Saraçhane medyasının objektiflik tarafsızlık sınavı ve Kılıçdaroğlu
- GİRİŞ22.06.2026 09:03
- GÜNCELLEME22.06.2026 09:09
CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun katıldığı Silivri kontrollü Saraçhane medyasına ait bir televizyon programında üç gazetecinin yönelttiği sorular etrafında oluşan tartışma, sıradan bir yayın polemiği olarak görülemez.
Bu tartışma solda televizyon gazeteciliğinin hangi yönlere evrildiğini, meslek etiğinin hangi noktalarda aşındığını ve medya ile siyaset arasındaki ilişkinin demokratik hayat üzerindeki etkilerini görünür kılan dikkat çekici bir örnek sunmaktadır.
Program sonrasında yükselen eleştirilerin merkezinde, soruların bilgi edinme amacı taşımadığı, Kılıçdaroğlu’nu baskı altına almak, psikolojik üstünlük kurmak ve kamuoyu önünde zor durumda bırakmak için kurgulandığı ve gazeteciliğin temel işlevlerinden biri olan hakikati görünür kılma çabasının yerini siyasal bir performansa bıraktığı yer almaktadır…
Mesele basit biçimde “sert soru” kategorisine yerleştirilemez. Demokratik toplumlarda gazetecinin zor soru sorma hakkı tartışılamaz. Gerektiğinde sert soru kamusal sorumluluğun bir parçasıdır.
Belirleyici olan, sorunun ne kadar sert olduğu değil, hangi niyetle kurulduğu, nasıl yapılandırıldığı ve hangi güç ilişkisi içinde işlev gördüğüdür. Sorunun tonu, sözdizimi, ön kabulleri ve yönlendirme kapasitesi, soruyu teknik bir araç olmaktan çıkarıp söylemsel bir müdahaleye dönüştürebilir.
Siyasal röportaj literatüründe iki temel sorgulama biçiminden söz edilir. Birincisi, kamu yararı, kamusal hesap sorma amacını taşıyan röportaj modelidir. Sorular somut, belgeli ve açıklama talep eden niteliktedir. İkinci model ise çatışma merkezlidir. Burada gazeteci, moderatör rolünden uzaklaşır ve karşısındaki kişiyi söylemsel olarak yenilgiye uğratmayı hedefleyen bir pozisyona geçer. Bu tarzın en belirgin özelliği, gerçeği açığa çıkarmaktan çok baskı kurmaya yönelmesidir. Kılıçdaroğlu röportajına baktığımızda “tarafsız” gazetecilerin bu ikinci çizgiye kaydığı görülmektedir.
Bir sorunun içeriğinden çok, kurulma biçimi çoğu zaman daha fazla şey söyler. Sorulan sorunun cevabı henüz tamamlanmadan yeni bir ithama geçiliyorsa, peşin hüküm taşıyan öncüller devreye giriyorsa, söz sürekli kesiliyorsa ve nötr dil yerini suçlayıcı bir çerçeveye bırakıyorsa, burada düşünsel açıklık yerine baskı üretimi söz konusudur. “Bu konuda hata yaptınız mı?” sorusu ile “Neden bu kadar büyük bir hata yaptınız?” sorusu arasında derin bir fark vardır. İlk soru açıklama talep ederken ikinci soru hükmü önceden verir. İletişim biliminde bu tür sorular yüklü soru olarak tanımlanır. Cevap henüz verilmeden suçlama yapılandırılmıştır. Burada da Silivri meskûnu Saraçhaneli’nin etkinliğini, gazeteciler üzerindeki tesirini görmek mümkün…
Bilgi, güç ilişkilerinden bağımsız dolaşmaz. Kimin konuşacağı, kimin susturulacağı, hangi söylemin meşru kabul edileceği ve hangi çerçevenin baskın hale geleceği, güç düzenekleri tarafından belirlenir.
Televizyon stüdyosunda gazeteci bu nedenle avantajlı taraftır. Mikrofon onun denetimindedir. Zamanın dağılımı onun elindedir. Konuşmanın çerçevesini belirleme yetkisi yayın mekanizması tarafından desteklenmektedir. Montaj, görsel kurgu ve editoryal güç de medya kurumunun elindedir. Böylesine asimetrik bir düzende etik gazetecilik, gücü sınırlayan ilkelere daha fazla ihtiyaç duyar. Nitekim Kılıçdaroğlu’nun olduğundan yaşlı, enerjisi tükenmiş, çok güçsüz görünmesi için tüm stüdyo imkanlarının seferber edildiği de aşikar…
Gazeteci elindeki bu neviden avantajı konuk üzerinde psikolojik baskı kurmak için kullanıyorsa, kamusal sorgulama yerini dengesiz güç kullanımına bırakır. Bu noktada gazetecilikte mutlak objektifliğin mümkün olup olmadığı sorusu gündeme gelir. Modern medya kuramı mutlak tarafsızlığın pratikte erişilmesi güç bir ideal olduğunu kabul eder. Her gazeteci belirli bir toplumsal çevreden gelir, belirli ideolojik etkiler taşır ve editoryal filtrelerden geçer.
Mamafih bu gerçek, tarafgirliği meşru kılmaz. Gazetecilikten beklenen mutlak nötrlük değil; doğruluk, adillik, denge, olgusal dürüstlük ve karşı tarafa cevap hakkı tanıma sorumluluğudur.
Elbette gazeteci duygusuz bir makine olmak zorunda değildir; fakat adalet duygusunu korumak zorundadır. Objektiflik kusursuz biçimde sağlanamayabilir; adalet ise vazgeçilmezdir. Burada olduğu gibi bir duruş sergilemek durumunda da değildir. Akıllara gelen “bunların Saraçhane ve Silivri illiyeti ve sevgisi neye dayanmaktadır?” sorusu haklılık kazanır…
Eğer gazeteci daha soruyu sormadan zihninde hükmünü vermişse, soru araştırma aracı olmaktan çıkar. Programla ilgili yapılan en güçlü eleştirilerden biri de gazetecilerin sorgu yargıcını andıran bir tavır içinde olmalarıdır.
Kaldı ki, yargısal sorgulama ile gazetecilik arasında keskin farklar bulunur. Savcı suç isnat eder, çelişki yakalamaya çalışır ve itiraf arar. Gazeteci ise bilgi açığa çıkarır, bağlam üretir ve kamu yararını gözetir. Savcının amacı hükme varacak bilgiye ulaşmaktır, gazetecinin amacı anlamayı mümkün kılmaktır. Bu sınır ortadan kalktığında medya, bilgi kurumu olma niteliğini yitirir ve siyasi mücadelenin sahasına dönüşür. İzleyici bu durumda bilgi edinmez; çatışma tüketir.
Üç gazetecinin benzer hat üzerinden eş zamanlı ilerlemesi, iletişim psikolojisi açısından ayrı bir değerlendirme gerektirir. Çoklu sorgulayıcı baskısı, birey üzerinde yoğun bilişsel yük oluşturur. Kişi bir soruya cevap verirken yeni saldırıları öngörmeye başlar. Bu durum dikkat kapasitesini düşürür, ifade akışını bozar ve hata yapma ihtimalini yükseltir. Mahkemelerin çapraz sorgularında etkili olan bu yöntem, gazetecilik bağlamında ciddi etik risk taşır. Çünkü burada hedef, gerçeği açığa çıkarmak yerine öznenin direnç kapasitesini zayıflatmak olabilir. Eğer üç gazeteci ortak bir söylemsel baskı kuruyorsa, izleyicinin adil tartışma algısı kaçınılmaz biçimde zarar görür.
Türkiye’de medya eleştirilerinde giderek görünür hale gelen bir olgu vardır: gazeteciler yorumcuya, yorumcular siyasal aktöre dönüşmektedir. Bu dönüşüm haber ile yorum arasındaki çizgiyi silikleştirir. İzleyici analiz ile propaganda arasındaki farkı ayırt etmekte zorlanır. Güven kaybı derinleşir. Medya kurumları, hakikat üreticisi olmaktan uzaklaşarak kamp temsilcileri gibi algılanmaya başlar. Böylece her kesim kendi medya evrenine kapanır. Ortak gerçeklik duygusu zayıflar. Yankı odaları güçlenir.
Gazeteciliğin temel etik kodları gerçeğe bağlılık, bağımsızlık, zarar vermeme, hesap verebilirlik ve adillik etrafında şekillenir. Bir röportajda gazeteci tarafını açık biçimde belli ediyor, peşin hükümlerle hareket ediyor, cevabı bastırıyor ve kolektif baskı kuruyorsa, ciddi etik sorunlardan söz etmek gerekir.
Buradaki temel problem, bir siyasetçinin zor durumda kalmasından ibaret değildir. Asıl zarar, izleyicinin hakikate erişim kapasitesinin aşınmasıdır. İyi gazetecilik, izleyicinin soruyu duymasına, cevabı eksiksiz işitmesine ve hükmünü kendi aklıyla oluşturmasına imkân tanır. Gazeteci karar dayatan kişi değildir; sağlıklı kararın oluşabileceği zemini kuran kişidir.
Gazeteci ne savcıdır ne avukattır. O, kamu adına soru soran ve hakikate giden yolları açan aracıdır. Bu rol terk edildiğinde ortaya gazetecilik değil, sahnelenmiş çatışma çıkar.
Demokratik toplumlarda ciddi tehlikelerden biri kötü siyasettir; bir diğeri ise kötü gazeteciliktir. Kötü siyaset gücü yanlış kullanır. Kötü gazetecilik ise toplumun bu gücü nasıl algılayacağını belirler. Bu nedenle etik ihlaller medya dünyasının iç meselesi olarak görülemez. Burada tartışılan şey demokrasinin niteliğidir. Bugün hatırlanması gereken temel ilke açıktır: Gazeteciliğin gerçek gücü saldırganlığında değil, güvenilirliğinde saklıdır.
Yorumlar10
-
AĞACAN
6 dakika önce
Şikayet Et
''Gazeteciliğin gerçek gücü saldırganlığında değil, güvenilirliğinde saklıdır.'' olması gereken gazetecilik . Emeğinize sağılık Sayın Hocam.
Beğen
Cevapla
-
murat
36 dakika önce
Şikayet Et
Ak parti muhalefete bile nasıl bir muhalefet olması gerektiğini öğreterek siyasal alanda da her şeyi olması gereken zemine oturtan partidir.
Beğen
Cevapla
Toplam 3 beğeni
-
1453
46 dakika önce
Şikayet Et
Türk siyasetine haçlı siyonistler soros yahudisinin parasıyla gezi olaylarını yaptı, abd cıa fetö eliyle Türk siyasetine chp ve chp'ye operasyon yaptı, olmadı yargı ve askeri darbe yaptı, artı terör örgütlerini üzerimize saldılar, chp'nin arka bahçesi olan aşırı sol dokuz tane terör örgütü Suriyede bize karşı savaştı, eden bulur, şeytan azapta gerek !..
Beğen
Cevapla
Toplam 3 beğeni
-
Yavuz Sultan Selim
54 dakika önce
Şikayet Et
kk tarafında alevilerle partizanlar kaldı, diğer tarafta haçlı ( siyonist ) ordusunun öncüleri abd ab ingiliz sorosçu opr. çocukları, karpuz gibi ikiye böiündüler, beter olun İslam Vatan Millet düşmanları, bunlar daha iyi günleriniz ?!
Beğen
Cevapla
Toplam 3 beğeni
-
Misafir
58 dakika önce
Şikayet Et
Allah bu ülkeyi bu halki kemalistlerden ve fetötöcülerden korusun
Beğen
Cevapla
Toplam 2 beğeni
Daha fazla yorum görüntüle