Fırsatçı aydın, sahici mütefekkir

  • GİRİŞ21.02.2026 09:28
  • GÜNCELLEME21.02.2026 09:28

Geçtiğimiz günlerde Bülent Arınç’ın, "Bu toplum aziz millet olmaktan çıktı. Parlamentoda toplumun seçtiği adam selam üzerine selam çakıyor. Bu toplumun seçtiği adam çıkarcılığın baş tacı. Dindarlık herkesin kaçtığı bir noktaya geldi..." şeklindeki sözleri siyaset ve medya dünyasında yankı uyandırdı.

Bülent Arınç, geçmişte aktif siyaset yaptığı mevcut iktidarı pratikte yıpratan sonuçlar üreten muğlak açıklamalarına böylece bir yenisini daha ekledi. Hakikati inşa etmekten ziyade pragmatik bir siyasi manevra izlenimi veren ve içeriden yapılıyormuş gibi duran bu çıkışlar, yapıcı bir değerlendirme ortamı sağlamak yerine sadece fırsatçı muhalif çevrelere cephane taşıyor.

Bir Fırsat Alanı Olarak "İslam Karşıtlığı"

Nitekim bu sözleri havada kapan muhalif kesimler, entelektüel namusu hiçe sayarak meseleyi kendi ideolojik ajandaları için iştahla köpürttüler. Yaftalama dünden hazırdı: "Siyasal İslam çöktü, İslamcı iddialar iflas etti, tükenişin itirafı geldi." Oysa asıl mesele güncel siyasetin çok ötesinde. Batı tefekkürüne teslim olmuş, kendi toplumuna yabancılaşmış bu muhitler, buldukları her çatlağı içlerindeki kronik "İslam karşıtlığını" kusmak için bir aparata çeviriyor. Seksen yıldır memleketi Batı’nın kapıkulu yapan, kendi sosyolojisinden ve inanç değerlerinden habersiz bu zihniyet, Arınç’ın sözlerini ideolojik saplantılarına kalkan yapabiliyor.

Filistin asıllı Amerikalı düşünür Edward Said, modernizmle birlikte "Batı'nın yeni bir tanrıya dönüştüğünü" söyler. Cemil Meriç’in tabiriyle "müstağrip" (yabancılaşmış) olan bu sözde aydınlar, işte bu “sahte tanrıyı” kaybetmek istemiyor. Kendi halkına oryantalist bir kibirle bakan bu kesim, iktidar eleştirisi üzerinden doğrudan bu toprakların kadim değerlerine saldırmaktan çekinmiyor.

Aydın İhaneti

Oysa tarih, devletlerin de iktidarların da gelip geçici olduğunu göstermiştir. Mutlak hakikat ise bakidir. 

Şu halde "fiil" ile "fail" ayrımını sağlıklı bir şekilde yapabilmek, asgari bir entelektüel namus gereğidir. Böyle bir mantıktan yola çıkılırsa, Türkiye’nin geçmişinde her on yılda bir yapılan darbeleri hangi düşünceye fatura etmeliyiz? Ya da vaktiyle yerli savunma sanayiini, uçak fabrikalarını yok eden o devasa ihaneti dönemin uygulayıcılarına mı mal edeceğiz, yoksa mensup oldukları fikriyata mı?

Bilimsel hakikatler ve hür fikirle kalkınacağı söylenen memleketimizde tek parti uygulamaları ve "açık oy, gizli tasnif" demokrasisi kimin veya hangi değerin mahsulüydü? Vesayet sisteminin, yargı diktası eliyle parti kapatmaların, 28 Şubat darbesinin suçluları malum şahıs ve gruplar mı, yoksa laik-seküler ideolojiler mi?

Yaşadığımız şey, Fransız düşünür Julien Benda’nın o meşhur tespitiyle tam bir "Aydın İhaneti"dir. Bu, hakikati aramak yerine ideolojik kabilecilik ve siyasi amigoluk yapmaktır.

Sahici Mütefekkir İhtiyacı

Türkiye’deki aydın sapması, kibri ve kendi toplumuna yabancılaşması ne yazık ki iki asırdır fikir dünyamızda devasa bir çölleşmeye yol açtı. Bu zihniyetin ithal reçetelerine, şabloncu eleştirilerine veya günübirlik siyasi polemiklerine hapsolmak ülkenin ufkunu karartıyor.

Krizi aşmanın yolu; bu toprakların ruh kökünden beslenen, dünyayı okuyabilen ve çağa yeni sözler söyleyebilen "kompleksiz bir mütefekkir duruşu" inşa etmekten geçiyor. Maarif davamızın, eğitim odaklı faaliyet yürüten sivil toplum müesseselerimizin en önemli meselesi bu olmalı.

İşte tam bu noktada, medeniyet havzamızın dinamizmine dönüp bakmalıyız. Mecelle’nin en temel kaidelerinden biri şöyledir: "Mevrid-i nassda içtihada mesağ yoktur." Yani, hakkında kesin ve açık hüküm (nass) bulunan konularda içtihat yapılamaz. Dolayısıyla kesin hükümlerin dışında kalan o devasa sosyal, ekonomik, teknolojik ve siyasi alanda içtihat kapısı sonuna kadar açıktır. Tabii ki bu, çok derin bir bilgelik ister.

Yeni Bir Medeniyet Fıkhı

İçinde bulunduğumuz çağda en çok ihtiyaç duyduğumuz şey, içtihat kapısından geçme dirayetine sahip bir “âlim-entelektüel havuzunu” oluşturabilmektir. Zira Batı’nın meczubu olan aydınlar farkında olmasa da modernist ve kapitalist dünya çöküyor. Nietzsche "Tanrı'yı öldürdük" demişti, Foucault ise "insanın ölümünü" ilan etmişti.

Bu bağlamda, Atlantik ittifakının sürüklendiği krizi ve çatırdayan kapitalizmi salt menfaat çatışmalarıyla izah edemeyiz. Aynı zamanda derin bir medeniyet krizi var. Küresel bir savaşın eşiğindeki dünya, kaçınılmaz jeopolitik sonuçlar doğuracak yeni bir istikamet arıyor. İhtilafların derinleştiği bu kırılma noktasında; iktisattan hukuka, dijital ahlaktan sömürü düzenine kadar her şeyi milli ve manevi perspektifle yeniden değerlendirecek beyinlere muhtacız.

Bu inşayı sadece devletin omuzlarına bırakamayız; tüm toplumsal dinamiklerin seferber olduğu bir şuurla asıl hedefimiz, çağa yön veren yepyeni bir 'medeniyet fıkhı', kusursuz bir 'medeniyet tasavvuru' inşa etmek olmalıdır.

Sadece bizim değil, tüm dünyanın buna ihtiyacı var.

Refik Tuzcuoğlu / Yeni Akit Gazetesi

Yorumlar1

  • MECLİS BAŞKANLIĞI 1 saat önce Şikayet Et
    Eleştiri eleştiridir, arınçın gözüyle de konuyu irdelemek lazım ama , Yol arkadaşlarının eleştirirken imamoğlunu kurtarmaya çalışması, Meclis başkanllığı verecek olsa imamoğlu saflarında yer lacağını göstermesi, sahtelikten mahkemeli olan birine hiç laf etmemesi tam bir handikap
    Cevapla
Haber7 Mobil Sayfa Banner'ı Kapat