Kanayan yara “S.S.Ç.’li çocuklar!..
- GİRİŞ19.01.2026 09:00
- GÜNCELLEME19.01.2026 09:00
Cumhuriyet'in ilk yıllarında cezaevine düşen çocuklar, genellikle yetişkin mahkûmlarla aynı koğuşlarda tutuluyordu.
Bir aralar “tedrici serbestlik” yani “aşamalı özgürlük” sistemi benimsenmiş olsa da 1941'de çıkarılan “Ceza ve Tevkif Evleri Nizamnamesi” ile 18 yaş altındaki mahkûmların cezaevlerinde tutulması zorunlu kılındı.
1943 yılında, Prof. Dr. Sulhi Dönmezer’in, İstanbul ve Üsküdar cezaevlerindeki kalan “çocuk hükümlülere” yönelik inceleme ise “ayrı cezaevi” ihtiyacını açıkça ortaya koydu.
Adnan Menderes’li Demokrat Parti iktidarında, “çocuk cezaevleri” ayrı bir kategori olarak tanımlandı; bu dönemde A ve B tipi cezaevleri, bölge cezaevleri ve çocuk tesisleri gibi sınıflandırmalar yapıldı.
1970'lerde çocuk ıslahevleri yaygınlaştı; örneğin Ankara, Elazığ, Eskişehir, Sinop, İzmir ve Konya'da “kapalı ve açık çocuk cezaevleri” kuruldu.
Uzaktan bakıldığında “şeklen” bazı adımlar atılıyor gibi gözükse de içeride tam bir dram yaşanıyordu.
1978 yılında “psikoloji”den mezun olduktan sonra yaklaşık üç yıl boyunca “çocuk cezaevlerinde” hükümlü çocuklara psikolojik destek veren Yazar Ayşe Önal, o dönem Nokta Dergisi'nde yayımladığı “Sübyan Koğuşu” dosyası ile içeride yaşanan rezaleti ifşa etti.
Darbeci zihniyetin hüküm sürdüğü bir dönemde yayımlanan dosyaya göre;
“12-18 yaş arası çocuklar ‘yetişkin mahkumlarla’ aynı ortamda tutuluyor ya da yetersiz denetim altında bırakıldıkları için bazen birbirleri tarafından, bazen gardiyanlar veya yetişkin mahkumlar tarafından sistematik şekilde cinsel istismara uğruyordu.
Hapishane yönetimi ise genelde bu tür olaylara göz yumuyor hatta bazı durumlarda yaşanan rezaletleri örtbas etmeye çalışıyordu.”
1980'lerin Türkiye'sinde çok az kişinin dokunmaya cesaret ettiği bir konuyu gündeme getiren Önal’ın çalışması “büyük yankı” uyandırsa da beklenen reformlar hayata geçirilemedi.
Yılmaz Güney de Fransa’da sürgündeyken çektiği son filmi olan “Duvar"da, bu kez Ankara Cezaevi’nin sübyan koğuşunda yaşanan isyanı beyaz perdeye taşıdı ama yine değişen bir şey olmadı.
Sadece ıslahevlerindeki “sosyal hizmet uzmanı” ve “pedagog sayısı” artırıldı, o kadar!
*
AK Parti’nin gelişiyle birlikte her alanda yaşanan değişim, cezaevlerine de sirayet etti.
“Avrupa Birliği uyum sürecinde” yapılan reformlar kapsamında 2005'te “5395 sayılı Çocuk Koruma Kanunu” kabul edildi.
“Çocuk mahkemeleri”nin, “emniyet çocuk büroları”nın sayısı artırılırken, “çocuk savcılıkları” geliştirildi. “Sosyal görevli incelemesi” ve “sosyal raporlar” devreye girerek, çocuk adalet sistemi güçlendirildi.
Tutuklama alt yaşı 12 olarak belirlenirken, “tutuklama en son çare” olarak görüldü.
Çocuğun öncelikle kendi aile ortamında korunmasını sağlamaya yönelik bu reform o dönem gazete manşetlerine, “Çocuk suçlulara kelepçe bile takılmayacak” başlıklarıyla yansıdı..
18 yaşını doldurmamış kişiyi ''çocuk'' olarak tanımlayan ve istismara oldukça açık olan bu yasa, maalesef olumsuz etkisini ilk yılında gösterdi.
2006 yılı verilerine göre “çocukların suça karışma oranı” iki kattan fazla artış gösterirken,
Çocuk Şubeleri adeta nezarethaneye döndü.
2008 yılında ise Sadece Jandarma Genel Komutanlığı'nın sorumluluk alanındaki “suça karışan çocuk” sayısı bir önceki yıla göre tam yüzde 106 oranında artış gösterdi.
Takvimler 19 yıl önce bugünü, yani 19 Ocak 2007’yi gösterdiğinde ise Türkiye acı bir gerçeği tecrübe etti.
17 yaşındaki Ogün Samast, arkasından usulca yaklaştığı Agos Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Hrant Dink’i vahşice katlederken…
İstanbul 2. Çocuk Ağır Ceza Mahkemesi’nde tam 4 yıl sonra ilk kez hâkim karşısına çıkan Samast, 21 yaşında olmasına rağmen kamuoyunda “Taş Atan Çocuklar Yasası” olarak bilinen yasadan faydalandı ve “çocuk suçlu” olarak yargılandı.
Samast’a “S.S.Ç’’ yani “Suça Sürüklenen Çocuk” şeklinde hitap eden Mahkeme Heyeti Başkanı Celal Ünal da ona göre ceza vermek zorunda kaldı.
Duruşma sırasında saçı sakalı çıkmış, gürbüz, apalak biri olan Ogün Samast, eğer cezaevinde gardiyanlara saldırıp ek ceza almasaydı sadece 11 yıl sonra çıkacaktı. Buna rağmen 16 yıl 10 ay yattı ve şu an aramızda…
Evet!..
Türkiye, Hrant Dink’in öldürülmesinin 19 yılında yine “Suça Sürüklenen Çocuklar” meselesini tartışıyor.
“Anne-baba anlaşmazlıkları” ve “boşanmalar” ebeveyn ile çocuk arasındaki bağları zayıflatırken…
“Sevgi yoksulluğu, ailelerin ilgisizliği, baskıcı disiplin yöntemleri, küçük yaşta çalışmaya başlama, kültür çatışmaları, mafya dizileri, gecekondulaşma” gibi dış faktörlerden etkilenen çocuklar, şu sıralar suç işleme rekoru kırıyor.
2000’li yıllarda on binlerle ifade edilen “suça sürüklenen çocuk” sayısı, 2024 yılı sonu itibariyle tam 202 bin 785 adet olarak kayıtlara geçti.
Türkiye’nin en seçkin öğrencilerinin eğitim gördüğü liselerde bile “akran zorbalıkları” yaşanırken…
Çoğu henüz 18 yaşını doldurmamış delikanlılar, 1990’lardaki çizgi filmlerden esinlenen isimlerle bazı gruplar kurarak “mafyacılık” oynuyor ve kendi yaşıtlarını gözlerini kırpmadan katlediyor.
Türkiye, geçtiğimiz yıl ocak ayında, arkadaşlarıyla kaykay malzemesi almak için gittiği pazarda yaşanan “laf atma” tartışmasında, 15 yaşındaki Berkay Budak adlı çocuk tarafından 5 kez bıçaklanarak öldürülen 14 yaşındaki Mattia Ahmet Minguzzi cinayetinin travmasını atlatamamışken…
Şimdi de Güngören’de iki grup arasında “yan bakma” nedeniyle çıkan kavgada 14 yaşındaki Efe Çekli, 16 yaşındaki Atlas Çağlayan’ı karnından bıçaklayarak öldürdü.
Tabii tüm bu şiddet olayları gösteriyor ki..
İyi niyetle atılan adımlar her zaman iyi neticeler vermiyor…
Devletin müsamahakâr tavrı yüzünden rehabilitasyon yerine “suç okulu” haline gelen cezaevleri, oradan çıkan çocukların %90'ını tekrar “suç döngüsüne” sokuyor.
Toplumsal dinamiklerinin temelden sarsıldığı, aile bağlarının zayıfladığı ve manevi değerlerin iğdiş edildiği mevcut süreçte, yaşanan bu şiddet artışlarının engellenmesi için sanırım devletimizin bazı meseleleri yeniden ele alması gerekiyor.
Zira zalimlere uygulanan merhamet, mazlumlara “zulüm” olarak geri dönüyor!
Yorumlar6
-
Vatandaş
1 saat önce
Şikayet Et
Her suçun bir cezası olmalıdır ve bu ceza eksiksiz olarak ve en ağır şekliyle uygulanmalıdır. İslamdaki cezalar da dıştan bakınca çok ve acımasızcadır. Ama asıl olan dürüstü korumak cezalandırmdan ziyade suçu engellemek olunca caydırıcılık şart.
Beğen
Cevapla
-
Halk
2 saat önce
Şikayet Et
Okullarda da kurallar ve disipline yönelik yaptırımlar hafifletildikçe şiddet , akran zorbalığı arttı. Arttıkça rehberlik öğretmeni sayısı arttı ve hiç bir işe yaramadı ,rehberlik öğretmeni sayısı arttıkça şiddet ve akran zorbalığı daha da arttı
Beğen
Cevapla
Toplam 5 beğeni
-
Vatandaş
2 saat önce
Şikayet Et
Doğruya doğru.
Beğen
Cevapla
Toplam 5 beğeni
-
Ahmed
2 saat önce
Şikayet Et
Memur terörü, en büyük tehdit. Her çeşit adli suçtan bin kat daha fazla tehlikeli ve büyük bir tehdit.
Beğen
Cevapla
Toplam 1 beğeni
-
Abdullah
49 dakika önce
Şikayet Et
?Ne demek istedin? Bu ülkede 3 milyondan fazla memur var. Herkes te memur olmak istiyor, KPSS peşinde.
Başkası da esnaf terörü der.
Bir başkası öğrenci terörü der.
Bir başkası sosyal medya terörü der ki katılıyorum. Ne dedin sahi?
Beğen
-
FERYAT
3 saat önce
Şikayet Et
Geçmişten gelen enkaz yığını git gide içinden çıkılmaz dipsiz kuyuya dönmüş.
Lafın kısası rahmetli { Ziya paşa}dan
"Nush ile uslanmayanı etmeli tekdir;
tekdir ile uslanmayanın hakkı kötektir.”
Beğen
Cevapla
Toplam 6 beğeni
Daha fazla yorum görüntüle