Portakal kâfiri

  • GİRİŞ29.03.2026 09:12
  • GÜNCELLEME29.03.2026 09:19

Eski Pers mitolojisi düalist (ikili) bir inanca sahipti. İyiliği Hürmüz, kötülüğü Ehrimen temsil ederdi. Hürmüz aydınlığın, ilim ve hikmetin tanrısıydı. Ehrimen ise karanlığın, düzensizliğin ve cehaletin...

Bunlar sürekli mücadele halindeydiler. Kavgaları her biri üçer bin yıldan oluşan dönemler halinde devam edecekti. Ta ki Hürmüz’ün mutlak galibiyetiyle sona erecek dördüncü döneme kadar.

Bu mücadelede insanların iradeleri serbest bırakılmış, iyilikten yana olanların cennete gideceklerine, kötülüğü tercih edenlerin ise cehenneme atılacaklarına inanılmıştı. Pers kralları yeryüzünde Hürmüz’ün gölgesiydiler. Bu yüzdendir ki kimi Pers Krallarının isimleri de Hürmüz’dü. Aynı şekilde bazı bereketli topraklara, zenginlik kaynağı vahalara ve limanlara da Hürmüz adı verilmişti. Tıpkı Basra Körfezinin güneyinde yer alan Minab Nehrinin denize döküldüğü limana verildiği gibi. (Burada yaşayan halk 1300’lü yılların başında Moğol saldırılarına uğrayınca boğazın kuzeyinde yer alan Cerun Adasına nakledilecek, bu tarihten sonra adaya Hürmüz adı verilecek, Umman Denizi ile Basra Körfezini birbirine bağlayan boğaza da Hürmüz Boğazı denilecekti.)

Hürmüz, sadece bereketli topraklara sahip bir şehir değil aynı zamanda ticaretin de merkeziydi. Asırlar boyunca Güney Çin, Sumatra, Seylan ve Hindistan’dan yola çıkan malların en kestirme yoldan Batıya gönderilmesinin birinci alternatifiydi. Hint Okyanusunu geçip Basra Körfezine giren gemilerin yükleri burada karaya boşaltılır, kervanlara yüklenir, Mezopotamya’nın tozlu yolları üzerinden Şam’a, Halep’e ve Akdeniz limanlarına buradan dağıtılırdı.

Diğer güzergâh Kızıldeniz’in kadim boğazlarından geçerdi. Bâbü’l-Mendep’ten giren mallar Mısır’ın Süveyş Limanında boşaltılır, oradan kara yoluyla İskenderiye’ye götürülür, tekrar gemilere yüklenip Batı şehirlerine yolcu edilirdi.

Doğunun göz kamaştıran ipeklileri, bin bir derde deva baharatları, kıymetli taşları, fildişi ürünleri, meyveleri yüzlerce yıl böyle taşındı.

Doğu-batı ticaretinin kilit noktası ve iki dünyanın eşiği olan Hürmüz, sıcaklığının yanında zenginliğiyle de dünyanın en gözde şehirlerinden biri haline geldi.

Marko Pola bunun şahitlerinden biriydi.

1271 yılında çıktığı uzun seyahatinde Moğol İmparatorluk sarayına kadar uzanan ünlü seyyah, on yedi yıl boyunca Kubilay Hanın hizmetinde çalışmış, bu esnada resmi bir görevle Hürmüz’e gönderilmiş ve gördükleri karşısında adeta büyülenmişti. Ona göre burası sadece bir liman değil, doğunun zenginliklerinin arz-ı endam ettiği bir hazine kapısıydı. Gördüklerini şöyle yazmıştı:

“Hürmüz şehri Basra Körfezi kıyısında çok büyük bir limandır. Hindistan’dan gelen tüccarlar burada inci, baharat, fildişi, değerli taşlar ve kumaşlarla ticaret yaparlar. Sıcak bir iklimi var. Erkekler ince elbiseler giyer, kadınlar bolca mücevher taşır.”

Bu satırların yazıldığı yıllarda Ümit Burnunun keşfine iki, Süveyş Kanalının açılmasına altı asır vardı.

.............

15. Yüzyıl, Batı dünyasının denizlere açılma dönemiydi. Rüzgârla yarışan gemiler yapılmış, coğrafi keşifler Atlantik kıyılarından Doğuya uzanmıştı. Türklerin hükmettiği toprakları kullanmadan Doğunun zenginliklerine ulaşmak mümkün müydü? Bu soruya cevap arayan denizciler art arda uzak denizlere açılmış, 1492 yılında Hindistan zannederek Amerika’ya çıkan İspanyol denizci Kristof Kolomb’u, Portekiz denizci Vasco da Gama izlemiş, Afrika’nın güneyini dolaşarak Hindistan’ın Kaliküt Limanına ulaşmayı başarmıştı.

Artık, doğunun zenginliklerini Batıya taşımak için İpek Yolunun dikenli yollarına mecbur değildiler. Üstelik uzak batıda yeni bir dünya keşfetmiş, Avrupa’nın önüne bambaşka ufuklar açmışlardı.

Papa VI. Alexander kolları sıvadı. 7 Haziran 1494 tarihinde Portekiz ve İspanya’yı aynı masanın etrafında buluşturdu. Avrupa haricindeki dünyayı iki Hristiyan ülke arasında paylaştırdı. Tarihe, Tordesillah Antlaşması olarak geçen bu paylaşımda, Cabo Verde Adaları başlangıç kabul edilerek kuzeyden güneye bir meridyen çizgisi çekildi. Çizginin batısında kalan keşfedilmiş ve keşfedilecek tüm bölgeler İspanya’ya, doğusu Portekiz’e bırakıldı.

Bundan sonrası dünyanın felaketiydi. Onları Hollanda ve İngiltere izleyecek, ticaretin ve inancın sömürgeye dönüştüğü yeni bir dönem başlayacaktı.

...................

Doğuya yelken açan Portekiz gemilerinin ardı arkası kesilmedi. Goa, Malakka, Mozambik gibi limanlar hem Asya’nın yeni sömürge kaleleri hem de misyonerlik merkezleri oldu. Stratejik öneminden dolayı Hürmüz ve Aden ele geçirilip İpek Yolu ticareti akamete uğratıldı.

Yemen ve Gucerât Sultanlıkları saldırılardan ilk etkilenen devletler olmuşlar, ne yapacaklarını şaşırmışlardı. Mısır’da hüküm süren Memlük Sultanı Kansu Gavri’nin kapısını çaldılar. “Yalnızız” dediler. “Bize yardım et.”

Suriye’den Kızıldeniz’e kadar uzanan bölgenin hâkimi olan Memluk Sultanı tüm gücüyle direnişe geçti. Ne var ki donanması saldırıları önlemede yetersiz kaldı. Kaleler düşmeye, limanlar elden çıkmaya başladı. Hacıların deniz yolu tehlikeye düştü. Mekke ve Medine güzergâhı Portekiz topçularının menziline girdi. Olay ticaret savaşından çıkmış, bir ümmetin izzet-i nefs meselesine dönüşmüştü. Çaresiz İstanbul’a haber gönderildi.

Osmanlı Sultanı II. Beyazıt, bu çağrıya cevap vermekte tereddüt etmedi. 1511 yılında Süveyş’te elli kadırgadan oluşan bir donanmanın inşası için talimat verdi. Başına da Midillili Selman Reis’i kaptan olarak atadı. Selman Reis, Portekiz güçlerini bölgeden söküp atamadıysa da Memluk direnişine destek verip Cidde’nin düşmesini engelledi.

Osmanlı Devleti, İpek Yolu ticaretine yönelik tehdidi görmüş, bütün dikkatini Portekiz istilasına vermişti. Onlara alayla karışık bir de isim bulmuştu: “Portakal Kâfiri...” Bu küçümseyici lakap, politik bir kinayenin yanında aslında bir meyvenin kıtalar arası yolculuğunu da ifade ediyordu. Zira Güney Çin ve Güneydoğu Hindistan’ın bu kadim meyvesi onlar tarafından Batıya taşınmış, onların isimlendirmesiyle Avrupa’ya yayılmıştı.

Yavuz Sultan Selim, 1514 yılında büyük bir sefere çıktı. Çaldıran Zaferi ile İran’daki Safevi saltanatını yıkarak İpek Yolunun kalbini ele geçirdi. Ardından güneye indi. Mercidabık ve Ridaniye Zaferleriyle sadece Mısır’ı Suriye’yi, Humus, Hama ve Gazze’yi değil, Hicaz’ın kutsal topraklarını da hâkimiyetine aldı. Aynı zamanda “Portakal Kafiri”nin doğrudan muhatabı oldu.

Sonrası malum...

Osmanlı Devletinin varlığı bölgedeki güç sarkacını kısa zamanda dengelese de, Kızıldeniz’deki “Bahr-i Ahmer Filosu” güçlendirilip  “Hind Donanması” olarak isimlendirilse de, başına “Hind Kaptanı” unvanıyla Selman Reisler, Piri Reisler, Seydi Ali Reisler getirilse de bu mücadele asırlarca sürüp gitti.

Hâlâ da sürüyor.

Sadece “Portakal Kâfiri” isim değiştirdi. Bir de taşınan mallar... Dünkü baharat ve kumaş ticaretinin yerini bugün doğalgaz ve petrol aldı.

Hırslar, öfkeler ve niyetler aynı.

Ne de olsa iyilerle kötülerin mücadelesi kıyamete kadar sürecek.

 

Yorumlar14

  • Ersun 27 dakika önce Şikayet Et
    Keşke yazının hikayesi Pers mitolojisiyle desteklenmeseydi. Ya da hak ile batılın çarpışması dalalet olan Pers tanrıları ile iltibas edilmeseydi.
    Cevapla
  • EbuAli 33 dakika önce Şikayet Et
    Son zamanlarda okuduğum en güzel ve anlaması kolay bir yazı olmuş. Yazarımız özet geçmiş. Bir gazete köşesinde çünkü bu kadar olur. Aslında mevzu bir kitap hacminde, ama kitap olsa kimse okumayacak? Yazarının de emeğine yazık olacak!
    Cevapla Toplam 1 beğeni
  • Turgay Şimşek 49 dakika önce Şikayet Et
    Bşk elinize ssglik
    Cevapla Toplam 2 beğeni
  • Mecit 1 saat önce Şikayet Et
    Kaleminize sağlık güzel ve bilgilendirici olmuş...
    Cevapla Toplam 11 beğeni
  • Bağdat semaları 1 saat önce Şikayet Et
    Önemli bilgilerle bilgi dağarcımızıa ekleme yaptık. Teşekkür ederim iyiki varsınız...
    Cevapla Toplam 12 beğeni
Daha fazla yorum görüntüle
Haber7 Mobil Sayfa Banner'ı Kapat