu yalnızca bu depremde değil, yaşadığımız her afette benzer şekilde görüyoruz. İşte bu, toplumumuzun en güzel, en umut veren yüzüdür.
Ülkemizin bir deprem kuşağı üzerinde bulunması, afetlere hazırlıklı olmayı yalnızca sivil toplum kuruluşlarına bırakılamayacak, devlet eliyle de yürütülmesi gereken bir zorunluluk haline getirmiştir. Bu bilinçle devlet, AFAD gibi kurumları hayata geçirmiştir. Bununla birlikte STK'ların önemi de asla göz ardı edilemez; çünkü onlar, halka daha hızlı ve daha geniş çapta ulaşabilme becerisiyle afet yönetiminde vazgeçilmez bir rol üstlenmektedirler. Ne var ki ülkemizde hemen her konuda olduğu gibi, bu alanda da bir ayrışmanın gölgesi düşmektedir. Bu tür afetler söz konusu olduğunda, kimi kurum ve kuruluşlar göklere çıkarılırken, kimileri ise adeta yerin dibine sokulmaktadır. Oysa afet gibi bir milli mesele, bu tür ayrıştırıcı bakış açılarının çok üzerinde ele alınmalıdır.
Burada dikkat çekilmesi gereken bir diğer önemli husus şudur: Ülkemizde bu tür tartışmalar gündeme geldiğinde, asıl sorumlu olan hırsızlar ve istismarcılar yerine çoğu zaman kurumların kendisi hedef alınmaktadır. Bu durum, söz konusu kurumlara ciddi zararlar vermekte; daha da önemlisi, toplumun bu kurumlara duyduğu güveni derinden sarsmaktadır.
Ne var ki bu acı tablonun yalnızca buraya kadar uzanmadığını da vurgulamak gerekir. Faturanın belki de en yürek sızlatan boyutu şudur: O köklü ve değerli kavramlar istismar edilerek özünden koparılmakta, içi boşaltılmakta; bu durum ise insanlarımızın söz konusu değerlere karşı mesafeli, hatta şüpheci bir tutum geliştirmesine zemin hazırlamaktadır.
Türk toplumunun en hassas noktalarından biri inançlarıdır. Ne var ki inanç, zaman zaman en samimi duyguların sömürüldüğü bir alana dönüşmektedir. Bu durum hem samimi inanan insanları derinden incitmekte hem de dinin kendisini geri dönüşü olmayan bir şekilde zedelemektedir. Diğer önemli istismar alanlarından biri de Atatürk'ün ismidir. Bu da kimi zaman bir ticari markaya, kimi zaman bir siyasi kalkana, kimi zaman da kitleleri manipüle etmenin en kolay yoluna dönüştürülmektedir.
İstismarın hangi ad altında gerçekleştiği önemli değildir; asıl yıkıcı etkisi, maddi kayıptan ziyade toplumsal güvenin zedelenmesi ve zamanla yok olmasıdır. Güven kaybı, toplumsal yapının en zor onarılan hasarlarından biridir. Bu durum aynı zamanda toplumsal kutuplaşmayı da derinleştirmektedir.
Artık insanlar, ihtiyacı olan birine yaklaşırken bile "Dolandırılıyor muyum?" diye düşünmek zorunda kalıyor. Bireysel istismarın yanında, bazı dernek ve vakıfların yardım paralarını kendi çıkarlarına kullanması da bu güvensizliği körüklüyor ve en sonunda zarar gören, gerçek ihtiyaç sahipleri oluyor.
İnsanların bu denli temiz duygularının, saf inançlarının, güzel niyetlerinin istismar edilmesi, bana şu hikâyeyi hatırlatmaktadır:
Bir atlı düşünün. Uçsuz bucaksız bir çölde, güneşin toprağı ateşe çevirdiği bir vakitte yol alıyor. Ne bir kervan var ortalıkta, ne bir vaha. Sadece kum, sıcak ve sonsuz bir sessizlik.
Derken bir ses işitiyor. Zayıf, ama ısrarlı bir ses:
"Bir yudum su... Verecek yok mu?"
Atlı yaklaşıyor. Yerde, çölün ortasında yatan, dudakları çatlamış, bitkin bir adam görüyor. Adam, son gücüyle yalvarıyor: "Öleceğim, bir yudum su verir misin?"
Atlının yüreği burkuluyor. Çünkü çölde iki şey vardır insanı insan yapan: biri su, diğeri merhamet. Atından iniyor, matarasını çözüyor, yerdeki adama eğiliyor. Ve işte tam o an, beklenmeyen oluyor. Az önce susuzluktan öleceğini bahseden adam, ansızın hançerini çekiyor ve su istediği atlının kalbine saplıyor.
Hain, bıçakladığı adamında atını alarak gitmeye çalışırken yaralı adam, Bir dakikanı alabilir miyim? Sadece bir şey söyleyeceğim der. Ölmekte olan adam bu durumu “"sakın kimseye anlatma” der. Katil meraklanarak niçin olduğunu sorar. O son nefesle söylenen söz, aslında sadece katiline değil, bundan sonra bu dünyada iyilik yapacak herkese söylenmiş bir vasiyettir:
"Bana bu hainliği yaptın. Merhametimi kullandın. Güvenimi sömürdün. Şimdi senin elinle ölüyorum. Ama bir şey isteyeceğim senden: Bunu asla kimseye anlatma. Çünkü anlatırsan, bundan sonra kimse iyilik yapmaz, garibe el uzatmaz. Ben iyi niyetimin kurbanı oldum. Benim ölümüm bir kayıp olsun ama insanların iyilik, merhamet, yardım duyguları ölmesin.
Bugün etrafımıza baktığımızda, bu çöl hikâyesinin gölgesini her yerde görüyoruz sanki. İyilik yapan, çoğu zaman bunun bedelini ödüyor. Güvenen, güveninin arkasından vurulmakla karşılaşıyor. Elini uzatan, o elin ısırıldığını görüyor. Ve doğal olarak insan, bir süre sonra elini çekmeyi öğreniyor. Kapısını kapatmayı, güvenmemeyi, "bana ne" demeyi öğreniyor. Her ihanet hikâyesi, bir sonraki nesli biraz daha soğuk, biraz daha temkinli, biraz daha "önce ben" diyen bir topluma dönüştürüyor maalesef.
Çözüm, yardımı kesmek değil; resmi kurumlar ve rüştünü ispat etmiş STK'lar aracılığıyla yardımı düzenli bir şekilde yapmaktır. Bana göre ülkemizin en önemli sorun alanlarından biri denetimdir. Kuruluşların düzenli, sürekli ve adil bir şekilde denetlenmesi, bu denetim raporlarının kamuoyuyla paylaşılması, söz konusu kuruluşlara olan güveni büyük ölçüde artıracaktır. Aynı şekilde, bu kuruluşların aldıkları ve verdikleri yardımları şeffaf bir biçimde kamuoyuna açıklamaları da yasal bir zorunluluk haline getirilmelidir.
Sonuç olarak, yardımlaşma toplumsal bütünlüğün temel taşıdır; ancak bu değerin istismar edilmesi, toplumsal güveni ciddi biçimde zedelemektedir. Bu sorunun çözümü, yardımı kısıtlamak değil, denetim mekanizmalarını güçlendirmek ve şeffaflığı sağlamaktan geçmektedir. Toplumsal güvenin yeniden tesis edilmesi, ancak kurumsal hesap verebilirlik ve adil denetim ile mümkün olacaktır.
Prof. Dr. Vehbi ÜNAL
Bu yazıya ilk yorum yapan sen ol