Ne yazık ki oradaydım...
- GİRİŞ28.04.2010 15:06
- GÜNCELLEME28.04.2010 15:06
… Benim için büyük hayal kırıklığıydı 28 Nisan sabah 04.05’te açıklanan oylama sonucu.
O yüzden son sözüm AK Partililere:
Lütfen, ne olursa olsun, bir gün muhalefete düşerseniz; sadece iktidar yapıyor diye iyi bir şeyin altına imza atmaktan çekinmeyin.
İktidarda olduğunuz sürece de insanlık adına atılacak her adım, muhalefetten gelse bile lütfen destekleyin.
Türk siyaseti, 60 yıllık kör dövüşünü artık aşsın…
1960’ta doğmamıştım. O ilk meşum darbeyi görmedim. Sonra belgeselini yaptım.
1971’de av tüfeği boyundaki, gerçeğe çok benzeyen oyuncak tüfeğimi annem sandığa kaldırdı. Sordum “neden”? “Polisler arama yapıyor, bulurlarsa kızarlar” dedi. Oysa kırık tarafından da bantlanmıştı. İnandım anneme. Evleri arıyorlardı bazen. Sokağa çıkılmayan zamanlar oluyordu. O gün annemin cevabının bahane olduğunu bugün biliyorum ama bahane bile 12 Mart’tı. Sonra, Deniz, Yusuf ve Hüseyin’in asıldığını öğrendim. Ama iyi öğrendim. Bir gün, birinin çıkıp “onları milli irade astı” dediğinde, bu lokmayı yutmayacak kadar iyi öğrendim. İddiaya da girerim ki, Süleyman Demirel’e bile gidip sorsanız, o idamlar için “milli irade astı” demez… Kimin haddine…
12 Eylül’ün hatırası ise çok…
Kitapların kuşlar gibi balkonlardan pencerelerden havalandığını gördüm baskın aramalarda.
Bolu Komando Tugayı basardı bizim “komünist mahalleyi” genellikle.
Revizyonistlerle goşistler birbirini sevmezdi.
Biz küçükler, teoriyi çabuk kapan akıllı sempatizanlardan kabul ediliyorduk büyük ağabeylerimizin gözünde.
Yazılamada yanlış alarm yüzünden kovayı da atıp kaçan Ercüment’in bir ay ayağının alçıda kaldığını hala gülümseyerek anarım.
Toplum polislerinin şapkaları onları “fruko” yapardı.
Asker pek laf anlamazdı; bana kendi süngüsüyle tek tek afişleri kazıtmıştı bir keresinde milletin içinde biri. Bilmezdi ki sütkostik bu, çok zor çıkar… Üstelik biz ona “sülkostik” deriz…
Aşağı mahallede karşıt görüşlüler de vardı. Son zamanlarda sert çatışmalar da yaşandı. Balgat katliamının olduğu gün ortalık birden karıştı.
Komşu ODTÜ’den genellikle TİP’liler eyleme gelirdi. Halkın Kurtuluşçular onlara balkondan bile laf atardı.
Afganistan işgalini haklı görmek/görmemek ciddi meseleydi.
Ne çok bilmediğimiz kelimeyle tartışırdık; tartışma dinlerdik.
Ne çok da hava atardık kızlara…
“Kuşlama” için küçük plastik harfler bir kalıpla birlikte satılıyordu kırtasiyecilerde; o kadar seri üretime geçilmişti.
Ramazan’la çok kuşlama yaptık; öğleci sınıfların tek solcusuydu; mecburen en tepedeki merdivenin başına özenle bırakırdı, birinin ayağı çarpınca sloganlı minik kağıtlar okul içine salına salına yağardı…
İrili ufaklı bir sürü öykü bir sürü arkadaş bir sürü acı ve tatlı olay, öykü, masal, destan var…
Herkes, sağcısıyla solcusuyla herkes daha iyi bir gelecek, memleket, insanlık için kendince davasını yürütüyordu; ama yanlış ama doğru.
Büyük hatalar da yapıldı şüphesiz; ama hiç olmazsa herkes samimiydi.
Beklenen güzel günler yerine gele gele tanklar geldi.
Emniyette kaç gündür yatmakta olana bir çift çamaşır verebilmek için insanların işkenceci polislere neler verdiklerini de hatırlıyorum; çocuğunu idamdan kurtarmak için avukatlara kaç ev kaç arsa verildiğini de duydum…
Kara, kapkara günlerdi.
Zor ağardı tanyeri.
Zorla ağardı.
O ağarana kadar kaç kişi asıldı, öldürüldü, intihar etti, “intihar etti” denildi… üst katlardan ya da hızla giden arabalardan fırlatılmışlardı… işkencede öldürülmüşlerdi…
Kaç kişi kayboldu?
Kaç kişi sakat kaldı?
Kaç kişi aklını yitirdi bir daha geri gelmemecesine… kaç kişi onurunu yitirdi/yitirdiğini sandı?
Kaç kişi uzun ve insanlık dışı tutukluluk, mahkumiyet yıllarında onulmaz hastalıklara yakalandı?
Kaç anne, baba, eş, ağabey, abla kanser oldu, hesabı hiç tutulmadı… tutulamadı…
Sahi, bu arada nereye gitti o kadar dayağı, işkenceyi, hakareti, acıyı, eziyeti, korkuyu, korkuyu, korkuyu… şu güzelim toprakların güzelim insanlarının üzerine panzerden fışkırtır gibi fışkırtanlar; o emirleri verenler?
Uzun ve çok acı bir hikâyeye döndü birden bütün olup bitenler…
Sonra 28 Şubat’ta kalemimle elimden gelebilen neyse o itirazı yaptım.
27 Nisan’ı niye bilmem zaten o gece de pek adam yerine koymadım…
Sonra 27 Nisan 2010’u 28 Nisan 2010’a bağlayan gece, kalktım Meclis’e gittim.
30 yıl sonra, sembolik de olsa bir hesap görülecekti.
Orada olmalıydım.
Ve oradaydım…
Sandım ki Türkiye Büyük Millet Meclisi, 30 yıl sonra 12 Eylül’le sembolik de olsa önemli bir hesaplaşma yaşayacak.
Sandım ki 12 Eylül’ü iliklerine kadar yaşamış onca milletvekili sadece kendileri adına değil, vekili oldukları millet adına da bu hesabı görecek.
Gittim ama pişman oldum.
Ben sanmıştım ki bütün milletvekilleri oylamaya katılıp hep birlikte “evet” diyecekler…
12 Eylül’de Ülkücülerin de ne kadar işkence gördüğünün belgeselini yapmış bir insan olarak, MHP’den ilaç için olsun birkaç evet bekledim.
Boşunaymış…
Tuğrul Türkeş’in görüşmeleri izlerkenki sıkıntılı hali umut verdi bana. İnsan kendisine yapılanı affedebilir ama babasına yapılanı nasıl affeder? Babanıza yapılanı affetme yetkiniz daha doğuştan elinizden alınmamış mıdır? Elinde bilgisayar özellikli bir telefon vardı galiba; Oktay Vural’dan fırsat buldukça saatlerce sadece o cihazla ilgilendi.
Sonra CHP’lilere baktım uzun uzun. Sayıları azdı zaten. ANAP’ta olduğu zaman CHP’ye en büyük hücumları yapabilen Canan Arıtman veya diğerlerinden çok, Kemal Kılıçdaroğlu’na…
CHP’yi dönüştürüp gerçek bir parti yapmaları için kendilerine umut bağlanan insanlardan birisi olarak görülen Kılıçdaroğlu’na…
O da, çapının sanıldığı kadar büyük olmadığını gösterecek ne çok şey yaptı büyük hayal kırıklığı gecesinde…
Bütün gece en büyük eylemi Kültür Bakanı Ertuğrul Günay hükümet adına konuşurken, üstelik çok da güzel konuşurken diğer CHP’liler gibi onu dinlemiyormuş gibi yapmak oldu. Bir de, kendi verdiği önergeyi bile dinleme nezaketini göstermemesi…
Kürtler Diyarbakır Cezaevi’nin hatırasından da mı kendilerine bir sorumluluk düştüğünü düşünmüyordu? Hasip Kaplan, anlaşılır ama uygulanması imkansız bir karşı teklifle kürsüye geldiğinde; kendine has gösterisini bitirdiğinde yine de daha iyisi için bunları yaptığını sandım. Sandım ki aslında 12 Eylül’ü mahkum edecek anayasa değişikliğine “evet” diyecekler…
Sonunda herkes kendi numarasını çekti.
Ben umutla bekledim.
BDP, bazı CHP’liler, belki hiç olmazsa Tuğrul Türkeş de “evet” oyu verecekler…
Hiçbirisi olmadı.
Hayırlar 70, evetler 336 çıktı…
Bir de çekimser vardı galiba, bilmem neyden çekinmişti?…
Benim için büyük hayal kırıklığıydı 28 Nisan sabah 04.05’te açıklanan oylama sonucu.
O yüzden son sözüm AK Partililere:
Lütfen, ne olursa olsun, bir gün muhalefete düşerseniz; sadece iktidar yapıyor diye iyi bir şeyin altına imza atmaktan çekinmeyin.
İktidarda olduğunuz sürece de insanlık adına atılacak her adım, muhalefetten gelse bile lütfen destekleyin.
Türk siyaseti, 60 yıllık kör dövüşünü artık aşsın.
Gelecek nesillere 12 Eylül’ü mahkum etmiş bir Türkiye hediye etmek ne kadar anlamlıysa, insanlık suçlarına karşı iç politik manevralara kalkışmak bir o kadar günah.
Benim en sevdiğim Hadis, mealen, “bir meselede son çözümün vicdana sorulmasının tavsiye edilmesidir”.
Eğer 28 Nisan 2010 sabahı vicdanın kırıntısını göstermiş olsaydı tek bir muhalefet partisi vekili, ben bu yazıyı çok mutlu, çok umutlu bitirecektim.
Yazık ettiler…
Not: Yazının yarısı Meclis’e gitmeden önce yazıldı; o zaman başlığı “ORADAYDIM” idi. Gittim, gördüm, ertesi gün bunları yazdım; başlığa “NE YAZIK Kİ…” eklendi.
Yaşar Taşkın Koç - Haber 7
taskinkoc@gmail.com
Yorumlar5