Kapatma Davası

  • GİRİŞ27.08.2008 12:51
  • GÜNCELLEME27.08.2008 12:51
28 Şubat’ın sıcak dönemiydi.
Mustafa Ekmekçi’nin 1. ölüm yıldönümünde, ardından yazan arkadaşlarından birisi olan Cumhuriyet yazarı çok çarpıcı bir hatırasını anlatıyordu.
Türkiye İşçi Partisi’nin kapatma davasının hemen öncesinde, 7 Anayasa Mahkemesi üyesiyle Bahçelievler’de bir evde buluşurlar. Aynı hafta içinde mahkeme kararını verecektir. Yazıdan anlaşıldığı kadarıyla 7’si de demokrat/solcu olan üyeler, o günkü sohbette yemin de ederler TİP’in kapatılmasına karşı oy kullanacaklarına.
Adını hatırlayamadığım yazar, bırakın cep telefonlarını, telefonun bile çok az olduğu o dönemde, sevinç içinde Ekmekçi’yi bulmaya gider; müjdeyi verecektir; TİP kapatılmayacaktır…
Ertesi gün mahkeme toplanır ve kararı açıklar; “Anayasa’ya aykırı davrandığı anlaşılan Türkiye İşçi Partisi’nin, Anayasa’nın 57. maddesi, Siyasal Partiler Kanunu’nun 89. maddesi ile 111. maddesinin 2 sayılı bendi uyarınca temelli kapatılmasına, karar örneklerinin 648 sayılı Kanun’un 115. maddesinin gerekleri yerine getirilmek üzere Başbakanlığa, İçişleri ve Maliye Bakanlıkları ile Cumhuriyet Başsavcılığı’na gönderilmesine, oy birliği ile 20/7/1971 gününde karar verildi.
71 Muhtırası’nın verilmesinden sonra açılan ve o olağanüstü dönemde alınan karar şaşırtıcı değil.
Ama dikkatinizi çekerim, karar oybirliğiyle alınmıştı…
Yani, o dönem yasalarına göre sayıları başkan dahil 15’i bulan Anayasa Mahkemesi’nin üyelerinin tamamı kapatılma yönünde oy vermişti…
Oysa, söz konusu hatıradan, 7 üyenin TİP’i kapatmamak üzere yemin ettiklerini biliyoruz.
O yedi üyenin bir tanesi bile, daha birkaç gün önce ettiği yeminine sadık kalamamıştı.
Bu ve benzeri anekdotlara kulak kesildiğimiz bir dönemdi.
Çünkü, Refah Partisi hakkında kapatma davası açılmıştı ve sonucu üzerine tartışmalar sürüyordu.
Bu hatırayı okuduktan sonra dünyaya, politikaya ve hele ki hukuka bakışımda köklü değişiklikler olmuştu.
O gündür bu gündür Anayasa Mahkemesi’nin partilerle ilgili verdiği kararların hukuki olduğu kadar siyasi olduğunu da biliyorum.
***
Bu hatıralarda gezindikten sonra gelelim AK Parti hakkında açılan kapatma davasına ve sonucuna…
Davanın açıldığı günden beri yaygın kanaat partinin kapatılacağı yönündeydi.
Bunu hem işim gereği görüştüğüm siyasiler, bürokratlar, gazetecilerde gözlemliyordum; hem artık ortaya dökülen telefon kayıtlarındaki sohbetlerde görüyoruz.
Bense, davanın açıldığı günden itibaren asla kapatılmayacağını/kapatılamayacağını savunuyordum. Bu yüzden çok sarakaya alındığım da oldu; istihza dolu gülümsemelerle de karşılaştım.
Oysa, kapatılacağına kesin gözle bakanların bilmediği; bilse de bu meselede ciddiye almadığı basit bir gerçek vardı; öz ile içerik aynı olsaydı, bilime gerek kalmazdı, demişti Karl Marks…
Evet, kapatılacağına kesin gözle bakanlar, bundan önceki davalara bakarak hüküm veriyordu; onlarca partiyi kapatmıştı Anayasa Mahkemesi. 27 Nisan bildirisinde askerler eliyle yapılmak istenilen operasyon 22 Temmuz seçimlerinde ters tepmişti.
Geriye tek bir yol kalmıştı; Hukuk…
Kapatma, AK Parti’yi önleme nihai amaçtı ve buna ulaşmak için bütün yollar sonuna kadar büyük kararlılıkla denenecekti…
Bu genel kanının sonucu doğal olarak partinin kapatılacağına emindi insanlar. Üstelik bunlar arasında partinin kapatılmasını hiç ama hiç istemeyenler de vardı.
Ne Marks’ın sözünü oturup düşünmüş; ne dünyanın gidişatı hakkındaki fikirlerini masaya yatırmış ne Türkiye’nin ne kadar ciddi bir ülke olduğunu anlamışlardı…
Türkiye’nin gerek devlet düzeyinde kendisinin gerek dünya konjonktüründe tuttuğu yerin ciddiyetini hiç anlamamışlardı.
Peki biz neden kapatılmaz/kapatılamaz diyorduk?
Bunu da bir sonraki yazıda açıklayalım.
Bitirirken de hatırlatalım; Mao, “Güç namlunun ucundadır” diyordu; namlu şart değil; Türkler bu sözü daha güzel söylemiş; “Zor oyunu bozar…
YAŞAR TAŞKIN KOÇ

Bu yazıya ilk yorum yapan sen ol

Haber7 Mobil Sayfa Banner'ı Kapat