Barış İçin Mekke Anlaşması…
- GİRİŞ17.08.2026 09:13
- GÜNCELLEME17.08.2026 09:13
Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan arasında imzalanan Mekke-i Mükerreme’de Safa Sarayında imzalanan Ortak Savunma ve İşbirliği Anlaşması’nı üç ülkenin savunma ilişkilerini geliştiren teknik bir düzenleme ile sınırlı görmek anlaşmanın taşıdığı stratejik anlamı ve muhtevasını eksik değerlendirmek olur.
Anlaşma Ortadoğu’dan Güney Asya’ya, Körfez’den Kızıldeniz’e uzanan geniş bir jeopolitik kuşakta güvenlik ortamının yeniden şekillendiği bir dönemde, bölgesel aktörlerin kendi güvenliklerini daha fazla ortak sorumluluk, kurumsal koordinasyon ve müşterek kapasite anlayışıyla ele alma iradesinin önemli bir göstergesidir.
Bu yönüyle Mekke Anlaşması geleceğin belirsizliklerine karşı daha öngörülebilir, koordineli ve caydırıcı bir güvenlik düzeni oluşturma arayışının somut bir ifadesidir.
Uluslararası ilişkiler açısından güvenlik ortaklıklarının temel işlevlerinden birincisi savaşma kapasitesi üretmekten önce çatışma ihtimalini azaltacak bir caydırıcılık ortamı oluşturmaktır.
Bir savunma anlaşmasının değeri sahip olunan silah sistemlerinin toplamından ibaret değildir. Asıl belirleyici unsur siyasi irade, askerî kapasite, istihbarat paylaşımı, komuta-kontrol kabiliyeti, lojistik sürdürülebilirlik ve gerektiğinde birlikte hareket edebilme yeteneğinin kurumsallaştırılmasıdır.
Mekke Anlaşması bu bakımdan önemli bir stratejik kapasite ortaya çıkarma potansiyeline sahiptir.
Anlaşmanın herhangi bir ülkeyi ortak düşman veya hasım olarak tanımlamaması, savunmacı karakterinin güçlü bir göstergesidir.
Bölgesel güvenlikte yeni karşıtlıklar üretmek yerine saldırganlığın maliyetini yükselten, krizlerin yönetilebilirliğini artıran ve barışın korunmasına hizmet eden mekanizmalar geliştirmek daha rasyonel bir yaklaşımdır. Bu nedenle anlaşmanın bölgesel caydırıcılığı güçlendirme potansiyelini özellikle önemsemek gerekir.
Kademeli askerî iş birliği bu açıdan son derece değerlidir. Komuta yeri ve arazi tatbikatlarından başlayarak kara, deniz, hava, hava savunma ve insansız sistemlerin katılımıyla müşterek tatbikatlara geçilmesi üç ülkenin gerçek bir ortak harekât kapasitesi geliştirmesine imkân sağlayacaktır.
Modern savaş ortamında başarı farklı kuvvet unsurlarının ve teknolojik sistemlerin aynı harekât konsepti içerisinde eşgüdümlü biçimde kullanılmasına bağlıdır.
Tatbikatlar da bu uyumun sınandığı, eksikliklerin görüldüğü ve elde edilen tecrübelerin doktrin, eğitim ve planlama süreçlerine aktarıldığı stratejik laboratuvarlardır.
Anlaşmanın savunma sanayii boyutu ise uzun vadede çok daha dönüştürücü sonuçlar doğurabilir. Günümüz güvenlik ortamında stratejik güç platform sayısı, kritik teknolojilere erişim, teknoloji geliştirme, üretim kapasitesi ve tedarik zincirlerinin sürdürülebilirliğiyle ölçülmektedir. Ortak geliştirme ve üretim, teknoloji iş birliği, bakım ve lojistik desteğin kurumsallaştırılması üç ülkenin stratejik özerkliğini güçlendirebilir.
İnsansız ve otonom sistemler elektronik harp ve yapay zekâ destekli kabiliyetlerin öncelikli iş birliği alanları arasında bulunması da anlaşmanın geleceğin savaş teknolojilerini dikkate aldığını göstermektedir.
Önümüzdeki dönemde askerî üstünlüğü tank, uçak veya gemi sayısı ile birlikte sensör ağları, veri işleme kapasitesi, yapay zekâ destekli karar sistemleri, insansız platformlar, elektronik harp ve dijital komuta-kontrol altyapısı belirleyecektir.
Türkiye’nin savunma sanayii ve özellikle insansız sistemlerdeki birikimi, Pakistan’ın askerî kapasitesi ve Suudi Arabistan’ın ekonomik imkânlarıyla birleştiğinde önemli bir sinerji ortaya çıkabilir.
Türkiye açısından anlaşmanın önemi ülkenin jeopolitik konumuyla doğrudan bağlantılıdır… Bu coğrafya Avrupa, Balkanlar, Karadeniz, Kafkasya, Ortadoğu, Doğu Akdeniz ve Asya arasında stratejik bir kavşak niteliğindedir.
Enerji yollarının, deniz ulaşım hatlarının ve ticaret güzergâhlarının güvenliği doğrudan stratejik çıkarlarımız arasındadır. Pakistan ve Suudi Arabistan ile geliştirilecek kurumsal güvenlik iş birliği Türkiye’nin geniş coğrafyadaki stratejik hareket alanını güçlendirecektir.
Bu çerçevede Kızıldeniz ve Babülmendep meselesi de özel önem taşımaktadır. Babülmendep, küresel ticaret ve enerji taşımacılığı açısından kritik bir deniz geçididir.
Türkiye’nin Suudi Arabistan’ın davetiyle Çok Uluslu Deniz Savunma Koalisyonu çalışmalarına katılması, Mekke Anlaşması’nın daha geniş bir bölgesel güvenlik perspektifi içinde değerlendirilmesini gerektirmektedir. Deniz yollarının güvenliği, bölgesel istikrarın yanı sıra uluslararası ticaretin ve enerji arzının sürdürülebilirliği açısından da hayati önemdedir.
Anlaşmanın NATO’ya alternatif veya rakip olarak tanımlanmaması da gerçekçi bir yaklaşımdır.
Günümüz uluslararası sistemi tek bir güvenlik örgütünün bütün bölgesel sorunları çözebileceği bir yapı olmaktan uzaktır.
Farklı coğrafyalardaki farklı tehditler çok katmanlı ve esnek güvenlik ortaklıklarını gerekli kılmaktadır.
Mekke Anlaşması’nın mevcut uluslararası güvenlik mimarisini tamamlayan bölgesel bir mekanizma olarak tasarlanması bu nedenle olumlu bir tercihtir.
Düzenli siyasi ve askerî mekanizmaların işletilmesi, istihbarat paylaşımının geliştirilmesi, müşterek tatbikatların süreklilik kazanması, savunma sanayii projelerinin somutlaştırılması ve kriz anında kullanılabilecek iletişim kanallarının oluşturulması anlaşmanın başarısında belirleyici olacaktır.
Elbette gerçek başarı anlaşmanın kâğıt üzerinde kalmaması ve zaman içinde kalıcı bir kurumsal kapasite üretmesidir.
Ortadoğu’nun güvenlik sorunlarının önemli bölümü uzun yıllar bölge dışı güçlerin müdahaleleri ve rekabetleri çerçevesinde şekillenmiştir. Kalıcı istikrar için bölgesel aktörlerin kendi aralarında sürdürülebilir güvenlik mekanizmaları geliştirmeleri gerekmektedir.
Bugün bölgenin ihtiyacı yeni çatışma eksenleri değil, saldırganlığın maliyetini yükselten ve barışın korunmasını kolaylaştıran güvenlik düzenekleridir.
Mekke Anlaşması doğru bir stratejik vizyon, güçlü kurumsal yapılanma ve sürdürülebilir siyasi iradeyle işletildiğinde bölgesel caydırıcılığa önemli katkı sağlayacaktır.
Güvenilir savunma kapasitesinin temel amacı savaşmak değil, savaş ihtimalini azaltmaktır.
Potansiyel saldırganın karşısında hazırlıklı, koordineli ve gerektiğinde birlikte hareket edebilecek bir güvenlik ortaklığı bulunduğunu bilmesi, saldırganlığın maliyetini yükseltir ve krizlerin çatışmaya dönüşme ihtimalini azaltır.
Bu bakımdan Mekke Anlaşması’nı bir savaş ittifakı olarak değil, barışı koruma ve güvenliği kurumsallaştırma girişimi olarak değerlendirmek gerekir.
Prof. Dr. Zakir AVŞAR / Haber7
Bu yazıya ilk yorum yapan sen ol