Başkan Erdoğan’ın “Savaş atları!”

.

  • GİRİŞ26.02.2024 08:11
  • GÜNCELLEME28.02.2024 09:22

Milattan önce yaşamış olan Çinli askeri bilge Sun Tzu, “Savaş Sanatı” kitabında; “Muzaffer olacak bir ordu önce zafer kazanacağı ortamı oluşturur, sonra düşmanla savaşa girişir” demiştir.

Dördüncü asrın sonlarında yaşayan Romalı yazar Publius Flavius Vegetius Renatus’un “Askerî Meseleler Hakkında” isimli eserinde “Barış istiyorsan savaşa hazır ol” anlamına gelen “Si vis pacem, para bellum” şeklinde bir ifade yer alır. Şair Abdülhak Molla bir buçuk asır önce bu sözü “Hazır ol cenge ister isen sulh ü salâh” şeklinde çevirmiştir.

ABD’nin eski Başkanlarından John F. Kennedy de “Ne talihsiz bir gerçektir ki, barışı ancak savaşa hazırlanarak güven altına alabiliyoruz.” sözleriyle dünyaya mesaj vermiştir.

Müslümanların, dünya üzerindeki kâfirlerden daha güçlü silah yapması ise bizzat Allah Teâla’nın emridir.

Yüce Allah, Kur’an-ı Kerim’de; “Düşmanlara karşı gücünüz yettiği kadar kuvvet hazırlayın. Savaş atları yetiştirin ki bu hazırlıkla Allah’ın düşmanlarını, sizin düşmanlarınızı ve onların ötesinde sizin bilemeyip de ancak Allah’ın bildiği diğer düşmanları korkutup yıldırasınız.” (Enfal, 8/60) buyuruyor.

Hz. Peygamberimiz de bir gün minberde bu ayeti okuduktan sonra, “Bilesiniz ki, kuvvet atıştır, kuvvet atıştır, kuvvet atıştır.” diyerek, savunmanın önemine vurgu yapıyor.

Örneklerden de anlaşılacağı üzere barışın ve güvenliğin yolu güçlü bir savunmaya sahip olmaktan geçiyor.

Savunmanın en önemli hususiyetini ise çağın gereklerine uygun silah ve cephane yeterliliği ile yetişmiş insan gücü teşkil ediyor.

Geçmişte yetiştirdikleri atlar, çağın ötesindeki kompozit yaylar ve çağ açıp çağ kapatan toplarla tarihe damgasını vuran ve “Allah’ın ordusu” övgüsüne mazhar olan milletimiz, Kurtuluş Savaşı’nda bir avuç Yunanistan ile olan mücadelesini bir ölçüde Ruslardan aldığı silah yardımı ile kazandı.

Bağımsızlık mücadelesinin ardından yerli ve milli savunma hamlelerine girişilmiş olsa da bu girişimler her seferinde akamete uğratıldı.

1926 yılında ilk uçak fabrikalarını açan ve 1940 yılına gelindiğinde elinde Türk-Alman ortak yapımı tam 500 adetlik bir savaş uçağı filosu olan Türkiye…

1947’de, Marshall Planı çerçevesinde yardımda bulunmayı vaat eden Amerikan hükümetinin talimatına uyarak elindeki milli savaş uçaklarını imha etti ve ABD’den uçak satın almaya başladı.

Vecihi Hürkuş’un ürettiği yerli uçak, “izinsiz uçtuğu” gerekçesiyle durduruldu.

İhracat izni alamayan Nuri Demirağ’ın uçakları ise hurdacıya satıldı.

Atatürk döneminde on bir yıl boyunca İçişleri Bakanlığı yapan Şükrü Kaya’nın, Ege’de yaşanacak muhtemel bir kriz için inşasına başladığı “çıkarma gemileri”nin üretimi, 1938 sonunda görevden ayrılması ile son buldu.

Nuri Killigil’in İstanbul’da kurduğu mühimmat ve silâh fabrikası hâlâ anlaşılamayan bir sebepten dolayı havaya uçtu.

İlk milli “uçak bombası” fabrikasını kuran Şakir Zümre, çaresiz “sobacı” oldu.

Yerli üretimin önü sürekli kesildiği için ilk tank taburunu 1934 yılında Lüleburgaz'da kuran ve 1943 yılına kadar tek bir tugaya sahip olan Kara Kuvvetleri'miz bugün hâlâ Batı’nın bize layık gördüğü ve “modernizasyon” adı altında her yıl milyonlarca dolar ödediğimiz Haçlı artıklarını kullanıyor.

Çünkü Batılı müttefiklerimiz bize ancak kendi kullandıkları ve envanterden çıkarmak istedikleri hurdalarını layık görüyordu.

Washington yönetimi, “Size 100 adet M1A1 Abrams tankı hibe edelim” dediğinde, Türkiye’yi yönetenler, Amerikan hurdaları için mutluluktan uçuyordu.

Örneğin 1968-1969’lu yıllarda Türkiye’ye 130 milyon marklık askerî yardım yapan Almanya, bize bu para karşılığında Alman Silahlı Kuvvetleri’nin kullanılmış araçlar listesinden ihtiyacımızı seçme imkanı tanımıştı.

Türk kara havacılığının envanterine ilk kez 1960'lı yılların ikinci yarısından itibaren giren keşif ve genel maksat helikopterlerini ise Amerika’dan satın aldık.  

Savunmada Amerika’ya göbekten bağlı olduğumuz için dönemin ABD Başkanı Johnson’ın, İsmet İnönü’ye gönderdiği meşhur tehdit mektubu yüzünden Kıbrıs’ta yaşanan Rum zulmü karşısında çaresiz başımızı kuma gömdük.

Türkiye, savunma sanayisinde geri kalmışlığın sancısını en çok 1988’den sonra, PKK ile verdiği mücadelede hissetti.

O dönem sahada olan ve kendi aralarında para toplayarak kaçakçılardan silah temin ettiklerini söyleyen Emekli Albay Erdal Sarızeybek,  yaşadıklarını kaleme aldığı “Şemdinli'de Sınırı Aşmak” adlı kitabında TSK’nın o yıllarda içine düşürüldüğü acziyeti şöyle anlatıyor:

“(PKK’lılar) …yalnız Kalaşnikof silahı değil, nokta atışlı suikast silahı olarak da bilinen Kannas’lara, Türk Silah Kuvvetleri’nde bulunmayan Bix marka makineli silahlara, uçaksavardan daha güçlü ve uzun menzilli Dockalara kavuşup uçak ve helikopterlerimizi hedef aldılar. O dönem yine Türk Silahlı Kuvvetleri’nin envanterinde bulunmayan RPG-7 roketatarı, askerlerimiz kendilerine karşı PKK kullandığı zaman görmüşlerdi. Terörle mücadele eden birimlerde MG-3 silahı bulunuyordu. Teröristlerin kullandığı silahın çok gerisinde olan bu silah, sudan, tozdan hemen etkileniyor, atış yapıldığı zaman çıkardığı ses ise askerin nerede olduğunu ortaya koyuyordu. Böylece, teröristleri yanıltma olanağı da yoktu. Silahlar için kullanılacak yeterli mermi olmadığı için, teröristlerden elde edilen mermiler yine onlara karşı kullanıldı.”

Örnekleri çoğaltmak mümkün fakat eski defterleri daha fazla açmanın kimseye faydası yok!

Evet!..

2000’lere kadar savunmada ancak yüzde 20 oranında yerliliğe ulaşan ve top mermisi ile fişek gibi temel ihtiyaçlarını üretebilen Türkiye, o dönem maazallah mevcut imkânlarla ulusal savunmayı gerektirecek bir mücadelenin içine girişseydi, savaşın sonunu getirebilecek düzeyde bile değildi.  

Yerli ve milli teknolojiye önem veren Başkan Erdoğan, 20 yılda yüzde 20 olan savunma sanayiindeki yerlilik oranını yüzde 80’e çıkararak Türkiye’yi büyük oranda bağımlılıktan kurtardı.

Bunun neticelerini Suriye’ye yönelik sınır ötesi operasyonlarda, Libya’da ve Karabağ’da gördük.

Her operasyonun ardından, dünyanın dört bir tarafından muhalif sesler yükselse de “ambargo” tehditleri gelse de hiçbiri bizi yolumuzdan döndüremedi.

Kendi silâhımızı kendimiz imal ettiğimizde nasıl “büyük bir devlet” olabildiğimizi dosta düşmana gösterdik.

Başkan Erdoğan önceki gün Sakarya’da düzenlenen partisinin mitinginde, “Bizi düşmanlarımıza karşı koruyacak tek şey bileğimizdir, kendi gücümüzdür, kendi imkân ve kabiliyetlerimizdir. Diğer türlü bize bu coğrafyada nefes bile aldırmazlar.” diyerek güçlü bir ordu ve güçlü bir savunma sanayine bir kez daha vurgu yaptı.

Konuşmasında “Türkiye’nin her alanda güçlü olmak mecburiyetinde olduğunu” sözlerine ekleyen Erdoğan dün de partisinin Adana'da Belediye Başkan adaylarını tanıtım toplantısında savunma sanayii konusunda bir müjde vererek; “Uçak gemimizin bir üst segmentini yapacağız. Ve şu anda deniz kuvvetlerimiz çalışmayı yürütüyor.” dedi.

Başta milli savaş uçağımız “KAAN” olmak üzere Başkan Erdoğan’ın bir bir hayata geçirdiği bu projeler, Yüce Allah’ın Kur’an-ı Kerim’de biz yetiştirmemizi emrettiği “Savaş atları”nın ta kendileri.

Ne mutlu, Rabbinin emrini yerine getirenlere!

Yorumlar41

  • Yavuz 1 ay önce Şikayet Et
    Hayrını koruyacak kadar şerrin olacak. Değilse bir kaşık suda boğarlar.
    Cevapla
  • Huseyin 1 ay önce Şikayet Et
    İsmail Kartal istifa Cengiz emekliye ruhsuzlar fenerbahcemden defolun
    Cevapla Toplam 1 beğeni
  • Mehmet 1 ay önce Şikayet Et
    Allah razı olsun
    Cevapla
  • İlyas kirtorun 1 ay önce Şikayet Et
    Cok güzel bir yazi v tesbitler yerinde olmuş kalemine saglik..değerli kardeşim
    Cevapla Toplam 5 beğeni
  • Fatih 1 ay önce Şikayet Et
    Anlamak ve görmek isteyen için ne kadar güzel bir yazı. Yazarın kalemine sağlık.
    Cevapla Toplam 13 beğeni
Daha fazla yorum görüntüle
Haber7 Mobil Sayfa Banner'ı Kapat