Düzensiz Dünya’da Türkiye’nin devlet aklı
- GİRİŞ05.01.2026 09:10
- GÜNCELLEME06.01.2026 09:11
İlginç günlerde yaşıyoruz. Düşünün ki Venezuela’nın seçilmiş devlet başkanı Nicolas Maduro evinden uyurken, eşi ile birlikte gözleri bağlı, elleri kelepçeli bir şekilde bir başka ülke olan ABD tarafından ‘kaçırılıyor’, ülkesi dışına çıkarılıyor, yargılanmak üzere Nevyork’ta hapsediliyor…
Ne BM Güvenlik Konseyi aynı anda toplanıyor, ne Latin Amerika ülkeleri bu duruma karşı seferberliğe girişiyor, ne dünya petrol ve ekonomi borsaları sert düşüş, çöküş yaşıyor, ne de ABD, Çin, Rusya ilişkileri en gergin halini alıyor… Hatta birkaç gün sonra dünya basınında tüm bu olup biten küçük haberlere bile dönüşecek…
Peki böyle mi olmalıydı? Niye bu hale geldi dünya?
Uluslararası sistem, 1648 Vestfalya düzeninden bu yana devletlerin birbirlerine karşı egemenlik, iç işlerine karışmama ve kuvvet kullanma yasağı ilkeleri üzerine inşa edilmiştir.
II. Dünya Savaşı sonrasında Birleşmiş Milletler Şartı bu mimariyi kurumsallaştırmış, devletlerin birbirlerinin siyasal liderliklerini zor yoluyla hedef almalarını hukuken yasaklamıştır.
Buna rağmen, görevdeki bir devlet başkanının askerî bir operasyonla ele geçirilip başka bir devletin yargı alanına taşınabildiği bir dünya tasavvurunun fiilen gerçekleşmesi, bu mimarinin çöktüğünü ve uluslararası hukukun “hegemonik tolerans” sınırları içine hapsedildiğini gösteren tarihsel bir kırılmaya karşılık gelir.
Böyle bir kırılma, egemenliğin artık mutlak ve koşulsuz bir statü olmaktan çıkıp güç hiyerarşisi içinde şartlı olarak tanınan bir ayrıcalığa dönüştüğünü ima eder.
Bu dönüşümün hukuki sonuçları, devletler hukukunun en temel direklerini hedef alır.
Görevdeki devlet başkanlarının kişisel dokunulmazlığı (immunity ratione personae), bireysel bir imtiyaz değil, temsil edilen devlet egemenliğinin koruyucu kalkanıdır.
Uluslararası Adalet Divanı içtihadı ve yerleşik teamül, bu dokunulmazlığın üçüncü devletlerin ceza yargı yetkisine karşı mutlak nitelikte olduğunu kabul eder.
Evrensel yargı yetkisi ilkesi, jus cogens kapsamındaki ağır suçlar bakımından sınırlı bir kovuşturma alanı tanır; ancak bu alan, görevdeki devlet başkanlarının kişisel dokunulmazlığını ortadan kaldırmaz ve kurumsal çok taraflı mekanizmalar (özellikle Uluslararası Ceza Mahkemesi) üzerinden işletilmek üzere tasarlanmıştır.
Buna rağmen tek taraflı askerî yakalama ve yargılama girişimlerinin normalleşmesi, evrensel adalet üretmek yerine hegemonik ceza rejimi doğurur: Hukuk, evrensel ve öngörülebilir bir normatif çerçeve olmaktan çıkar; hegemonun siyasal tercihlerini meşrulaştıran bir araçsallığa indirgenir. Bu durum, dokunulmazlık rejiminin fiilen askıya alındığı, “şartlı dokunulmazlık” gibi son derece tehlikeli bir fiilî normun doğmasına yol açar.
Kuramsal düzeyde bu dönüşüm, realizmin “gücün hukuku belirlediği” tezini doğrular. Yapısal realizm, normların ancak güçle desteklendiği ölçüde bağlayıcı olabileceğini savunur; liberal kurumsalcılığın kurumlar yoluyla sınırlama ve öngörülebilirlik üretme iddiası, hegemonik tek taraflılık karşısında aşınır; inşacı yaklaşımın normların davranış üretici gücüne yaptığı vurgu ise ikincil hâle gelir. Ortaya çıkan tablo, hukukî çoğulculuktan hiyerarşik ve cezalandırıcı bir güç mimarisine geçişi işaret eder.
Latin Amerika bağlamında bu gelişme, Monroe Doktrini’nden bugüne uzanan bir sürekliliğin ileri bir aşaması olarak okunabilir. 19. ve 20. yüzyıllarda rejim mühendisliği, askerî müdahaleler ve darbeler yoluyla şekillenen nüfuz siyaseti, burada “lider merkezli cezalandırma” aşamasına evrilmiştir. Bu evre, yalnızca hedef ülkede değil, bölgesel ve küresel düzeyde de caydırıcılık hesaplarını bozar.
Mesaj, yalnızca bir rejime değil, tüm orta ve küçük devletlere yöneliktir: Egemenlik, koşulsuz bir hak değil; hegemonik uyum karşılığında tanınan bir statüdür.
Bu çerçevede görünür gerekçeler (demokrasi, insan hakları, uyuşturucu ile mücadele gibi) ile derin stratejik amaçlar arasında ayrım yapmak gerekir.
Görünür söylem normatif bir meşruiyet dili üretirken; derin amaçlar enerji güvenliği, kritik lojistik hatların denetimi, rakip büyük güçlerin nüfuzunun sınırlandırılması ve küresel hiyerarşinin yeniden tahkimi gibi jeostratejik hedeflere işaret eder.
Bu ayrım, uluslararası siyasette normatif dil ile güç politikası arasındaki kalıcı gerilimi açık biçimde ortaya koyar.
Birleşmiş Milletler sistemi açısından bakıldığında, Güvenlik Konseyi yetkilendirmesi olmaksızın gerçekleştirilen tek taraflı güç kullanımı, BM Şartı’nın 2(4) maddesini ihlalidir.
Ancak fiilî kapasite, hukuki yasakların uygulanabilirliğini aşındırır ve kurumsal çok taraflılığın yerini fiilî tek taraflılık aldığı yeni bir normalliğe taşır. Bu normallik, öngörülebilirliği azaltır; bölgesel krizlerin zincirleme ve sistemik etkilere dönüşmesini kolaylaştırır.
Türkiye’nin bu mimarideki konumu, orta güç rasyonalitesinin önemini artırır. Türkiye, finans, ticaret, savunma ve teknoloji alanlarında Batı merkezli sistemle yüksek derecede entegredir.
Bu yapı, sert ve doğrudan cepheleşmelerin maliyetini yükseltir. Dolayısıyla Türkiye için rasyonel seçenek, çok taraflılık, hukuka referans, bölgesel dengeleme ve uzun vadede stratejik otonomi inşasıdır.
Bu, ilkesizlik değil; risk yönetimi ve kapasite inşasıdır. Orta güç aklı, slogan düzeyinde meydan okumalar yerine, öngörülebilirliği artıran, maliyetleri yöneten ve bağımlılıkları kademeli azaltan politikalar üretir.
Bu bağlamda CHP’nin “daha sert tepki” eksenli söylemi, devlet yöneten bir dış politika tasarımından ziyade iç politikaya dönük bir pozisyon üretme eğilimi olarak görülmelidir.
Güç dengeleri, maliyet–fayda analizleri ve Türkiye’nin yapısal bağımlılıkları dikkate alınmadan yapılan sertlik çağrıları, uygulanabilir bir yol haritası sunmaz.
Keza CHP Genel Başkanı’nın bu kaba ve gereksiz. Gerçek dışı söyleminde, çok taraflı diplomasi planı, BM mekanizmalarının nasıl işletileceğine dair öneriler, olası yaptırımlara karşı ekonomik tamponlar, bölgesel dengeleme girişimleri ve stratejik otonomiye giden somut adımlar gibi araçlar ortaya konulmamaktadır.
Bu nedenle söz konusu söylem, stratejik derinlikten yoksun, retorik ağırlıklı ve siyasal yeterlilik açısından sorunlu bir görünüm arz etmektedir.
Geleceğe ilişkin projeksiyon üç ana senaryo etrafında toplanabilir. Uyumlanma senaryosunda, orta ve küçük devletler hegemonik normalliğe uyumlanarak kısa vadeli istikrar elde eder; ancak uzun vadede egemenlik ve karar alma özerkliği aşınır.
Dengeleme senaryosunda, bölgesel bloklaşmalar ve çok taraflı iş birlikleriyle tek taraflılık dengelenmeye çalışılır; bu yol, daha yüksek diplomatik kapasite ve kurumsal koordinasyon gerektirir.
Sınırlı otonomi senaryosunda ise ekonomik–teknolojik bağımlılıkların kademeli azaltılmasıyla daha geniş manevra alanı oluştuulur; bu strateji uzun soluklu yatırımlar, iç reformlar ve sanayi–teknoloji politikalarının tutarlılığını gerektirir.
Türkiye açısından sürdürülebilir olan, ikinci ve üçüncü senaryoların birlikte yürütülmesidir: Çok taraflılığı güçlendirirken, eşzamanlı olarak stratejik otonomi kapasitesi inşa etmek.
Sonuç olarak, görevdeki bir devlet başkanının zor yoluyla ele geçirilmesini mümkün kılan bir dünya, hukukun evrensel ve öngörülebilir çerçevesinden uzaklaşıp hiyerarşik ve cezalandırıcı bir güç mimarisine yönelen bir dünyadır.
Türkiye’nin temkinli ve çok taraflı çizgisi bu ortamda rasyonel bir devlet refleksidir.
Buna karşılık, maliyetleri ve güç dengelerini hesaba katmayan “sertlik” merkezli söylemler, uygulanabilir strateji üretmediği ölçüde siyasal yetersizlik olarak kalmaya mahkûmdur.
Yorumlar10
-
BURHANEDDİNRABBANİ
1 gün önce
Şikayet Et
Kim demiş Avrupa insanı medeni?
Ne edep var ne haya çırılçıplak bedeni!
Eğer medeniyet açıp saçmaksa bedeni;
Desenize hayvanlar bizden daha medeni!
Kul olmak çağdışıyken, soyunmak çağdaşlık,
Din kardeşliğini bıraktık biz, ecnebiyle kaynaştık..
Sünnet sakal yobazlık, top sakalsa medeni..
Unuttun sen ey vefasız ehli sünnet dedeni..
Beğen
Cevapla
Toplam 2 beğeni
-
fert
1 gün önce
Şikayet Et
ben olaya bu gözle bakmıyorum eskiden A merika iç denge güçleri ile işlerini halledebiliyordu bunu bu sefer başaramadı.İstediğini alabılmek amacıyla dış operasyon yapmak zorunda kaldi.Şimdi kim başa gelse halk Amerikancı olarak görecek ve bir güvensizlik oluşacak.Milliyetçi duygularla halk kendi liderini arayacak tabi çin ve rusya devreye girecek..3. dünya savaşı artık daha yakın
Beğen
Cevapla
Toplam 1 beğeni
-
Yg.
1 gün önce
Şikayet Et
Dünya gelismis bir sistematik iliskiler toplulugu olarak yönetilmiyor. Barbarlik eski çagda diye bizim kafamizi yikadilar yillarca! Darwin hakli bazi insanlar maymundan geliyor. Alet kullanma disinda hicbir becerisi yok onlarin! Islamdaki lanetli kavimler maymuna ve baska hayvanlara dönüşturuldugune dair bilgiler var! Iste bati diye ittihatci yahudilerin inatla savundugu sistem bu!
Beğen
Cevapla
-
Kamil
1 gün önce
Şikayet Et
Uluslararası Hukuk önce gelse idi , Amerika , Irak'ı işgal etmez , Diplomasi yolu arardı .
Beğen
Cevapla
Toplam 1 beğeni
-
Das
1 gün önce
Şikayet Et
Hukul diye dünyada bir sey yok güclü olan nükleer silahi olan herseyi yapiyor basta abd rusya örnekleri
Beğen
Cevapla
Toplam 1 beğeni
Daha fazla yorum görüntüle