Babalar da ağlamasın...
- GİRİŞ21.06.2010 10:00
- GÜNCELLEME21.06.2010 10:00
Geçen gün Babalar Günü’ydü... “Evlat, babasının sırrıdır” der büyükler, torunsa sırrın sırrı gibi billurlaşıyor, parlak bir avize kandili gibi, yıldız gibi asıyor onu göklere, dedelerle nineler... Babam, onuruna düşkün, memleketine aşık, emekli bir asker.
Askerin emeklisi olmaz” derler, doğrudur, yetmişlerinde olmasına rağmen, her an komutanlarından sefer/görev emri beklediğini adım gibi bildiğim için babamın, ben de katılıyorum ki; bu böyledir... Babam için çok zorlu bir yıldı içinden geçtiğimiz sene... Komutanların deşifre olan darbe planlamalarına, muhakeme konusu edilmiş yolsuzluklarına, haksızlıklarına, lafı uzatmaya gerek yok, asla inanmadı, inanmak istemedi... Hele ki o planların bazılarında tutuklanacak gazeteciler ve sakıncalılar arasında yer alması kızının, onun zaten yorgun düşmüş kalbini, çokça yordu, zedeledi... Yedi denizleri, ummanları aşmış, millerce açıklara yelken açmış mahir ve görgülü bir kaptan olarak, onun dünyada en çok sevdiği harita, Türkiye haritasıdır... Bize daha okula gitmeden ezbere Türkiye haritasını çizdirtecek kadar... Ama ben edebiyatın irili ufaklı maceraperest sokaklarında, çok dilli ve renkli ayartıcı nice aynalarla bezenmiş odalarında, gizemli bahçelerinde, ayak değmedik adalarında gezmeyi çok sevdiğimden olsa gerek, gözünü Türkiye haritasından göklerdeki yıldızlar haritasına dikmiş bir çocuk olarak kaldım hep... Sizin sevdiğiniz bir harita var mı? Hangisi, hangileri?
Oğlum, büyükbabasına Babalar Günü’nde gemi dümeni şeklinde dizayn edilmiş bir masa saati beğendi. Babam hediyeyi açarken öyle heyecanlıydı ki anlatamam... Hiç de ona layık olmayan, alçakgönüllü bir hediye olduğu halde, bir çocuk gibi sevinçliydi... Bana rüzgar gülündeki yönleri, yüzmeyi ve rüzgarların ismini, balıkları, yengeçleri ve deniz üzerinde taş sektirmeyi de hep babam öğretmiştir... O anda dünyanın tüm güzel rüzgarlarını babamın yelkenlerini doldururken görüyordum işte... Eller öpüldü, kolonyalar döküldü, karneler gösterildi, aferinler alındı...
Daha sonra bir ara, gazetelerdeki şehitlerin haberlerini gösterdi babam bana... Kesmiş saklamış, masaya dizmiş, benim için hazırlamış: “Bak evladım, Babalar Günü’nde ağlayan babalar da var” dedi... Yutkundu, gözleri doldu. Babam, Başbakanımıza veya Bakanlar Kurulu’ndan birisine birşeyler söylemek istediği zaman, hemen beni alır karşısına, niçin böyle bu, bilmiyorum. Ama ben de Genelkurmay Başkanı’na veya askerliğe dair birşeylere itiraz edecek olsam, önce babama telefon açarım. Böyle bir görev, temsil paylaşımı var aramızda. Ben, kendisine halen “siz” diyerek konuşurum, “Babacığım en az sizin kadar üzgünüz, kederliyiz” diyorum. Sonra babamın bana kederle uzattığı, Mehmetçiklerin resimlerine bakıyorum, o kadar küçük ve masumlar ki, benim oğlumdan sadece birkaç yaş büyükler... Bir iki yıl öncesine kadar onlar da karne alıyorlardı, onların da kedileri kuşları vardı. Şimdi yoklar. Niçin? Niçin? Niçin?
Bir anne için en akıl fırlatıcı provadır. Ölen gencin yerine kendi çocuğunu koyarak düşünmek...
Babama baktığımda, babalar için de en yürek delici tecrübenin, bu empatik yakınlaştırma olduğunu farkediyorum... Her Mehmetçik haberinin, her al bayrağa sarılmış şehit cenazesinin, babamı lime lime keserek, hayat içinde ölümü yaşattığını görüyorum... Kızkardeşim bazen gazeteleri sakladıklarından, bir bahane uydurarak haberleri seyrettirmemeye çalıştıklarından bahsetmişti... “Bir gün üzüntüden kalbi duracak...” Kıbrıs Harekatı’nda arkadaşlarını şehit vermiş o kahramandan geriye, haberleri işittikçe çöken, düşen her yıldırımda bir kere daha vurulan yufak yürekli bir baba kalmış...
“Analar ağlamasın” temennisiyle başlayan ve fakat siyasi konjönktür ve yargısal de-stablizasyon gibi sebeplerle akim kalmış demokratik açılım, şu günlerde artırılmış terör semptomları ile nerdeyse toprağa gömülecek... Hayret diyorum. Demek ki bizim için annelerin ağlayıp ağlamaması hiç de önemli değilmiş... Savaş şartlarından, öfke ve nefret düzeyinden beslenen ne kadar eleman varsa, ağız birliği edercesine küçümsedi bu girişimi... Partizanlıklar yapıldı karşılıklı. Sanki bir parti bülteniydi demokratik açılım... Oysa hepimizin selameti için toplumsal barışmaya niyetlenen bir adımdı... Olmadı. Olamadı. Oldurmadılar... Kendi tahtlarını koruma pahasına, gök ekin gibi biçilen gençlerin kanlarına alkış tuttular...
Babamın o çok sevdiği Türkiye haritasını kanla boyayanların umrunda mı analar? Umrunda mı babalar? Umrunda mı yere soluksuz düşmüş onca cansız genç ekinler?
Bir Babalar Günü’nü daha, oğullarımızın cenazeleri arasından akan gözyaşı selleriyle idrak ettik...
“Analar ağlamasın” diye başlayan Milli Birlik ve Kardeşlik Projesi’nin tüm engellemelere rağmen devam etmesi için çalışmalıyız. Hatta bir adım daha atarak, “Babalar da ağlamasın” bilincini de ekleyerek... Sorumluluk elbette başta Hükümet olmak üzere, ülke yönetimine talip tüm siyasi partiler, Millet Meclisimiz, Milli Savunma Bakanlığımız, askeri komuta teşkilatımızdır... Ama bunu kısır politik tartışmalara çevirmek sadece zaman kaybıdır.
Suçlu mu arıyoruz?
Tamam bizler, yani anneler ve babalar olarak tüm siviller, suçu ve sorumluluğu üzerimize alıyoruz. O vurulan çocukları bizler dünyaya getirdik çünkü.
Tamam. Suçluyu ve sorumluyu buldunuz.
Tamam da.
Şimdi ne yapmalıyız? Soru budur...
Lütfen boş gürültüleri ve kibirli konuşmaları, öfkeli suçlamaları veya hemen her konuda konuşmayı baş marifet bilirken sıra kendi işine gelince hiçbirşey yokmuş gibi susmayı... Derhal keser misiniz?
Şimdi iş zamanı... Kanı durdurmanın zamanı. Barışın, güvenliğin ve insan onurunun zamanı...
Sibel Eraslan - Vakit
Yorumlar5