Suyun bu ve o yanındakiler için hayat...
- GİRİŞ07.05.2011 09:16
- GÜNCELLEME07.05.2011 09:16
Merhaba kardeşim.
İşte yine hafta sonu ve işte yeni bir mektup… Yazdığım her mektup gibi bu da senin kuyuna attığım bir taştır. Taşı atan benim, çıkarmaya değer sayan kim? Peki ya benim taşım ile senin suyun bulanır mı? Önceki mektubumu hatırlıyor musun? Hani sana gurbette çok sessiz bir ölümden bahsetmiştim, karlı dağlarda bir yabancı ölümden… Hayatımdan hiç çıkmamış insanlar tanıdım ben. Hayatıma hiç girmemiş insanlar da elbette… Sana geçen mektubumda bahsettiklerim onlardı.
Sana bu mektubumda hiçbir zaman parçası olmadığım bir dünyaya dair yazmak istiyordum. Kimilerinin üstünde iyi durduğu söylenen bir dünyaya dair sözler yazmayı da tasarlamıştım. Oysa dostum, işte sen ve ben yine bir mektupla karşı karşıyayız ve ben sözlerimin beni nereye götüreceğini bilmiyorum. Hayatıma hiç girmemiş insanlar dedim ya sana, aslında hayatıma hiç girmeyen yerler de oldu.
Çoğu hafta sonu gibi bu hafta sonu da yoldaydım. Cumartesi sabahı İstanbul’da otobüsten inip bir başka otobüsle Trakya’ya geçtim. İstanbul ile Edirne arasında sıkışıp kalmış bir büyük ilçedeki düğüne katıldım. Düğün adına yakışacak kadar eğlenceliydi. Bakımlı ve temiz kadınlar ile bakımlı ve temiz erkekler bakımsız kaldırımlardan ve temiz olmayan caddelerden gelip salonu doldurdular. Düğün bittiğinde aynı sokaklardan elbiselerini ve ayakkabılarını temiz tutmaya çalışarak evlerine dönmeye başladıklarında saat yeni bir günün ilk dakikalarını gösteriyordu.
Ertesi gün 1 Mayıs “şenlikleri” için kapatılmış ana cadde kenarında dizilmiş halk ile geçit yapan sendikacıları izlemek farklı bir “eğlence” oldu. Şenlik ve eğlence sözcükleri dikkatini çekmiştir sanırım. Gerçekten de izlediklerim utangaç kızların “abim damat oluyor, sıra bana geliyor” ritmine yakın “işçiyiz, haklıyız, kazanacağız” ve “gün gelecek, devran dönecek, filanlar (yani Aklım Kıyılarda Partisi) halka hesap verecek” nidalarıydı.
23 Nisan çocukları havasında ellerindeki bayrakları sallayan hemşehrileri ise kendi alemindeydi. 8 Mart’ta kendilerini “Liseli Kadınlar” adını veren ve sayıları bir elin parmakları ile eşleşebilecek kız çocuklarını gazetede okumak eğlenceli idi. Ama canlı izlemek bir başka keyifli. Tek fark buradaki çocukların kendilerini “Halkın Evlerinden” çıkmış olarak görmeleri. Bunları da diğer elin parmakları ile eşleştirebiliriz. Hele bir de deniz börülceleri ile deniz kaplumbağaları arasında bağ kurmaya çalışanlar vardı ki bu grup en eğlencelileriydi. Hadi merakını gidereyim: Dünyayı üç renkli gören ve her fırsatta barıştan bahisle silaha sarılma tehditkarları ve gökkuşağı renginde flama taşıyan geometrik gruplar bu şenlikte yoktu. Bir kısmının İstanbul şenliklerinde arz-ı endam ettiğini televizyonda gördüm.
Başlarda her şey çok eğlenceliydi ama kafam sonlara doğru karıştı. Tehditkar çocuklar hesap soracak olan “halkın” ne kadarına karşılık geliyordu. Ya hesap vermek zorunda kalacak olanlar hangi “halkın” temsilcisiydi acaba? Biliyorum kardeşim karışık bir cümle oldu ama zaten benim de kafam karıştı. Keşke Hıdırellez günü orada olsaydım. Hiç değilse her şey Kekava Şenlikleri’nden ibaret olurdu.
Günün devamı da başlangıcı gibi keyifli oldu, Suikastla ölen büyük vezir tarafından yaptırılan büyük avlulu, küçük harimli camide öğle namazına hazırlananlar arasında mavi-beyaz ve kırmızı-beyaz sendikacılar da vardı, onlarla yıllardır komşuluk eden Kekava müptelaları da vardı. Ben de oradaydım, cami avlusundaki ahşap şadırvanın süslemelerinin güzelliğini ben de gördüm. Bu güzellik o küçücük cami içinde de devam etti. Bir yabancının camiye hayran hayran resimlemesine imam efendi de ses etmedi.
Ben o gün şunu fark ettim: Bizler yani suyun doğusundakiler için hayat şişirilmesi gereken yelken. Biz ise bu yelkeni nefesimizle doldurmaya çalışıyor ve hayatı kendimize yük etmeyi başarıyoruz. Oysa suyun bu yanındakiler için hayat bir rüzgar. Yelken ne kadar şişerse o kadar ilerliyor ve hayatın kanadına binmeyi başarıyorlar.
Sevgili dostum, geçen hafta senin şehrinden, İstanbul’dan geçtim anlayacağın. İstanbul’dan nasıl geçilirse ben de öyle geçtim. Seslendim ve duyuramadım. Yazdım, ama yazdıklarım yazmayı istediklerim değildi. Ama umarım okursun. Yine harfler ve ben birbirimizi ayartmaya çalıştık ve yine ben kaybettim. Allah bes, baki heves. Seni Allah’a ısmarlıyorum.
Dr. Ümit Akça - Haber 7
mystymy00@yahoo.com
Bu yazıya ilk yorum yapan sen ol