Kiralık ada
- GİRİŞ30.11.2025 09:09
- GÜNCELLEME30.11.2025 09:09
Mısırlılar, Fenikeliler, Asurlular, Persler, Romalılar, Bizanslılar, Emeviler, Abbasiler, İngilizler, Memlûklular, Venedikliler, Osmanlılar...
Liste bu şekilde uzayıp gider.
Sicilya ve Sardinya’dan sonra Akdeniz’in üçüncü büyük adası olan Kıbrıs’ın tarihi dünyanın da tarihi gibidir. Stratejik konumu adanın kaderi olmuş, tarihin her döneminde büyük güçlerin dikkatini çekmiştir.
16. Yüzyılın en büyük gücü tartışmasız Osmanlı devletiydi. Sınırları Viyana’dan Hazar Denizine uzanmış, Cebelitarık Boğazından Basra Körfezine kadar Akdeniz’i çepeçevre kuşatmıştı.
Hal böyleyken; Anadolu’ya neredeyse göz uzaklığı mesafesindeki Kıbrıs’ı hâkimiyet sahası dışında tutması düşünülemezdi.
Venediklilerin kontrolündeki adayı 1571 yılında düzenlenen bir seferle fethetti. Böylece Doğu Akdeniz’in hâkimiyetini tümüyle ele geçirip İstanbul’la Suriye ve Mısır eyaletleri arasındaki deniz trafiğini kontrolüne almış oldu.
Yeni fethedilen yerlere fetih askerlerinin önemli bir kısmının yerleştirilmesi ve devletin kontrolü altında Anadolu’dan nüfus göçürülmesi değişmez kuraldı. Kıbrıs’ta da böyle oldu. İlk ağızda 30 bin Osmanlı askeri aileleriyle birlikte iskân edildi. Ardından Karaman, Beyşehir, Ürgüp, Niğde, Aksaray ve Akşehir gibi orta Anadolu şehirlerinden, Suriye’den ve Toros Yörüklerinden 8 bin civarında Müslüman aile adaya yerleştirildi. Bu aileler iki veya üç sene her türlü vergiden muaf tutuldular.
İdari yapılanma içinde Kıbrıs’a beylerbeyliği statüsü verildi. Avlonya Sancağının sancakbeyi olan Muzaffer Paşa, adanın ilk beylerbeyi oldu. Baf, Magosa ve Girne sancak olarak düzenlenip, Lefkoşe merkezli 16 kazaya ayrıldı.
Girit savaşı sonrası nüfusun azalması ve vergi gelirlerinin düşmesi üzerine yeni bir düzenlemeye gidilip Ege adalarını idare eden Kaptanpaşa’ya bağlandı.
Üç asırlık Osmanlı egemenliği ada tarihinin en sükûnetli dönemi oldu. Venedikliler zamanında uygulanan “iki gün devlete çalışma zorunluluğu” tümüyle kaldırıldı. Hiçbir kesim din, inanç ve milliyet baskısına uğramadı. Aksine, Kıbrıs’a has eşitlikçi bir yönetim kuruldu. Bütün kesimler, divan adı verilen idari mekanizmada temsil edildiler. Ev, dükkân ve bahçe sahibi olup mülkler edindiler.
19. Yüzyıl başları, milliyetçilik dalgasının çok uluslu imparatorlukları sarstığı yıllar oldu. Bu sarsıntıdan Osmanlı da nasibini aldı. 1821 tarihli Mora isyanı Vali Küçük Mehmet tarafından bastırıldıysa gidişat durdurulamadı. 1832’de Yunanistan bağımsızlığını kazandı. Bu tarihten sonra adanın Rum ahalisinde kıpırdanmalar başladı. “Enosis” (Yunanistan’la birleşme) fikrinin ilk kez dillendirilip taraftar bulması da bu dönemde oldu.
1877-1878 Osmanlı-Rus savaşı Devlet-i Aliyye için pahalıya patladı. Savaş sonunda imzalanan Ayastefanos Antlaşmasıyla büyük toprak kayıpları yaşadı.
Süreç, Kıbrıs tarihi için de dönüm noktası oldu. Rusların Osmanlı topraklarına yönelik tehdit ve saldırganlığını fırsata çevirmek isteyen İngiltere, Osmanlı hükümetine başvurarak savunma ve işbirliği protokolü imzalamaya hazır olduğunu bildirdi. Bu protokolün yapılması durumunda Rusya üzerinde baskı kuracağını, Yeşilköy’deki Rus ordularını buradan uzaklaştıracağını, antlaşmanın şartlarını da tahammül edilebilir şekilde yumuşatacağını söyledi. Diğer yandan Osmanlı Devletine herhangi bir saldırı olması halinde onun yanında yer alacaktı.
Hükümetin teklife sıcak bakması üzerine İngiliz Büyükelçisi Henry Layard, taslak bir metinle birlikte soluğu Sadrazam Sadık Paşa ve Hariciye Nazırı Saffet Paşa’nın yanında aldı.
Taslakta Rus tehdidinin önlenmesi karşılığında İngiltere’nin de küçük (!) bir şartı vardı: Kıbrıs’ın idaresi...
Metinde şöyle deniyordu:
“Rusya, Sultan’ın sahip olduğu toprakları almak için saldırıda bulunursa İngiltere, silahlı güçleriyle savunmak için Osmanlı İmparatorluğu ile müttefik olmayı kabul eder. Osmanlı İmparatorluğu da İngiltere’nin bu taahhütlerini yerine getirebilmesi için Kıbrıs adasının kullanımını ve idaresini kabul etmektedir.”
Metin, Heyet-i Vükela tarafından kabul edildi. 4 Haziran 1878 tarihinde Kıbrıs’ı İngiliz idaresine resmen devreden antlaşma Padişah tarafından imzalandı.
Tarihte nadir görülen garip bir antlaşmaydı. Adanın tapusu Osmanlı Devletinde kalıyor, İngiltere yıllık 92.799 Sterlin ödeme şartıyla idaresine sahip oluyordu. Öte yandan antlaşmanın süresi de belirsizdi. Rusya, işgal ettiği Kars, Ardahan ve Batum’dan çekilmediği sürece İngiltere Kıbrıs’ı boşaltmayacaktı.
Buna kimileri “güvenlik ve işbirliği protokolü” dedi kimileri “kiralama sözleşmesi”...
Adı ne olursa olsun bunun bir işgal hareketi olduğunu herkes biliyordu. Ödenecek para da, doğudaki toprakların iadesi de diplomatik birer makyajdan ibaretti. İngiliz siyaseti, Osmanlının en zayıf anını gözlemiş, Akdeniz’in en stratejik adasını şeytani bir planla ele geçirmişti.
Bu durum, en büyük yıkımı adanın Müslüman sakinlerine yaşattı. Bir gecede bayrakları, askerleri, vergi memurları değişen Türkler neye uğradıklarına şaşırdılar. Ada nüfusunun çoğunluğunu oluşturmalarına rağmen korku, belirsizlik ve terk edilmişlik hissiyle gözlerini yeniden Anadolu’ya çevirdiler. Sonu gelmez bir geri göç dalgası başladı. Köyler, kasabalar, sokaklar hızla boşaldı. Boşalan yerlere akın akın Rum nüfus yerleştirildi.
İngiltere Kraliçesi, Kıbrıs operasyonunu başarıyla sonuçlandıran Büyükelçi Layard’ı “Grand Cross of The Bath” nişanıyla ödüllendirdi. Rus savaşının sıcaklığı ve Çırağan darbesinin etkisiyle antlaşmayı onaylayan Sultan Abdülhamit, bunu durdurmak için çabaladıysa da muvaffak olamadı.
İngiltere, 1914 yılına kadar kiracısı olduğu adayı Birinci Dünya Savaşının hercümerci içinde ilhak ettiğini açıkladı.
Sonrası malum...
İngiltere’nin adadaki hâkimiyeti 1960’a kadar sürdü. Bizim için tipik bir “kendim ettim, kendim buldum” hikâyesi olan bu süreç, Rumlara yaradı. 82 yıllık İngiliz işgalinde korunup kollandılar. Hem nüfuslarını hem cesaretlerini artırdılar.
Bir zamanlar Rus gölgesine sığınarak Mora’da yaptıkları gibi...
.....................
Zaman zaman kabaran coşkunlukları, “Megalo İdea” safsataları, “Enosis” çığırtkanlıkları o günlerin ürünü...
Gürcistan’da düşen uçağımıza yönelik Yunan küstahlığı, EOKA katilleri için müze açan Rum Yönetiminin şımarıklığı da...
Kendi başlarına bir hiç olduklarını onlar da biliyorlar...
Yorumlar2