Hürmüz, jeopolitik düğüm ve küresel kırılma noktası

  • GİRİŞ26.03.2026 09:07
  • GÜNCELLEME26.03.2026 09:07

Hürmüz Boğazı üzerine yapılacak sahih ve bütüncül bir değerlendirmede, güncel askerî gerilimlere ve enerji piyasalarındaki dalgalanmalara odaklanmakla yetinilemez; bu coğrafyanın taşıdığı tarihsel süreklilik, kavramsal arka plan ve küresel sistem içindeki yapısal rol birlikte ele alınmalıdır. Bazı coğrafyalar vardır ki, birer fiziki mekân olmanın ötesinde güç ilişkilerinin, ekonomik bağımlılıkların ve zihinsel tasavvurların düğümlendiği odak noktalarıdır.

Hürmüz de bu bağlamda, adıyla anlamı, tarihiyle bugünü arasında derin bir gerilim barındıran istisnai bir örnektir. İsmin kökeni, Zerdüştlük geleneğinde iyiliğin, aklın ve kozmik düzenin temsilcisi olan Ahura Mazda’ya, yani Orta Farsça’daki adıyla “Hürmüz”e kadar uzanır. Bu anlam dünyası, düzen, denge ve hikmet fikrini çağrıştırırken; modern jeopolitik gerçeklikte aynı isim, düzensizliğin, kırılganlığın ve sert rekabetin sembolüne dönüşmüştür. Bu durum, uluslararası sistemin temel çelişkilerinden birini açığa çıkarır; normatif düzen iddiası ile fiilî güç mücadelesi arasındaki süreklilik arz eden gerilim.

İsrail-ABDve İran hattında giderek sertleşen savaş çerçevesinde Hürmüz Boğazı’nın uzun süreli kapanma ihtimali, klasik anlamda bir bölgesel kriz olarak okunamaz; bu, doğrudan doğruya küresel sistemin işleyişine yönelik bir kesinti, hatta bir “sistemik şok”tur.

Bu dar suyolu, küresel petrol ticaretinin yaklaşık beşte birinin geçtiği bir arter olmanın ötesinde, dünya ekonomisinin enerji-temelli dolaşım mekanizmasının kilit bileşenlerinden biridir. Burada yaşanacak bir kesinti, üretimin fiziksel olarak durmasından ziyade, üretimin dolaşıma girememesi anlamına gelir.

Modern kapitalist ekonomi, üretim kadar dolaşıma, hatta çoğu zaman ondan daha fazla dolaşımın sürekliliğine bağımlıdır. Bu nedenle Hürmüz’ün kapanması, arz daralması ile sınırlı değil, küresel ekonomik metabolizmanın tıkanması olarak görülmelidir.

Bu tıkanmanın ilk ve doğrudan etkisi, Körfez bölgesindeki hidrokarbon ihracatçısı ülkelerde ortaya çıkmaktadır. Bu ülkelerin ekonomik yapıları, büyük ölçüde petrol ve doğalgaz gelirlerine dayalıdır; dolayısıyla üretim devam etse dahi sevkiyatın aksaması, gelir akışının kesilmesi anlamına gelmektedir. Bu durum makroekonomik göstergelerle birlikte, kamu harcamalarını, sosyal transfer mekanizmalarını ve nihayetinde siyasal meşruiyet zeminini etkilemektedir.

Rantiyer devlet teorisinin işaret ettiği üzere, gelir akışındaki ani kesintiler, devlet-toplum ilişkisini doğrudan etkileyebilecek potansiyele sahiptir. Bu nedenle Hürmüz’deki bir kesinti, ekonomik olduğu kadar siyasal sonuçlar doğurabilecek bir gelişmedir.

Ancak Hürmüz’ün kapalı kalmasının etkileri, üretici ülkelerle de sınırlı değildir; aksine, asıl derin etkiler enerji ithalatçısı büyük ekonomilerde ortaya çıkacaktır. Özellikle Asya’nın sanayi merkezleri —Çin, Hindistan, Japonya ve Güney Kore— enerji arzlarının önemli bir kısmını bu hat üzerinden temin etmektedir.

Bu ülkeler açısından mesele fiyat artışına ek olarak fiziksel arz güvenliğidir. Enerji piyasalarının kısa vadede düşük arz elastikiyetine sahip olması, bu tür bir kesintinin hızla telafi edilmesini engelleyecektir. Buna bağlı olarak fiyatlar yükselecek; ancak bu yükseliş enerji sektörünü ve üretim maliyetleri üzerinden tüm ekonomik sistemi etkileyecektir. Ulaşım maliyetleri artacak, sanayi üretimi pahalanacak, tarımsal girdiler yükselecek ve nihayetinde enflasyonist baskılar geniş tabana yayılacaktır.

Ne var ki, Hürmüz’ün etkisini enerji fiyatları üzerinden okumak da analitik olarak yetersizdir. Modern küresel ekonomi, enerjiye olduğu gibi aynı zamanda kesintisiz lojistik akışlara ve karmaşık tedarik zincirlerine de dayanmaktadır.

Hürmüz Boğazı’nda yaşanacak bir kesinti, petrol ve doğalgazın ötesinde, sıvılaştırılmış gaz taşımacılığını, petrokimya ürünlerini, rafine yakıtları ve bölgeye bağlı konteyner trafiğini de doğrudan etkilemektedir. Basra Körfezi çevresinde yoğunlaşan rafineri ve petrokimya tesisleri, enerji kaynakları ile birlikte plastik, gübre, kimyasal ara maddeler gibi modern sanayinin temel girdilerini sağlamaktadır. Bu akışın kesintiye uğraması, küresel üretim zincirlerinde çok katmanlı bir kırılma oluşturacaktır.

Özellikle “tam zamanında üretim” modeline dayalı küresel sanayi yapısı, bu tür şoklara karşı son derece hassastır. Otomotiv, elektronik, savunma sanayi, ilaç ve tarım gibi sektörlerde kullanılan ara malların zamanında temin edilememesi, üretimin aksamasına hatta tamamen durmasına yol açabilecektir. Bu durum, pandemi döneminde gözlemlenen tedarik zinciri krizlerinin daha ani ve daha yoğun bir versiyonunu doğurabilir. Küresel üretim hacminin daralması, arz tarafında da, talep tarafında da daralmaya yol açarak ekonomik büyümeyi aşağı çekecektir.

Bu süreç, enerji fiyatlarındaki artış ile tedarik zinciri maliyetlerindeki yükselişin birleşmesiyle, çift yönlü bir enflasyonist baskı üretecektir. Bir yandan maliyet enflasyonu hızlanırken, diğer yandan arz kısıtları fiyatları yukarı itecektir.

Bu durum, merkez bankalarını son derece zor bir politika ikilemiyle karşı karşıya bırakacaktır; enflasyonu kontrol altına almak için faiz artırmak, ancak bu da ekonomik büyümeyi daha da yavaşlatmak anlamına gelecektir. Böylece küresel ekonomi, düşük büyüme ile yüksek enflasyonun eş zamanlı yaşandığı stagflasyonist bir dengeye sürüklenebilir. Bu, hem ekonomik hem de sosyal ve siyasal sonuçlar doğurabilecek bir süreçtir.

Finansal piyasalar açısından da Hürmüz kaynaklı bir kriz, çok boyutlu etkiler üretmeye gebedir. Artan enerji ve lojistik maliyetleri şirket kârlılıklarını baskılarken, belirsizlik ortamı yatırımcı davranışlarını değiştirecektir. Böylesi durumlarda bilinir ki risk iştahı azalır, sermaye daha güvenli varlıklara yönelir ve gelişmekte olan ekonomilerden çıkışlar hızlanabilir. Bu durum, döviz kurları, borçlanma maliyetleri ve finansal istikrar üzerinde ilave baskılar oluşturur. Dolayısıyla Hürmüz’te yaşanacak bir kesinti, reel ekonomi ile finansal sistem arasında eş zamanlı bir stres üretecektir.

Bu çok katmanlı kırılganlık, Hürmüz isminin çağrıştırdığı “denge” fikri ile mevcut gerçeklik arasındaki çelişkiyi daha da belirgin hale getirmektedir. Ahura Mazda’nın temsil ettiği kozmik düzen, teorik olarak uyum ve sürekliliği ifade ederken, günümüz Hürmüz’ü çok sayıda aktörün çıkarlarının kesiştiği ve çatıştığı bir alan haline gelmiştir. ABD’nin küresel deniz hâkimiyeti stratejisi, İran’ın bölgesel nüfuz mücadelesi, İsrail’in güvenlik kılıflı işgalci ve tüm güç odaklarını yok etmeye odaklı perspektifi ve Asya ekonomilerinin enerji ihtiyacı bu dar alanda üst üste binmektedir. Ortaya çıkan yapı, dengeden ziyade, sürekli yeniden üretilen bir istikrarsızlık üretmektedir.

Bu çoklu bağımlılık ve gerilim hali, Türk mizahında karşılığını bulan bir metaforla daha iyi anlaşılabilir. Sadık Şendil’in kaleme aldığı, farklı meslek ve tiplerden 6 kocası olan Hürmüz’ün yedinci kocasıyla evlenmesiyle yaşanan olayları mizahi bir dille anlatan “7 Kocalı Hürmüz” müzikalinde birden fazla güç odağı arasında denge kurmaya çalışan bir karakter üzerinden, sürdürülebilirliği tartışmalı bir denge siyaseti anlatılır. Hürmüz karakteri, farklı ilişkileri aynı anda yürütmeye çalışırken aslında sürekli bir risk üretir. Günümüzde Hürmüz Boğazı’nın durumu da buna benzemektedir. Birden fazla küresel ve bölgesel aktörün çıkarlarının kesiştiği bu alan, dengeyi korumaktan ziyade, denge arayışının kendisinin bir gerilim kaynağı haline geldiği bir yapıya dönüşmüştür.

Tarihsel perspektif de Hürmüz’deki sürekliliği teyit etmektedir. Hürmüz yüzyıllar boyunca ticaret yollarının kontrolü için mücadele edilen bir merkez olmuştur. Orta Çağ’da Hint Okyanusu ticaretinin en önemli düğümlerinden biri olan bu bölge, büyük zenginlik üretmiş; bu zenginlik küresel güçlerin rekabetini de beraberinde getirmiştir. Afonso de Albuquerque komutasındaki Portekizlilerin 16. yüzyılda bölgeyi ele geçirmesi, bu coğrafyanın erken modern dönemde dahi küresel güç projeksiyonunun merkezinde yer aldığını göstermektedir. Bugün yaşananlar, bu tarihsel sürekliliğin farklı araçlar ve aktörlerle devam ettiğini ortaya koymaktadır.

Türkiye açısından mesele, doğrudan bu çatışmanın tarafı olmaktan ziyade, ortaya çıkacak çok katmanlı etkileri yönetebilme kapasitesiyle ilgilidir. Türkiye enerji ithalatçısı bir ülke olarak küresel fiyat artışlarından kaçınamaz; bu durum enerji maliyetleri üzerinden enflasyonist baskı oluşturma ve makroekonomik dengeleri zorlama potansiyeli taşımaktadır.

Bununla birlikte Türkiye’nin coğrafi konumu, siyasi istikrarı, siyasetin öngörüsü ile enerji kaynaklarını çeşitlendirme çabaları ve ulaştığı imkân ve kabiliyetler ve bölgesel lojistik merkez olma potansiyeli, belirli bir esneklik sağlamaktadır.

Burada, küresel tedarik zincirlerinde yaşanabilecek kırılmaların, Türkiye’nin üretim yapısı ve ihracat pazarları üzerindeki etkileri dikkatle analiz edilmelidir. İthal ara malına bağımlı sektörler açısından bu tür bir şok, üretim süreçlerini doğrudan etkileyebilir. Buna karşılık, bazı sektörlerde alternatif üretim ve tedarik merkezi olma imkânı da ortaya çıkabilir.

Prof. Dr. Zakir Avşar / Haber7

Bu yazıya ilk yorum yapan sen ol

Haber7 Mobil Sayfa Banner'ı Kapat