Üstad'ın İstanbul'a hasreti

  • GİRİŞ31.05.2013 08:16
  • GÜNCELLEME31.05.2013 08:16

Ne de profesörünün gözünde hakikat, muharririnin gözünde samimiyet, tüccarının gözünde sadakat, polisin gözünde cevvaliyet …

İstanbul, gözümde öyle tütmeye başladı ki …

Onu düşünüyorum, onu!

O kimdir? Annem, karım, evim, yatağım, yazı masam, başucumdaki kitap, belli başlı pencerelerimin sabit manzarası, ihtiyar ve öksürüklü “Şirket-i Hayriye” vapuru, mürekkep kokan matbaa, arkadaşım, talebem, kaldırımlar, gök, deniz, şu, bu ….

Benim güzel İstanbul'umun davası, ne idarî, ne siyasî, ne içtimaî, ne iktisadî, ne beledî, ne bediî; sadece ruhî ve ahlakî …

İstanbul'un fethi Doğu'dan gelip, Doğu ruhunu Batı toprakları üzerinde hakim kılmak davasında bir milletin, bütün zaman ve bütün mekan planına hakim bir kudret ve şahsiyetle atılma ve yayılma hamlesidir. İstanbul bu hamlenin, maddi ve manevi sevki bakımından köprü başı noktasıydı ve işte bundan 490 sene evvel bu köprü başı noktası tutulabilmişti. Öyle bir köprü başı noktası ki, Doğu medeniyetinin ruhu olan Peygamber, onu fethedecek kahramanı, madde planının en büyük bayraktarı olarak göstermiş ve övmüştü.

Fatih Sultan Mehmed, kendisinden sekiz buçuk asır evvel müjdelenen bu bayraktarlığa erdi; ve Doğu aleminin tam bir medeniyet ve şahsiyet zaferi halinde, bayrağını Ayasofya'ya dikti.

Ayasofya; ne taş, ne çizgi, ne renk, ne cisim, ne de madde senfonisi, sadece mana, yalnız mana …

İstanbul'daki Süleymaniye, Edirne'deki Selimiye, bunlara karşılık da Roma'daki (Sen Piyer) ve Paris'teki (Notrdam), bizde ve onlarda daha niceleri, madde ve hatta gayelerine bağlı mana kıymeti olarak, Ayasofya'nın eşik taşına bile denk olamaz! Zira bunlardan her biri, kendi gayesinin tabiî şartları içinde, tek taraflı olarak yükseltilmiş bir eser … Ayasofya ise bunların yanında bir kümes bile olsa, öyle bir basibin sahibi ki, ne madde ne de tek taraflı mana ölçüsüyle ona varmak kabil … Ayasofya bir mananın, zıd manaya taarruz ve onu zebun edişinin, bütün dünyada eşi olmayan abidesi …

Şu kadar yıl evvel İstanbul kurtulmuş.

Neden?

Dışarıdan gelen düşmanlardan …

Dolayısıyla bayrak, rozet, marş, geçit resmi, donanma, fener alayı, kalabalık, 8 sütun üzerine serlevha, fıkra, makale, nutuk vesaire …

İstanbul gibi Türkiye'nin baş ve yürek şehirlerinden bir tanesinin şu kadar yıl evvelki kurtuluşu ve Türke aidiyeti o kadar tabiî ki, beş on yılda bir hatırlanması doğru bu hadiseyi her sene kutlamak, bence, her sabah uyanan bir adamın kafasını ve yüreğini yerinde bulduğu için bayram yapması gibi bir şey …

İstanbul'un ve daha nice yerin Türke aidiyeti bence bir mütearife kadar tabiî ve bir mütearife kadar nümayişten müstağni …

Bu itibarla ve bu münasebetle ben, yeni çağın başından beri Türk'ün elinde bulunan ve en ileri çağın en ileri kademesine kadar Türk'ün elinde kalak olan İstanbul'un, dış illetlerden olduğu kadar, bazı iç hastalıklardan da kurtulması şuuruna zemin açmak istiyorum …

Evet ben, bayrak, rozet, marş, geçit resmi, donanma, fener alayı, kalabalık, 8 sütun üzerine serlevha, fıkra, makale, nutuk vesaire kıymeti içinde, maziye doğru beş ve istikbale doğru namütenahi asırlık bir İstanbullu sifatıyla düşünüyorum ki; İstanbul hala, artık bir kağnı kadar modası geçmiş tramvaydan, birdirbir oyunu otobüsten, Arnavut kaldırımı ve parke kaldırımdan, pis, dar ve dolambaçlı sokaktan, kübik, zevksiz ve iğrenç inşadan, mahzun, mecalsiz, ve iki büklüm ahşap binadan, en güzel yerlerini istila etmiş fabrika, depo ve antrepo molozundan, harikulade bir zevk ve şahsiyetin mümessili abidelerinin yüzünü örten perde, küf ve pastan ve tabiatın en güzel tecellisi içinde en bakımsız şehir bilmecesinin saltanatından hala kurtulamamıştır.

Bu şehir ve cemiyette her fert, yalnız kendi başını kurtarmak ve kendisini öbürüne karşı korumaktan başka hiçbir kaygı ve ölçü sahibi değil, ve serbestlik usulünün nihai ve mefkurevi haddiyle serbest!

Mektep, adliye, sinema, gece kulübü, ibadethane ve bilmem ne haneden boşalan insanlar sırasıyla küskün, kırgın, bezgin, bitkin, ölgün ve ezgin …

Ah İstanbul, ah İstanbul!  insan hiçbir fikir imal etmese de yalnız senin o canım yüzüne baksa, şu ismine bir asırdır inkılap dediğimiz nesnelerin içyüzünü ve hakikatini bir eşya dersi halinde ne güzel öğrenir ..

                 ÜSTAD'DAN İSTANBUL'DA BİR RAMAZAN HATIRASI

Çocuktum. 6-7 yaşlarında var yoktum. Bir Ramazan günüydü. Çemberlitaşta oturduğumuz büyük Konaktan sokağa çıktım. İleride, bir sehpaya oturttuğu tablasından çoluk çocuğa şeker meker satan birini gördüm. 10 para mı, 20 para mı, ne verdiğimi hatırlayamadığım bir horoz şekeri satın aldım. Şekeri eme eme Konağa dönmek üzereydim ki, üzerime hamal kılıklı bir adam çullandı. Yarı ciddi, yarı şakacı bir edâ ile haykırdı:

-Şu bacaksıza da bak! Sokakta, elâlemin karşısında yiyor!

Ödüm patlamıştı sanki... Şekeri yere attım ve evime doğru koşmaya başladım.

Adam beni kapıya kadar kovaladı. Konağın açık kapısını bu herifin suratına çarparcasına kapatıncaya kadar adeta baygınlık geçirdim.

Şimdi, masum çocuklara değil, Ramazan günü açıkça ve iftihar edercesine sigaralarını tüttüren her vasıf dışı insanlara o hamal kılığı içindeki saffet ve hassasiyetle hitap etmek istiyorum:

-Günahınızı niçin Allah'la aranızda bırakmıyor ve sanki onun reklâmını yaparcasına, zedelediğiniz Allah hakkına kul hakkını da ekliyorsunuz? Eskiden Ermenisi, Rumu, Yahudisi bu kul hakkına tecavüz etmemek için Ramazanlarda müslümanların karşısında oruca aykırı bir harekette bulunmazlardı. Düşünün, sizin derekeniz ne olmalı!

Hamalın kovaladığı çocuk bugün 75 yaşında ama, kovalayanın soyundan kimse kalmadı.

Benim güzel İstanbul'umun davası, ne idarî, ne siyasî, ne içtimaî, ne iktisadî, ne beledî, ne bediî; sadece ruhî ve ahlakî …

Canım İstanbul

Ruhumu eritip de kalıpta dondurmuşlar; 
Onu İstanbul diye toprağa kondurmuşlar. 
İçimde tüten bir şey; hava, renk, eda, iklim; 
O benim, zaman, mekan aşıp geçmiş sevgilim. 
Çiçeği altın yaldız, suyu telli pulludur; 
Ay ve güneş ezelden iki İstanbulludur. 
Denizle toprak, yalnız onda ermiş visale, 
Ve kavuşmuş rüyalar, onda, onda misale. 

İstanbul benim canım; 
Vatanım da vatanım... 
İstanbul, 
İstanbul... 

Tarihin gözleri var, surlarda delik delik; 
Servi, endamlı servi, ahirete perdelik... 
Bulutta şaha kalkmış Fatih'ten kalma kır at; 
Pırlantadan kubbeler, belki bir milyar kırat... 
Şahadet parmağıdır göğe doğru minare; 
Her nakışta o mana: Öleceğiz ne çare? .. 
Hayattan canlı ölüm, günahtan baskın rahmet; 
Beyoğlu tepinirken ağlar Karacaahmet... 

O manayı bul da bul! 
İlle İstanbul'da bul! 
İstanbul, 
İstanbul... 

Boğaz gümüş bir mangal, kaynatır serinliği; 
Çamlıca'da, yerdedir göklerin derinliği. 
Oynak sular yalının alt katına misafir; 
Yeni dünyadan mahzun, resimde eski sefir. 
Her akşam camlarında yangın çıkan Üsküdar, 
Perili ahşap konak, koca bir şehir kadar... 
Bir ses, bilemem tanbur gibi mi, ud gibi mi? 
Cumbalı odalarda inletir ' Katibim'i... 

Kadını keskin bıçak, 
Taze kan gibi sıcak. 
İstanbul, 
İstanbul... 

Yedi tepe üstünde zaman bir gergef işler! 
Yedi renk, yedi sesten sayısız belirişler... 
Eyüp öksüz, Kadıköy süslü, Moda kurumlu, 
Adada rüzgar, uçan eteklerden sorumlu. 
Her şafak Hisarlarda oklar çıkar yayından 
Hala çığlıklar gelir Topkapı Sarayından. 
Ana gibi yar olmaz, İstanbul gibi diyar; 
Güleni şöyle dursun, ağlayanı bahtiyar... 

Gecesi sünbül kokan 
Türkçesi bülbül kokan, 
İstanbul, 
İstanbul...

seymakisakureksonmezocak@gmail.com

Yorumlar2

  • Kutlu Tuna 12 yıl önce Şikayet Et
    Coook tesekkurler. Efendim Istanbuluma coook uzaktayim. acikcasi su gurbet yarasina ciddi tuz basti ustad.....
    Cevapla Toplam 1 beğeni
  • ŞAHİN AVCI 12 yıl önce Şikayet Et
    Teşekkürler hanımefendi. Gençliğin ne kadar ihtiyacı var üstadı tanımaya, onun şiirlerine yazılarına. Yalnız sizden bir ricam olacak, bildiğim kadarıyla üstadın yukarıdaki şiiri dahil bazı şiirleri kendi sesinden mevcut onların linklerini de yazılarınıza koysanız bizler tekrar tekrar dinlesek , gençler onun kendi etkileyici sesinden şiirlerini dinlese daha iyi olurdu , nacizane tavsiyem.
    Cevapla Toplam 6 beğeni
Haber7 Mobil Sayfa Banner'ı Kapat