Şefkat tokadı değil bunlar
- GİRİŞ13.03.2014 09:40
- GÜNCELLEME13.03.2014 09:40
Kullara itaat, Esas İtaat Makamının ölçülerine uygunluk nispetinde, elbette mümkündür. Bunun toplum hayatındaki karşılığı, hukuk ve adalet çizgisinde kurallara uymak ve/veya yukarıda belirtilen ana kaynaktan beslenen itikadî ve amelî önermeyi içselleştirerek uygulamaktır. Birincisinde siyasî/dünyevî otorite, ikincisinde dinî/uhrevî otorite vatandaşın ya da din/cemaat mensubunun itaat edeceği kurumlar olarak düşünülebilir.
Bu itaat için belirleyici hususların başında insanın yeryüzündeki tanıklığı gelir. Daha önce bir yazıda, “Hadiselerin tanığıyız” başlığıyla bu konuya değinmiştik. Bu tanıklık sebebiyle insanın sorumluluğunu dile getirerek, “17 Aralık hadisesine ilişkin müşahhas tanıklıklar sayesinde, zamanla daha doğru bilgilere ulaşacağımızı” ifade etmiştik.
Şimdi makasın ağzının sonuna kadar açıldığını, köprülerin yıkıldığını gözlemliyoruz. Bir de bu hengâmede eski dost safların ayrıştığını, birbirine yaban saflar arasında ise stratejik dostluk arayışlarının başladığını…
Stratejik dostluklar, gerçek dostluk değildir. Siyasî ittifakların stratejik bir mantığı vardır, bu normal, bu yüzden de uluslararası ilişkilerde sürekli dostluktan söz edilemez. Orada stratejik ortaklık ve işbirliği söz konusudur. Oysa insanlar/insan toplulukları arasında bâkî güvene dayalı dostluk beklentisi hâkimdir. Taraflardan biri kendine özgü bir maksada yönelik stratejik bir tercihte bulunduğu anda, bu beklentiye aykırı davranmış olur. Dostluk zarar görür.
Şimdilerde Türkiye'de dostluk ve güven algısında zedelenme, bir erime ve kayboluş etkisi yaşanıyor. İnanılması güç gelişmelerle sağdan sola, soldan sağa savruluyor insanlar. Taraflar arasında atışmalar, birbirine yönelik ithamlar ölçü tanımıyor.
Ne külliyen doğrudur görüp duyduklarımız, ne de toptan yanlış. Haktan ve doğrudan yana safımızı belli etmeliyiz, doğrusu budur, ama gel gör ki ak ve karadan ibaret değil saflar... Algı ve değer yargıları, cemaat ya da parti taassubu, belki ülkenin geleceğine yönelik endişe belirleyici oluyor bu saflaşmada.
Örneğin, hırsızlık ve yolsuzluk söylemi ne ölçüde samimî ve dürüst, buna inanmıyor toplum, ikna olmuş değil. Gerçek amacın ve ortalığa yayılan seslerin yolsuzluklara karşı bir haykırış olduğuna inanmıyor. Bir başka çıkar takip edildiğine kanaat getiriyor.
Ne var ki, bunun Türkiye'nin millî menfaati olduğu konusunda kuşkuları var kamuoyunun. Anketler bunu gösteriyor. Hatta cemaatin özellikle yurtdışındaki bağlantı ve beklentileri göz önüne alındığında, dinî olmaktan çok siyasî ve ekonomik hedeflerle varlık gösterdiğine dair kanaat hâkim toplumun önemli bir kesiminde. Bundan dolayı da Başbakan Erdoğan aleyhindeki kampanyalar tutmuyor. Maksat başka, diye düşünülüyor.
Bir başka kesim ise bütün söylemini hırsızlık ve yolsuzluk üzerine bina etmiş durumda.Özellikle ana muhalefet partisi ve kısmen cemaat çevreleri böyle bir strateji izliyor. Yolsuzluk ve rüşvet iddiaları, şüphesiz çok ağır ithamlardır ve buna karşı ilgililerin sessiz kalması düşünülemez. Hukuk devletinde mutlaka bunun gereği yapılacaktır, yapılmak zorundadır.
Ancak, bu suçlamalar sırasında üzüntü verici olan, Başbakan'la mücadele stratejisini sertleştirdikçe büyük yanlışa düşüyor olmaları. Çünkü temsil iddiasında bulunulan inanç ve kültür değerleriyle hiç bağdaşmayacak tarzda, yalan ve iftira derecesinde yanlışlar sergileniyor. Örnek:Samanyolu televizyonunun ana haber bülteninde başbakanın bir miting konuşmasından kesip montajlama yapılarak, orada dile getirilen sözün bir kişiye hakaret gibi gösterilmesi. Oysa bir meydanda halkın önünde yapılan o konuşmanın aslı ortadadır ve hiç öyle bir hakaret yoktur. Bu, açıkça bir iftira olarak Samanyolu izleyicilerinin dikkatinden kaçmamış ve onları hayâl kırıklığına uğratmıştır.
Halbuki biz burada baştan beri cemaat-hükümet tartışmasında cemaati suçlamaktan, bu kesimi gizli gündemle itham etmekten kaçındık, çünkü ona ihtimal vermedik. Hâlâ da cemaate yakın duran kişiler hakkında, tanık olduğumuz zahiren iyi (inançlı, değerlere saygılı ve yardımsever) görünümlerinden dolayı, kötü şeyler düşünemiyoruz. Hep bir üçüncü taraftan söz ettik. Ancak, zaafları ölçüsünde bazı kesimden kişilerin üçüncü tarafın amaçlarına hizmet edebileceğine vurgu yaptık. Cemaat mensuplarını tümden aynı yere oturtmadık. Bunun doğru olmayacağını düşündük, savunduk. Tanıdığımız kişilerin dürüst, inançlı ve ülke sevgisiyle iş yapan insanlar olduğunu gözlemledik.
Bununla beraber, bazı endişelerimizi dile getirdik. Örneğin, bir yazıda şöyle demiştik:
"Türkiye'yi saldırgan ve teröre destek veren bir devlet gibi lanse ederseniz, yalnız ötekileştirdiğiniz taraf ve Türkiye'nin itibarı değil, sonuçta sizinle beraber değerleriniz de zarar görür bundan. Karşınızdakine attığınızı sandığınız her ok, döner gelir sizin bağrınıza saplanır. İnancınıza, demokrasi tecrübenize, kültürel birikiminize, ekonomik ve siyasî kazanımlarınıza darbe vurur".
Şimdi iş o noktaya geliyor sanki.
Türkiye gündemini çok yakından takip eden Avrupalı siyasetçi Joost Lagendijk, Başbakan Erdoğan'ın son yıllarda Türkiye'deki ekonomik başarının sonuçlarıyla mücadele ettiğini ileri sürmüştü. Lagendijk, Başbakan Erdoğan'ın “kendi elleriyle yarattığı yeni Türkiye'deki kaçınılmaz gerçeklikler"den bahsederken, aslında, zımnen Türkiye'de eğitim sistemi de dâhil olmak üzere, gerçekleşmekte olan bir dönüşüme işaret ediyordu. Bu durum içeride ve dışarıda kimi çevrelerin çıkarına ters gelebilirdi. Şimdi büyük ölçüde onun sonuçlarıdır ortalıktaki toz duman.
Bir de Başbakan Erdoğan tarafından 17 Aralık operasyonunun dış kaynaklı bir komplo olarak görüldüğünü belirterek, "Hadiselerin gelişimine, örneğin Halk Bankası etrafında kopartılan fırtınalara ve bunların nerelere kadar uzandığına bakılırsa, bir dış müdahalenin olduğundan kuşku duymamak gerekir", demiştik. Ardından da hemen, dış müdahalenin içeride kimlerin, nasıl kullanıldığı sorusunu sormaya mani olmadığını ifade ederek, şunları eklemiştik: "Konuyu böyle bir sorgulamayla masaya yatırmak, işin gerçekliğini tam anlamıyla kavramak için zorunludur. Bu arada kim zayıf yanından yakalanmış ve bazı çıkar hesaplarına alet olmuş ise, onun da tespit edilip şeffaf bir yöntemle toplum huzurunda açıklanması ve yargılanması hükümete zarar vermez, aksine, güven ve destek sağlar".
Bunun yapılacağına inanıyoruz. Toplumda da yerel seçimden sonra böyle bir beklenti oluşacağı anlaşılıyor. Hâlen devletin bekası ve ülkenin istikrarı için mevcut hükümete, Başbakan Erdoğan'a kamuoyu desteğinin devam ettiği, yerel seçimde de sonucun bu yönde olacağı belli. Bu bir anlamda şu kritik dönemde güven oyu sayılacaktır.
Yorumlar4