Eşkıya, dünyaya hükümdar olmazdı hani?..
- GİRİŞ10.01.2009 09:40
- GÜNCELLEME10.01.2009 09:40
Vahşetin gösteri haline dönüştüğü, medya yönetimi haline getirildiği yeni zamanlardayız. Irak işgal günlerini hatırlayalım. Zihnimizde hemen beliren işkenceye dair o ağır ve iğrenç fotoğraf kareleriyle özdeşleşmiş bir şeydir işgal. Görüntü, işgalin yöntemi haline gelmişti.
Oysa zorbalar, insanlığın daha evvelki dönemlerinde işledikleri cinayet ve insanlık dışı faaliyetleri gizlemeyi tercih ederlerdi. Veya yol açtıkları vahşetin bilgisini özenle biriktirir, saklar, müze ve raporlarında arşivler, politik olarak uygun gördükleri dönemlerde çıkartırlardı ortaya...
Ama adına entropi denilen değişim ve hafıza ilişkisi 2000’lerde neredeyse yok olduğundan, eskinin savaş ve yok etme sistematiği de allak bullak oldu. Zaman, dönemimizde kısıtlı ve çabuk ilerleyen bir boyut olmaktan çıktı. Zaman diye bir şey yok artık. Bu yüzden Körfez Krizi’nde her anını naklen seyrettiğimiz imha projesi, Irak işgalinde cep telefonu ve internet aracılığıyla katlanan bir hıza dönüştü. Artık savaş romanlarının, hatıralarının hatta sinemalarının vakti de bitti... Gün, tıpkı birer realty show mesabesinde anlık katliamları görüntüler düzeyinde alıp, sonra da hayata her nasılsa aktığı yerden devam etmekle ilintilidir artık.
Gün, kısa değil, yitik bir şeydir artık...
Kahvaltı esnasında Gazze’de kaç bin çocuğun öldüğünü işitirken içilen süttür, gün... Trafik yoğunluğundan şikâyet ederken kulağa çalınan bomba sesleri, akabinde moral bulmak içilen çevrilen radyo kanalları kadar geçişken ve seyrek... Sonra taksit ödemek için internet bağlantısı kurarken, rastgele bakıverdiğimiz çocuk ölüleri... Veya kredi kartı reklamlarını seyrederken, ekran altından geçen alt yazılarda birer rakama dönüşmüş cinayet bilançoları... Bu kadar norm içine çekilmiş, bu kadar güncelleşmiş, bu kadar hayatın vazgeçilmez bir parçası haline gelmiştir soykırım artık...
Gün ve hayat, bir operatör için kadavra ne ise, o kadar profesyonel, o kadar iş gereği, o kadar donuktur. Hiçbir şeyin sahici olmadığı bu geçit töreninde, her nasılsa her şeyin de gerçek olarak adlandırıldığı bir geçide yazgılıyızdır... Her şey gerçek, ama hiçbir şey sahici değil!
Filistin ve Gazze üzerinden yaşadığımız infialler de en kısa zamanda unutulup, yatışacak soğuk tarih bilgisine dönüştürülüyor bile. Böylece kimsenin diğerinin acısına gerçek mânâda empati kuramadığı, acının nasır tuttuğu yeni bir cehennem kuruyoruz kendimize. Sanki insanlar hiç ölmüyor. Sanki çocuklar hiç katledilmiyor. Sanki hiç işgal yok. Hiç işkence yok. Varlık, giderek yokluğa tekabül ediyor bu süreçte... Kötülük her şeye bulaşıyor. Aramızda ve hatta başköşede bir ağır misafir gibi hürmet görüyor tüm fenalıklar...
Fenalık ve kötülüğün toplumsal normallik ve yaşam tarzı olmasında, şüphesiz siyasetçilerin büyük katkısı var. Hatta onların yeryüzünde ikame ettiği politik güç teorisi, kötülük üzerine işliyor. Evet, adına barış, demokrasi, devlet çıkarı, diplomasi, çoğulculuk, ilerleme, zenginlik diyorlar... Ama sonuç işte ortada! Daha iyi şartlarda yaşamak için diğerlerini sömürmekten geçen kadim aydınlanma felsefesi, daha çok ve fazla yaşamak için diğerini iptal etme, yok etme, silme tarzına evrilmiş durumda...
İster ifade edelim ister etmeyelim, hepimiz bilinçaltında şunu kabul ediyoruz mesela: Evet, İsrail’in Filistin ve son olarak Gazze’de işlediği feci bir soykırımdır. İnsan teki olarak bu gidiş lanetlenebilir, ama devletler ve siyasetler masasında iş başkadır. Yani diplomaside öfkeyle hareket edilmez diyoruz
Yani devlet veya siyaset ya da diplomasi, adeta insan işi değildir kabulü, hepimizin zihinlerine kazınmıştır nerdeyse
Halbuki devlet de siyaset de diplomasi de gerçek insanlar için var edilmiş hükmî şahsiyetler, sanal kavramlar, üretilmiş kurgulardır... Ama gün, insanların değil kurguların yaşamasına göre ayarlanmış, zamansız ve mekânsız yeni bir cehennem vadisidir...
Bu seküler ayrışma, yani iş başka dostluk başka anlayışı, bizi işlenen cinayetlere ortak etmiyor mu? Hani eşkıya dünyaya hükümdar olmazdı?
Sibel Eraslan - Vakit
Yorumlar1