14 Aralık travması

  • GİRİŞ16.12.2014 10:41
  • GÜNCELLEME17.12.2014 09:49

Aşılması zor bir tampon bölgenin arkasındaydılar. Ulaşılması güç bir zirvede. Uğraşmanın imkânsız olduğu bir meşruiyet zemininde. Müdahalenin düşünülemeyeceği bir alanda. Tartışma konusu yapılamayacak kadar muhkem bir bağlamda. Eleştirilmeyecek kadar hayırlı bir işte. Soru sorulamayacak kadar şeffaf bir yapıda. Kızılamayacak kadar hoşgörülü. Şüphelenilmeyecek kadar berrak bir bünyede. Yerliliği sorgulanamayacak kadar milliyetçi. İmtiyaz sahibi bulunamayacak kadar mülksüz. Mevkii tespiti yapılamayacak kadar vatansız. Künyesi olmayacak kadar sahipsiz. Üzerinde karar kılınmış bir ismi olmayacak kadar anonim... 

Ele avuca gelmeyen. Tarif edilemeyen. Başı sonu belli bir fıkhı olmayan. Tedbir âleminde yaşayıp, ruhsat dünyasında amel eden, kendi kehanetinin peşinde koşan bir yapı için yeni bir dönüm noktası yaşanıyor. Mazoşizme varacak düzeyde bir ifratla, kırk yılda inşa ettikleri her şeylerini üç-beş polisin aklına teslim etmenin trajedisini yaşıyorlar. Yaşanan durum gerçekten ibretlik. Ama hazin son değil. En başından, yani daha ilk günden, aklı başında, siyasi muhakeme yeteneği olan herkesin tuhaf bir gidişat olarak not ettiği bu hikâyenin, hüzünlü cüzleri arz-ı endam ediyor.

Serap görmekte haksız olduklarını söylemek zor. Zira özellikle 28 Şubat’la birlikte, ‘makbul grup’ olmanın açtığı alan, önce 11 Eylül 2001 ardından da 3 Kasım 2002 ile birlikte tahkim edilerek, artık grubun da yönetemeyeceği bir menzile doğru yola çıktı. Kanser ideolojisine dönüşen ‘büyüme hızı’, ruhsat dağıtım merkezine dönüşen ‘makbul hareket’in girmeyeceği sektör, bulaşmayacağı olay, ilgilenmeyeceği gelişme kalmadı. Hormonlu küresel büyümenin verdiği sarhoşluğun içerisinde, Türkiye’nin ‘bir detaya’ dönüştüğüne dair cahilce okuma ise felaketlerinin bidayetini hazırlıyordu.

Yaşanan özgüven patlamasında haksız sayılmazlardı. Eleştiri almaları, sorgulanmaları, tartışılmaları hele müdahale edilmeleri için aşılması gereken tampon bölgenin neredeyse imkânsız bir parkur olduğunu düşünüyorlardı. Zira ‘karşılarındakiler’, ‘’Üsküdar’a gider iken’ şarkısını terennüm eden siyahi sabiyi’’ göz ardı edecek kadar zalim olsalar, yüzbinlerce çocuğun masum eğitim kurumları aşılamazdı. İhtiyaç sahiplerine Hızır olan yardımları aşsalar, memleket vasatıyla ontolojik derdi olmasına rağmen ‘onlara bir şekilde sahip çıkan’ sermaye aşılamazdı. Tebliğ faaliyeti yapan ‘ muhabbet fedaileri’ne musallat olacak kadar çılgınlaşsalar, ‘başka başkentler’ aşılamazdı. Hizmet aşılsa, istihbarat aşılamazdı. Cemaataşılsa, hâkimler aşılamazdı. Camia aşılsa, savcılar aşılamazdı. Altın nesil aşılsa, kaset arşivi aşılamazdı. Hâsılı kelam, sigorta poliçeleri fazlasıyla sağlam ve küreseldi.

İşte bu özgüven dünyasında ne olduysa oldu, geri dönülemez noktaya hızla ilerlediler. İstihbarat müptelası bir yapı; komploculuğu teoloji, lobiciliği siyaset, tedbiri de strateji zannetmesinin bedelini trajik bir irtifa kaybı yaşayarak ödüyor. Beş altı yıldır herkesin gözü önünde, herkesin gözüne sokarak yapılan eylemlerin faili meçhul kalmasını istiyorlar. İcat ettikleri tampon bölgenin aldıkları darbeyi, kurguladıkları meşruiyet zemininin şüpheli sıfatlarını, kullandıkları müstear isimlerin ise faili ortadan kaldırmasını bekliyorlar. Başka bir aktöre kötülük atfetmenin kendilerini temizleyeceğini umuyorlar. Yıllarca içlerinde besleyip büyüttükleri IŞİD ortaya çıkıp da, darbe yapmaya kalkacak kadar ileri gidip başarısız olunca ‘makul grup’ teknolojisinden yine medet umuyorlar.

yazının devamı için tıklayınız

Bu yazıya ilk yorum yapan sen ol

Haber7 Mobil Sayfa Banner'ı Kapat