Ayasofya’nın zincirlerinin kırılması, Türkiye’nin ruhunun kurtarılması

.

  • GİRİŞ12.07.2020 11:05
  • GÜNCELLEME12.07.2020 11:05

Ayasofya, müzeye çevrildiğinde büyük bir hüzne bürünmüştü bu millet.

Müzeye çevrildiğinde çöplüğe dönüştürülmüştü etrafı adeta. Kimsesizliğe terkedilmişti.

Şu anki Süleymaniye Külliyesi’nin etrafı gibi. Bir gün Süleymaniye de bu kaderine terkedilmişten kurtulur inşallah.

AYASOFYA’NIN MÜZE OLMASI NE ANLAM İFADE EDİYORDU?

Tek Parti dönemi, bu toplumun İslâmî ruh köklerini kurutan her adıma çekinmeden imza atıldığı Jakoben bir yıkım dönemi olarak tarihe geçti: Ezan yasaklandı. Türk müziği yasaklandı. İslâm’dan arındırılmış bir kök arayışına gidildi; Türk Tarih Tezi, Güneş-Dil Teorisi gibi bilim çevrelerinde bile “bilimsel hurafe” olarak görülen, Türk milletine İslâm’sız bir kök, bir ruh kökü dayatmaya çalışan anakronik, şaşkın, bize zaman ve enerji kaybettiren absürt maceralara soyunuldu!

Atatürk’ün bizzat kendisi bu tür denemelerin saçmalığını görecek, bazı devrimlerde geri adım atacaktır. Güneş-Dil Teorisi’nin, tastamam garabet bir şey olduğunu fark etmişti meselâ! Mustafa Kemal’in en yakınındaki isimlerden Falih Rıfkı Atay, bu konudaki “çılgınca” girişimlere neden karşı olduğunu, bazı aşırı adımlar konusunda Atatürk’le nasıl tartıştıklarını uzun uzun anlatır Nutuk’tan sonra Kemalizm’in -deyim yerindeyse- ikinci “kutsal kitabı” Çankaya başlıklı kitabında. Her Türk evladının bu kitabı dikkatle okumasını öneririm. Hem satır aralarında aslında ne olduğunu gösterdiği hem de Türkçe’nin usta kalemlerinden birinin elinden çıkma bir metin olduğu için.

Ayasofya’nın müzeye çevrilmesi, Ayasofya’nın temsil ettiği fetih ruhuna pranga vurulmasıydı.

Ayasofya’nın müzeye çevrilmesi, daha da önemlisi, bu toplumun ruhuna pranga vurulmasıydı.

Ayasofya’nın müzeye çevrilmesi, bu fetih ruhunda özetlenen medeniyet iddialarımızın, rüyalarımızın, hayallerimizin askıya alınması, inkâr edilmesi ve müzeye konulmasıydı aslında.

Ayasofya’nın müzeye çevrilmesi, bu toplumun tarih bilincinin çarmıha gerilmesi, tarih bilincinin linç edilmesi, bu toplumun zihnî bağımsızlığını yitirmesi, siyasî bağımsızlığının büyük yara almasıydı.

10 TEMMUZ 2020: BİR MİLAT

Ayasofya, ülkemizin gündemindeki önemini ve önceliğini yitirmedi hiç bir zaman. Ayasofya’nın her gündeme gelişinde, “Ayasofya özgürleşmeden özgürüm deme boşuna!” dedim her yerde, her platformda.

10 Temmuz 2020’de, Ayasofya özgürlüğüne kavuştu.

10 Temmuz 2020’de, Danıştay, 1934 yılında Ayasofya’yı müzeye çeviren kararı bozdu; Ayasofya’nın yeniden cami statüsüne kavuşmasına hükmetti.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, Cuma günü, kararın açıklanması üzerine tarihî bir konuşma yaptı; Erdoğan’ın, tarihin akışını değiştirdiği bilinciyle gerçekleştirdiği çok iyi hazırlanılmış bir konuşmaydı bu.

“Ayasofya’nın camiye çevrilmesi, Mescid-i Aksa’nın özgürlüğüne kavuşmasının habercisidir,” dedi ve bu kararın, İslâm dünyasının dirilişinin de başlangıcı olmasını temenni ettiğini söyledi Erdoğan.

10 Temmuz 2020, tarihî bir gün olarak tarihe geçti: Bir bayram günü, bir düğün günü, bir vuslat günü.

10 Temmuz 2020, bir milat oldu: Bu toplumun istiklâl ve istikbal mücadelesinde bir kilometre taşı.

AYASOFYA’NIN ANLAMLARI: DARÜLİSLÂM, HÜKÜMRANLIK VE BAĞIMSIZLIK

Ayasofya, Türkiye’nin hükümranlığının, bağımsızlığının sembolüdür. Ayasofya’nın temsil ettiği ruhu kavrayamayan kuşakların zihinlerinin prangalı olduğunu söylemek bile gereksiz!

Ayasofya’nın temsil ettiği ruh, “kılıç hakkı” olarak camiye çevrilmesinde gizlidir. Ayasofya’nın cami olması, hem Ayasofya’nın hem de bu toplumun ruhunun korumasının yegâne şartlarından biri ve ruhunu koruduğunun en önemli göstergesidir.

Bu toplumun ruhunun, bu ülkenin bağımsızlığının, bütünlüğünün belki de en önemli sembolü Ayasofya’dır ve Ayasofya bunu, “kılıç hakkı” olarak camiye (cuma camisine) çevrilmesine borçludur.

Bu ülkede tarih bilincinin nasıl linç edildiğinin, bu toplumun tarihinin nasıl inkâr edilerek müzeye konulduğunun en önemli göstergelerinden biri, Ayasofya’nın ruhu, kılıç hakkı meselesi ve bağımsızlık sorunu arasındaki kopmaz ilişkilerin bir türlü halkıyla kavranamamasıdır. Anlı şanlı tarihçilerimiz bile bu meseleyi anlamakta ve anlatmakta zorlanıyorlar. Niçin? Yeterli bir tarih felsefesi birikimine ve güçlü bir tarih bilincine sahip olmadıkları için.

Her şeyden önce, “kılıç hakkı” meselesi, savaşla değil barışla ilgili bir meseledir. Barışın teminatıdır “kılıç hakkı”.

İkincisi ve bununla irtibatlı bir diğer önemli mesele de, bağımsızlık, hükümranlık ve darülislâm kavramları arasındaki kopmaz irtibattır.

Ayasofya’nın camiye çevrilmesi, buranın darülislâm (İslâm yurdu) olduğunun ilan edilmesidir. Darülislâm ne demek peki? Herkesin emniyette olacağı bir hayatın, düzenin temin edileceği, özellikle de gayrimüslimlerin herhangi bir baskı ile karşılaşmadan kendi inançlarını yaşayabilecekleri bir zeminin, emin, güvenilir bir barış yurdunun tesis edileceğinin teminat altına alınması demektir darülislâm.

Bir yerin darülislâm olması, orada barış ve huzurun, garanti altına alınması demektir. Darülislâm, bu anlamda Müslüman bir beldenin veya ülkenin hükümranlığının, bağımsızlığının, istiklal ve istikbalinin hem yegâne şartı hem de yegâne kaynağıdır.

O yüzden Ayasofya’nın zincirlerinin kırılması, Türkiye’nin ruhunun kurtarılması anlamına geliyor. Vesselam.

Yenişafak

Yorumlar1

  • Mehmet 3 hafta önce Şikayet Et
    Bugünleri gösteren Allah'a binlerce şükürler olsun.
    Cevapla Toplam 3 beğeni
Haber7 Mobil Sayfa Banner'ı Kapat