Taht ve baht
- GİRİŞ01.02.2026 09:08
- GÜNCELLEME01.02.2026 09:08
Haliç’in kuzey yakasındaki Sütlüce’den bir kayıkla Eyüp iskelesine gelirseniz, kubbe ve minarelerin şekil verdiği muhteşem bir siluetle karşılanırsınız. Bu silueti oluşturan yapıların başında Reşadiye Mektebinin denize değecekmiş hissi veren sekizgen yapısı, bu yapıyı örten muazzam kubbesi ve hemen yanındaki Sultan Reşat Türbesi gelir.
Sultan Reşat, İstanbul’un fethedilip payitaht yapılmasından sonra tahta çıkan Padişahlar içinde mezarı sur dışında olan tek, aynı zamanda İstanbul’a gömülen son Padişahtır.

1844 yılında Çırağan Sarayında doğdu.
Babası Abdülmecit ve amcası Abdülaziz’in saltanat yıllarında son derece rahat ve serbest bir şehzadelik hayatı yaşadı. Ağabeyi Abdülhamit’in iktidarı ile birlikte veliaht konumuna yükselince durumu değişti. Kendisinden önceki iki padişahın da darbeyle indirilişine şahit olan Sultan Abdülhamit, “şer odaklar” tarafından ifsat edilmesinden endişe duyarak ona sıkı bir gözetim ve denetim uyguladı. Arada bir Balmumcu’daki çiftliğe gitmesinin dışında başkalarıyla görüşmesini ve İstanbul’da gezmesini yasakladı.
Bu kapalı hayat, kişiliği üzerinde derin etkiler yaptı. Veliahtlık günlerini daha çok şiir ve edebiyatla uğraşarak geçirdi. Kendini Fars edebiyatının derinliğine ve Mevleviliğin sükûnetli denizine bıraktı.
Kamuoyunda görülmeye başlaması İkinci Meşrutiyetin ilanıyla oldu. 1908’den itibaren “Veliaht-ı Saltanat” unvanıyla resmi devlet törenlerine ve protokollere katılmaya başladı. Önemli hadiselerle ilgili beyanatlar verdi. Güler yüzlü ve sempatik bir adamdı. Kolay diyalog kuruyor, halk arasına katılmayı seviyordu.
Bu hâl dokuz ay sürdü.
Miladi Takvimle 13 Nisan 1909, o gün kullanılan Rumi Takvimle 31 Mart 1325 günü payitaht karışıverdi.
Tarihe, “31 Mart Vakası” olarak geçen bu kargaşa sonrası Selanik’ten yola çıkan Hareket Ordusu İstanbul’a gelip yönetime el koydu.
Meşrutiyetin ilanıyla başlayan örtülü iktidar oyunu da bu karanlık hadiseyle birlikte sona ermiş oldu. İttihat ve Terakki Cemiyeti, çoğunlukta olduğu Meclis-i Umumi-i Milli’yi kullanarak Sultan II. Abdülhamit’i tahttan indirip yerine Veliaht Reşat Efendiyi Padişah ilan etti.
Aynı Meclis, Ayandan Ferik Sami Paşanın önerisiyle, Hareket Ordusunun İstanbul’a girişini İstanbul’un yeniden fethi olarak değerlendirip yeni Padişah için “V. Mehmet” unvanının kullanılmasını kararlaştırdı.
Böylece, hanedanın en iddiasız şehzadesi iken, kısacık bir “el kaldırıp-indirme” faslıyla bir kahramana dönüşmüş, kendi şehrinin fatihi (!) ilan edilmiş, “Sultan V. Mehmet Reşat” unvanıyla Osmanlı İmparatorluğunun 35. Padişahı olarak tahta geçirilmişti...
Biat merasimi, bugün İstanbul Üniversitesi olarak hizmet veren Beyazıt’taki Harbiye Nezaretinde yapıldı. Merasimde, “hürriyetin ilk Padişahı olmaktan müftehirim” dedi. Bütün Osmanlılarla birlikte meşrutiyetin ve kutsal saltanat makamının hizmetinde olduğunu söyledi. Şeriatı, Kanun-u Esasiyi, meşrutiyeti, milletin haklarını ve vatanın menfaatlerini koruyacağına dair yemin etti. Meclis üyelerinin tamamı biat merasiminde bulunmadığı için yemin töreni bir ay sonra Meclis-i Milli’de bir kez daha tekrarlandı.
Ardından Eyüpsultan Hazretlerinin türbesinde “kılıç alayı” yapıldı. Bunun için Dolmabahçe Sarayından Söğütlü yatına bindi. Boğaz ve Haliç üzerinden Eyüpsultan’a geldi. Türbede, Şeyhülislam Sahip Efendi ve Konya Mevlevi Dergâhı Postnişini Abdülhalim Çelebi tarafından Osman Gazi’nin kılıcını kuşandı. Sonra saltanat arabasıyla Fatih Camiine gidip, İstanbul’un gerçek fatihinin türbesini ziyaret etti.
Tahta çıktığında 65 yaşındaydı. Uzun şehzadelik yıllarında sarayda adeta hapis hayatı yaşamış, devletin yükünü sırtlayacak bir tecrübe edinememişti. Yumuşak huylu ve zayıf karakterliydi. Bu yüzden padişahlığı müddetince devletin tüm yönetimini İttihat ve Terakki Fırkasının kontrolüne bıraktı.
Cülus merasiminde devletin banisi Osman Gazi’nin kılıcını kuşanmıştı ama hiçbir zaman o devletin sahibi olamadı.
İktidarının ilk günlerinde küçük bir direnişte bulunup, İttihatçıların, “31 Mart Hadisesine karışan siyasi suçluların ibret-i âlem için meydanlarda asılması” isteğine karşı çıktıysa da direnişi uzun sürmedi. Meydanlara kurulan darağaçları, döneminin olağan görüntülerinden oldu. Bunun gibi iktidarı süresince çok sayıda kanun, kararname ve irade-i seniyyeyi hiç itiraz etmeden hatta çoğu zaman muhtevasını bile bilmeden imzaladı.
Bu yüzdendir ki, bazı tarihçiler onun için “Babıali Noteri” ifadesini kullandılar.
Öte yandan İttihatçılar onu çok sevdiler.
İcraatlarında kendilerine zorluk çıkarmayan bu yumuşak huylu padişahın gönlünü almak için çeşitli komplimanlar yaptılar. Mesela onun adıyla “altın lira” tasarlayıp “Reşat Altını” adıyla piyasaya sürdüler. Aynı şekilde İstanbul’un bazı semtlerine ve Anadolu’daki birçok yerleşim merkezine Reşadiye adını verdiler.
Döneminde tarihin akışını ve devletin kaderini etkileyecek çok elim hadiseler yaşandı.
Trablusgarp, İtalyanlar tarafından işgal edildi.
Ege adaları elden çıktı.
Harbiye Nazırının vurulduğu Babıali Baskınıyla hükümet darbesi oldu.
Balkan bozgunu sonrası neredeyse tüm Rumeli kaybedildi.
Gazeteciler sokak ortasında kurşunlandı.
Tarihe “sopalı seçim” olarak geçecek şaibeli seçimler yapıldı.
Sadrazam Mahmut Şevket Paşa uğradığı suikast sonucu öldürüldü.
Dünya Harbi başladı.
Halife olarak İtilaf Devletlerine karşı cihat ilan etti.
Sarıkamış faciasını, Çanakkale direnişini, Kanal Harekatını, Yemen’in, Hicaz’ın toz gibi savruluşunu yaşadı.
Neyse ki devletin idam fermanı olan Mondros’u göremedi.
1918 yılında 73 yaşındayken kalp krizinden öldü...
Yorgun bedeninin bu kadar ıstırabı kaldıramayacağını sezmiş olmalıydı ki, sağlığında Mimar Kemalettin Beyi huzuruna çağırmış, kendisi için Eyüpsultan Hazretlerinin ayakucunda bir türbe yapmasını istemiş, “Yanıbaşında mutlaka bir mektep olsun; ebedi uykumu mübarek sahabenin gölgesi, Haliç sularının sükûneti ve çocuk seslerinin şetareti içinde uyumak istiyorum” demişti.
Cenazesi ölümünden dört yıl önce tamamlanan bu türbeye gömüldü. Sıkıntılarla dolu dokuz yıllık saltanatının belki de tek mükâfatı çok sevdiği sahabeye komşu olmak oldu.
Yorumlar5