Devlet kapasitesi, toplumsal dayanışma ve siyasal meşruiyet ve 6 Şubat depremleri
- GİRİŞ09.02.2026 09:13
- GÜNCELLEME09.02.2026 09:13
Asrın felaketinin üçüncü yıldönümünde 6 Şubat 2023 depremlerinin merkez üssü Kahramanmaraş Pazarcık ilçesinde idim. Bir yandan aradan geçen yıllarda devlet ve millet dayanışması ile yapılanları yeniden görmek, diğer yandan da deprem şehitlerimizi anmak ve afetzede kardeşlerimizle buluşmak, onların duygularına düşüncelerine tanıklık etmek fırsatı buldum. Bu arada ana muhalefet partisinin eleştirilerinin saha ile örtüşüp örtüşmediğini de müşahede ettim…
6 Şubat 2023 depremleri, Türkiye’nin kurumsal dayanıklılığını, toplumsal sözleşmesini ve kamusal meşruiyet mekanizmalarını eş zamanlı olarak sınayan tarihsel bir kırılma anı olmuştur.
Afet sosyolojisi literatüründe bu tür olaylar, “doğal” olmaktan ziyade, toplumsal olarak üretilmiş kırılganlıkların açığa çıkışı olarak tanımlanır. Yıkımın boyutu, fay hatlarının enerjisiyle çok ilgilidir ama bir o kadar da kentleşme biçimleri, gelir dağılımı, yapı stokunun niteliği ve yerel yönetişim kapasitesiyle doğrudan ilişkilidir.
Dolayısıyla 6 Şubat depremleri, Türkiye için bir afetin ötesinde; kentleşme politikalarının, kurumsal koordinasyonun ve sosyal devlet kapasitesinin bütüncül bir stres testi olarak da görülmelidir...
Uluslararası afet yönetimi modellerinde “recovery- iyileşme-toparlanma” aşaması, artık yalnızca eski durumun geri getirilmesi olarak değil; daha güvenli, daha kapsayıcı ve daha dirençli bir toplumsal yapının inşası olarak tanımlanmaktadır. Türkiye’de izlenen model, bu anlayışla uyumlu biçimde, geçici barınmadan kalıcı yerleşime hızla geçişi esas almıştır.
Bu süreç, klasik “yardım” mantığından farklı olarak, kamusal yatırım, altyapı modernizasyonu ve mekânsal planlama reformu ile iç içe ilerlemiştir. Pazarcık ve diğer afet bölgelerinde kurulan yeni yerleşimler, konut arzını karşılamayı; ulaşım, sağlık, eğitim, istihdam ve sosyal yaşam alanlarını bütünleştiren bir kentsel sistem kurmayı hedeflemiştir.
Bu yönüyle yeniden inşa süreci, afet sonrası bir müdahale olmanın ötesinde, bölgesel kalkınma ve mekânsal eşitsizliklerin giderilmesine yönelik stratejik bir kamu politikası alanına dönüşmüştür.
Siyaset bilimi literatüründe devlet kapasitesi, kaynak büyüklüğüyle, kriz anlarında hızlı karar alma, koordinasyon sağlama ve toplumsal güven üretme yeteneğiyle ölçülür. 6 Şubat sonrasında yürütülen yeniden inşa süreci, bu kapasitenin sınandığı ve yeniden tanımlandığı bir alan olmuştur.
Merkezi idarenin planlama gücü, yerel yönetimlerin sahadaki uygulama kapasitesi ve sivil toplumun gönüllü katkıları, çok katmanlı bir yönetişim modeli ortaya koymuştur. Bu model, klasik bürokratik hiyerarşinin ötesinde, ağ temelli bir kamusal yönetim pratiğini işaret etmektedir.
Bu bağlamda yeniden inşa süreci, fiziksel olduğu kadar devletin meşruiyet üretme biçiminin de yeniden şekillendiği bir alan hâline gelmiştir.
Depremin ardından ortaya çıkan gönüllülük ağları, bağış kampanyaları ve yerel dayanışma pratikleri, Türkiye’de kriz zamanlarında ortaya çıkan “ahlaki ekonomi”nin güçlü bir örneğini sunmuştur. Bu durum, yalnızca yardım davranışı değil; aynı zamanda yurttaşların kamusal sorumluluğa katılımının yeni biçimlerini doğurmuştur.
Bu süreçte afetzede kardeşlerimiz, “yardım alan” değil; yeniden inşanın ahlaki ve toplumsal ortağı olarak konumlanmıştır. Bu, modern toplumlarda nadir görülen bir kolektif seferberlik biçimidir.
Afet sonrası dönemler, fiziksel yıkımın yanında siyasal meşruiyetin ve kamusal güven ilişkilerinin de en kırılgan hâle geldiği tarihsel eşiklerdir. Bu tür dönemlerde siyasal alan, klasik rekabet mantığından geçici olarak uzaklaşır; çünkü toplumun temel beklentisi, iktidar-muhalefet karşıtlığından önce hayatın yeniden kurulmasına yönelik ortak bir sorumluluk bilincidir. Bu nedenle afet sonrası süreçler, demokrasiler açısından olağan dönemlerden farklı bir etik ve siyasal hassasiyet gerektirir.
Eleştiri, demokratik rejimlerin vazgeçilmez denetim mekanizmasıdır; ancak afet bağlamında eleştirinin niteliği, sıradan siyasal tartışmalardan farklı bir düzlemde ele alınmalıdır. Veriye dayanmayan, sahadaki karmaşık gerçekliği tek bir anlatıya indirgeyen ve sembolik karşıtlıklar üzerinden inşa edilen söylemler, siyasal kutuplaşmayı derinleştirmekle kalmaz; iyileşme sürecinin toplumsal meşruiyet zeminini de aşındırır. Afet sonrası toplumsal ortamda, “başarısızlık” veya “yokluk” üzerinden kurulan toptancı anlatılar, kamusal alanı rasyonel tartışmadan uzaklaştırarak, travma yaşayan toplulukları yeniden sembolik bir şiddetin öznesi hâline getirir.
Deprem bölgesinde yaşayan yeniden inşa süreci, barınma ihtiyacının giderilmesiyle sınırlı bir teknik mesele değildir. Bu süreç, aynı zamanda toplumsal tanınma, kamusal görünürlük ve kolektif onurun yeniden tesis edilmesi anlamına gelmektedir. Yeni bir eve kavuşmak, tek başına fiziksel güvenliğe değil; “unutulmadığını” ve “yalnız bırakılmadığını” hissetmeye karşılık gelir. Bu nedenle yapılanlar, salt beton ve altyapı yatırımı değil, devlet ile vatandaş arasındaki ahlaki bağın kurulmasıdır.
Bu bağlamda, hak sahiplerine teslim edilen 455 bin konutu, işyerini görmeyip devam eden altyapı çalışmalarından dolayı henüz asfaltlanması tamamlanmamış bazı yolları, mevsim şartlarından kaynaklı çamuru, tozu gerekçe göstererek “hiçbir şey yapılmadı” gibi genelleyici ve indirgemeci söylemler veya yapılanları önemsizleştirmeye yönelik girişimler politik düzlemde de sosyolojik düzeyde de karşılıksızdır. Çünkü bu söylemler, sahada yaşanan çok katmanlı dönüşümü, bireylerin gündelik hayatlarında karşılık bulan değişimi ve kolektif çabanın görünür sonuçlarını yok saymaktadır. Daha da önemlisi, bu tür ifadeler, depremzedelerin yaşadığı iyileşme çabalarını sembolik olarak geçersiz kılmakta ve onları yeniden edilgen, sesi olmayan öznelere indirgemek amacı taşımaktadır.
Kısacası afet sonrası dönemde siyasal eleştirinin meşruiyeti, hakikate, ölçülülüğe ve toplumsal sorumluluk bilincine ne ölçüde yaslandığıyla doğrudan ilişkilidir. Yapıcı eleştiri, süreci iyileştirir; ancak indirgemeci ve dışlayıcı söylem, kutuplaşmayı derinleştirir ve ortak geleceğe dair güveni zayıflatır. Bu nedenle afet sonrası siyasal alan, rekabetin değil; ahlaki ve vicdani sorumluluğun ve kamusal vicdanın da sınandığı bir zemin olarak ele alınmalıdır.
Üç yılın ardından ortaya çıkan tablo, Türkiye için yıkılan binalarla birlikte devlet-toplum ilişkisinin, kamusal sorumluluk anlayışının ve kolektif hafızanın yeniden kurulduğu bir süreci işaret etmektedir.
Bu yeniden inşa, betonarme bir faaliyet değil; toplumsal sürekliliğin ve siyasal meşruiyetin yeniden üretildiği tarihsel bir momenttir. Ve bu moment, yalnızca bugünün değil, gelecek kuşakların da dayanıklılığını belirleyecek bir eşiktir.
Her hakkaniyetli, namuslu, vicdanlı vatandaş gibi ben de bu vesile ile başta Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan olmak üzere, gecesini gündüzüne katarak deprem sonrası afete maruz kalmış kardeşlerimizin yeniden normal hayatlarına dönmesi için çaba gösteren “Mimar- Mühendis Koca Kara Murat Kurum” ve arkadaşlarına, mühendisinden amelesine tüm ihya ve inşa çalışmalarında yer alanlara, aziz milletimize medyunu şükranım…
Çünkü, gittim, gezdim, gördüm, afetzede kardeşlerimizi yeni konutlarında, evlerinde ziyaret ettim, çaylarını, kahvelerini içtim, acılarını da mutluluklarını da paylaştım. Bu şükranım onların tüm acılarına rağmen yüzlerini bir nebze güldürdükleri için çok kısa sürede bunu başardıkları içindir…
Yorumlar4