CHP’den istifa edenler dava satıcısı mı?
- GİRİŞ11.05.2026 08:41
- GÜNCELLEME11.05.2026 08:41
Yolsuzluk ve yozlaşma sarmalında gittikçe zayıflayan, küçülen, halk desteği ile birlikte Partiyi bu günlere taşıyan yoldaşlarıyla aralarına mesafe giren mevcut CHP yönetimi yolsuzluk ve yozlaşma zanlılarını korumayı, hadiseleri kapatmayı benimserken eleştirenleri tereddütsüz ihraç ve istifa yolunu tercih edenleri de linç etmeyi tercih ediyor…
Akıllara gelen soru şu CHP’nin mevcut yönetiminin bu tavrı doğru mu? Çağdaş hukuk, etik normlarıyla bağdaşır mı? Böylesi bir siyaset yaklaşımı olabilir mi?
Bir siyasi partinin niteliği seçim kazanma kapasitesiyle sınırlanamaz. Bir partiyi gerçekten güçlü ve meşru kılan şey; kriz anlarında sergilediği ahlaki refleks, kendi iç denetim mekanizmalarının sağlığı ve kamu vicdanı karşısındaki tutumudur. Çünkü demokratik siyasette partiler iktidar üretme çabasını toplumsal güvenin, temsil iddiasının ve siyasal ahlakın taşıyıcı olarak sürdüren kurumlarıdır. Bu nedenle bir partide kötü yönetim, sistematik yozlaşma, liyakat erozyonu ve yolsuzluk iddiaları ortaya çıktığında asıl belirleyici mesele, yönetimin bu durum karşısında nasıl davrandığıdır.
Sağlıklı demokratik yapılarda eleştiri, kurumu zayıflatan değil; onu çürümeden koruyan bir mekanizma olarak görülür. Kurumlar hata yapabilir, kurum içindekiler de yanlış kararlar alabilir, hatta içlerinden sorunlu kişiler çıkabilir. Ancak önemli olan, bu sorunların inkâr edilmeden soruşturulabilmesi ve hesap verilebilirlik mekanizmalarının işletilebilmesidir. Çünkü bir yapının ahlaki gücü, hiç hata yapmamasında değil; hata karşısında gösterebildiği dürüstlükte ortaya çıkar.
Buna karşılık bazı siyasi yapılarda zamanla farklı bir psikoloji oluşur. Eleştiri giderek “ihanet”, sadakat ise “mutlak bağlılık” biçiminde tanımlanmaya başlanır. Kurumun temel ilkeleri geri plana itilirken, yönetsel kadroların veya hata sahiplerinin korunması öncelik haline gelir. Böyle ortamlarda etik sorunlar tartışılmak yerine bastırılır; kamuoyunun dikkatini çeken iddialar şeffaf biçimde araştırılmak yerine savunmacı reflekslerle karşılanır. Daha da önemlisi, yanlışları dile getiren insanlar problem olarak görülmeye başlanırken, yanlışlarla ilişkilendirilen aktörler “korunması gereken” figürlere dönüşebilir.
İşte kurumsal yozlaşmanın en tehlikeli aşaması tam da burada başlar. Çünkü yozlaşma elbette hukuki boyutları olan bir meseledir ama bunun ötesinde ahlaki algının bozulmasıdır. Bir kurum, zamanla kendi içindeki sorunları normalleştirmeye başladığında, başlangıçta kabul edilemez görülen davranışlar giderek sıradanlaşır. Önce küçük ihlaller görmezden gelinir, ardından “şimdi sırası değil” denilerek eleştiriler ertelenir, sonra da eleştiren insanlar dışlanmaya başlanır. Böylece örgütsel sadakat, hakikat arayışının önüne geçer.
Bu süreçlerin önemli bir boyutu da örgütsel psikolojidir. İnsanlar güçlü aidiyet hissettikleri yapılardan kolay kolay kopamazlar. Çünkü siyasi partiler ideolojik organizasyonlar olmakla birlikte insanların dostluklar kurduğu, emek verdiği, kimlik geliştirdiği sosyal alanlardır. Uzun yıllar mücadele etmiş bir insan için partiden ayrılmak zor bir siyasi tercih ve duygusal, psikolojik, vicdani kopuştur. Bu yüzden birçok insan, gördüğü sorunlara rağmen içeride kalmayı, pisliğe bulaşmadan yutkunmayı veya mücadele etmeyi tercih eder.
Bu tercihler elbette bütünüyle değersiz ya da anlamsız değildir. Tam tersine, demokratik yapıların tamamen çürümesini çoğu zaman içerideki vicdan sahibi insanların direnci engeller. İç eleştiri mekanizmaları, sağlıklı siyasal hayatın vazgeçilmez unsurudur. Bir partinin kendi içinde farklı seslere alan açabilmesi, demokratik olgunluğun en önemli göstergelerinden biridir.
Ancak burada belirleyici olan kritik bir eşik vardır: İçeriden değişim ihtimali gerçekten mevcut mudur? Eğer yönetim sistematik biçimde eleştiriyi bastırıyor, etik kaygıları önemsizleştiriyor, hukuk tanımıyor, farklı düşünen insanları tasfiye ediyor ve kurumsal sorunları çözmek yerine üzerini örtmeye çalışıyorsa, içeride kalmanın anlamı yeniden tartışılmak zorundadır. Çünkü bir noktadan sonra içeride kalmak, mücadele etmekten çok mevcut yapının meşruiyetini sürdürmesine katkı sağlayabilir.
Bir kurumun sağlıklı olup olmadığını anlamanın yollarından biri, eleştiriye verdiği tepkiye bakmaktır. Kendisine yöneltilen her itirazı düşmanlık olarak gören yapılar zamanla düşünsel olarak kapanır. Düşünsel kapanma ise kurumsal çürümeyi hızlandırır. Çünkü eleştiri ortadan kalktığında denetim zayıflar; denetim zayıfladığında güç yoğunlaşır; güç yoğunlaştığında ise hesap verilebilirlik giderek kaybolur. Bu durum kişilerin de kurumun da karakterini dönüştürür.
Tam da bu nedenle, bir siyasi partide uzun süre boyunca yanlışlara dikkat çekmiş, içeride çözüm aramış ve buna rağmen hiçbir değişim iradesi görememiş insanların ayrılmayı düşünmesi anlaşılmaz bir durum değildir. Aksine, bazı koşullarda bu tavır ahlaki tutarlılığın doğal sonucu olabilir. Çünkü siyasal etik yanlış yapmamak ve yanlışın sistematik biçimde normalleşmesine asla ortak olmamaktır.
Burada önemli olan nokta, ayrılmanın hangi saikle gerçekleştiğidir. Eğer bir insan kişisel çıkar kaygısıyla, makam ve mevki düşüncesiyle pozisyon değiştiriyorsa, bu elbette eleştirilebilir. Ancak uzun süre boyunca ilkesel itirazlarda bulunmuş, içeride mücadele etmiş ve bütün yolların kapandığını görmüş bir insanın ayrılık kararı farklı değerlendirilmelidir. Böyle bir tercih bazen bir kırgınlığın değil, vicdani bir zorunluluğun sonucu olabilir.
Demokratik toplumlarda hiçbir siyasi yolsuzluk ve yozlaşmaya yapı mutlak sadakat talep edecek kadar dokunulmaz, vazgeçilmez değildir, demokrasi, bireyin muhakeme yeteneğini korumasını esas alır. Kör bağlılık demokratik erdem olamaz, tersine demokratik zayıflığın göstergesidir. Gerçek demokratik bilinç, kişinin gerektiğinde kendi aidiyetlerini de eleştirebilmesini gerektirir. İlke ile yapı çatıştığında, korunması gereken şey yapının kendisi değil, o yapıyı anlamlı kılan ilkelerdir.
Bu nedenle bir partiden ayrılan insanları otomatik biçimde “ihanet” ile suçlamak demokratik kültüre zarar verir. Böyle bir yaklaşım siyaseti düşünsel ve ahlaki bir alan olmaktan çıkarıp kabile psikolojisine indirger. Oysa demokratik olgunluk, insanların vicdani ve siyasal tercihlerine saygı gösterebilmeyi gerektirir. Bir siyasi yapının gerçek gücü de insanları korkuyla, baskıyla ya da sosyal linç tehdidiyle içeride tutabilmesinde değil; eleştirilere rağmen meşruiyetini sürdürebilmesindedir.
Kötü yönetim, yozlaşma ve etik sorunlar karşısında sürekli uyarıda bulunmasına rağmen hiçbir mesafe alınamadığını gören insanların bir partiden ayrılması gayrimeşru bir tavır olarak değerlendirilemez. Tam tersine, belirli koşullarda bu tercih, siyasal ahlakın ve vicdani sorumluluğun doğal bir sonucu olabilir. Çünkü demokratik erdemin özü, belirli yapılara koşulsuz sadakat göstermek değil; hakikat karşısında bağımsız muhakeme yeteneğini kaybetmemektir.
Yorumlar5