İslamcı delikanlılar ne zaman nargileyi bırakır?

  • GİRİŞ20.07.2015 08:07
  • GÜNCELLEME20.07.2015 08:07

“Bu Ramazan gecesi İngiliz konsolosu eniştemi ziyarete geldi. Teravih  Namazı kılınıyordu. Konsolos namazın sonuna kadar ayakta durdu ve namazdan sonra İnna a’tayna suresini okudu ve tefsir etti. Bu konsolos gayet güzel Arapça bilirdi...”

İngilizlerin 30 yıl kadar sonra Sykes-Picot’yu yapıp nasıl sonra Bağdat ve çevresinde hükümranlık kurduğunu Erol Taş kahkahaları atan “emperyalistleeer!” hakkındaki analizlerden, boş gösteren “Oryantalizm işte” tespitlerinden daha iyi anlatıyor bu hatıra.

Neyse ki Doğu’daki entelektüellerin başlarına gelen bütün felaketleri Batı’dan bilip, her şeyi oryantalizmle açıklamaları daha az müşteri çekiyor ve pseudo entelektüelliğe (yarım imamlık gibi) yoruluyor artık.

Yine de Edward Said’in Batı’nın doğuyu “Doğululaştırırken” onu incelenmesi ve keşfedilmesi gereken bir nesneye çevirmiş olması tespiti hâlâ pek çok alanda açıklayıcı.
Özellikle de Türkiye’deki entelektüel ortamı anlamaya çalışırken.

Kemalizm de kendi toplumuyla self oryantalist bir ilişki kurup onu nesneleştirmiş, eğitimle medenileştirmeyi denemişti. Biraz oldu, biraz olmadı. Ama bu entelektüel iktidar Kemalist akademi, medya, sanat dünyasıyla artarak devam etti. Dindarlar, Kürtler çoğunluk oldukları bir ülkede hem hikayeleri anlatılan, tarif edilen, işaret edilen olageldiler.

O yüzden yıllarca dindarlar, Kürtler, Aleviler üzerine araştırmalar okuduk. Saha çalışmaları yapıldığını gördük. Mahalle Baskısı var mı yok mu diye topluma bardak dahi dayandı.  Laik Türklerin eğilimleri hakkında ayrıca bir araştırma yapılmaya gerek duyulmadı. Genel olarak Türkiye üzerine araştırmalar zaten onlar üzerineydi çünkü.

Hâlâ başörtülüler, Kürtler, Aleviler diye genelleştirmelerle konuşmak açıklayıcı olabiliyor. Başörtülü kadınların çoğunlukta olduğu ülkede “başörtülü/türbanlı kadın” her zaman ayırt edici bir sıfat olarak kullanılıyor. O yüzden pek çok yasağı aştığımız 2015 yılında Meclis’e giren başörtülü vekillerden bahsedip, başı açık vekillerden bahsetmiyoruz.

Tabii ki yasakları aşmak, kanunlar yapmak esas derindeki iktidarları değiştirmeye yetmiyor. Gezi’den beri laiklerin liberal, demokrat, sol bütün birikimlerini bırakıp yeniden laik aile köklerine Atayurtlarına döndüklerini gördük. O yüzden DİSK’le TÜSİAD arasında bir fark kalmadı. Holding medyalarından silahlı örgüt övgüsü duyduk. Türk solu Esadçılığını saklamıyor artık, eski liberaller İslamofobisini özgürce yaşıyor.

Bütün bu girişin sebebi İsmail Kılıçarslan’ın dün çok konuşulan ve üzerinde konuşulmayı da hak eden yazısı “Neşeli dindar kızlar, mutsuz İslamcı delikanlılar”.

Yazıdaki gözlemler, tespitler kıymetli, bunları en iyi yapacak isimlerden birinin İsmail olduğuna da şüphe yok. Muhtemelen merkez medyanın bugünkü haber toplantılarında Genel Yayın Yönetmenleri bu tartışmanın devamını isteyecekler editör ve muhabirlerinden.

Yazının içeriği bir tarafa ama sanki tam da “dindar kızlar” ve “dindar erkekler” diye büyük genellemelerle birbirine benzemeyen, her biri nevi şahsına münhasır binlerce insan hakkında hükümler vermeye başlayınca aynı şeyi yapıyoruz yine.

Yine Müslümanlar deney fareleri gibi üzerinde sosyolojik analizler yapılan, anlaşılmaya çalışılan yerli kabileye dönüyor. Gözleyen değişse de yine gözetlenen aynı kalıyor.

 Müslümanlar yine bu toplumda yaşayan bir cult gibi analizlerle açıklanmaya çalışılıyor.
Bir toplumda trendleri takip etmek, sosyal analizler yapmak tabii ki sosyologların, sosyolog gözleri olan gazetecilerin işi. Yazması ve okuması da faydalı ve çok zevkli bunun.
Ama tam da İsmail Kılıçarslan’ın geçen hafta yazdığı bence daha mühim yazısında cevabını aradığı “Maçı nerede kaybediyoruz” sorusunun cevabı burada.
 
Neden mesela “Neşeli Kemalist kızlar, mutsuz solcu delikanlılar” üzerine yazmıyor kimse?  “Neşeli ateist kızlar, mutsuz agnostik erkekler'' üzerine ya da?

Devamı için tıklayın >>>

Bu yazıya ilk yorum yapan sen ol

Haber7 Mobil Sayfa Banner'ı Kapat