Nizam-ı Cedit
- GİRİŞ24.05.2026 09:02
- GÜNCELLEME24.05.2026 09:02
Sultan III. Selim, 28. Osmanlı Padişahı olarak tahta çıktığında 18. Yüzyılın sonlarıydı.
Zor bir dönemdi. İmparatorlukta işler yolunda gitmiyor, art arda toprak kayıpları yaşanıyordu. İngilizler Mısır’ı, Ruslar İstanbul’u tehdit ediyordu. İçeride devletin çarkları eskimiş, vergilerin toplanma usullerinden eğitim sistemine, bürokrasinin yapısından ordunun düzenine kadar birçok alanda sıkıntılar yaşanıyordu. Özellikle yeniçeri ocağındaki çürüme elle tutulur, gözle görülür hale gelmişti.
Padişah, ordu olmadan iktidar olamayacağını, adalet ve refah sağlanmadan düzen kurulamayacağını biliyordu.
Çıkış yolunu Batı dünyasında gördü.
1791’de Viyana elçisi Ebubekir Râtıp Efendiye bir rapor hazırlaması için talimat verdi. Aynı şekilde Batı başkentlerine tayin ettiği yeni elçilerden de bulundukları ülkelerin askeri ve idari müesseselerini incelemelerini istedi.
Kısa zamanda Batıdan raporlar yağmaya başladı. Bunlar sadece askerî ve idarî alanla sınırlı kalmıyor, posta sistemleri ve hastaneler gibi somut teknolojik ve sosyal gelişmeleri de ihtiva eden teferruatlı bilgiler içeriyordu.
Gelen raporları büyük bir dikkatle inceleyen III. Selim, hiç beklemeden radikal değişiklikler içeren adımlar atmaya başladı. Beklendiği gibi ilk adım askeriyede atıldı.
Ordunun belkemiği olan yeniçeri ocağı ıslah edilemez haldeydi. Çare, yeni düzen bir ordunun kurulmasıydı. Bostancı ocağı içinde 12 bin neferlik kadro oluşturulup biri Üsküdar’da diğeri Levent Çiftliğinde iki yeni kışla inşa edildi. Fransa ve İsveç’ten eğitim zabitleri getirildi. Pantolonu andırır çuha çağşır ve beli kemerli ceketlerden oluşan üniformalar hazırlandı. Ellerine o devrin en yeni silahlarından olan süngülü tüfekler verildi.
Ocaklarının kaldırılacağını sezen Yeniçeriler homurdanmaya başladılar. “Bu urbalar geleneğe aykırı, Frenk kamçısı altında talim gâvur işidir” dediler.
Padişah direndi. Tepkileri azaltmak için atalarının yolunu kendine rehber edindiğini açıkladı. Şer’i kurallara göre “kâfiri alt etmek için kâfirin hilelerine başvurmanın” caiz olduğunu söyledi.
Yeni düzeni, yeni üniforması ve yeni eğitim yöntemiyle “Nizam-ı Cedit” ordusu böylece kurulmuş oldu.
Yeni orduyu finanse etmek için “İrad-ı Cedid” adında yeni bir hazine oluşturuldu. Miri arazi gelirlerinin mühim bir kısmı bu hazineye tahsis edildi. İlave olarak da bazı vergi kalemlerinde artışlara gidildi.
Ardından yeni idarî düzenlemeler yapıldı. Miri arazilerin kiracıları durumunda olan ayanların durumu, ulemanın statüsü ve tedavüldeki paralarla ilgili yeni fermanlar yayınlandı. Tersaneler yenilendi, Heybeliada’da güverte zabiti yetiştirecek bir Bahriye Mektebi açıldı, fen adamları yetiştirecek Mühendishane-i Berri Hümayun açıldı, yerli kumaş üretimini artırmak için çalışmalar yapıldı.
Sultan III. Selim, bu değişikliklerin kaçınılmaz olduğunu düşünüyor, ulemanın, asker ve sivil bürokrasinin kendisini destekleyeceklerine inanıyordu.
Ne var ki öyle olmadı…
Reformlar, Sultan’ın gözüne girmeye çalışan bir avuç saray erkânı dışında kimseyi memnun etmemişti. Ulema muhalefete çekilmiş, kendisine rakip yeni bir ordunun kurulmakta olduğunu gören yeniçeri ocağı kıpırdanmaya başlamış, nüfuzları ve gelirleri azalan ayanlar, mültezimler rahatsız olmuştu. Üstelik vergilerin artmasıyla ve paranın değerinin düşürülmesiyle yükselen enflasyon ve hayat pahalılığı da vatandaşı da olumsuz etkilemişti.
Bütün bunlara mecburi askerlik hizmeti teşebbüsü ve yeni orduya asker yazılması sürecinde halka uygulanan baskı ve şiddet de eklenince vaziyet iyice fenalaştı.
İstanbul sokakları “Nizam-ı Ceditciler” ve onların karşıtları olarak ikiye bölündü. Memnuniyetsizler kitlesi gün geçtikçe daha çok arttı. Onların gözünde Sultan Selim, bir avuç saray gözdesinin keyfî idaresinin idamesinden başka bir şey yapmayan, atalarının kıyafetini bırakıp Batıya özenen, Müslüman çocuklarına pantolon giydiren “gavur” bir padişahtı.
Öte yandan Avrupa’da, ihtilal Fransa’sına karşı verilen mücadele, Osmanlı dünyasına da sıçramıştı. Fransız elçinin İstanbul’dan uzaklaştırılması talebi reddedilen İngilizler 1807 yılının Kurban Bayramında on beş gemilik bir filoyla Marmara’yı geçip İstanbul Boğazına girdiler. Bu durum, fethedildiği günden beri ilk defa düşman gemileriyle tanışan İstanbul halkında infiale yol açtı. Filonun, Yeniçeri Ocağını imha etmek için devlet ricali tarafından davet edildiği dedikoduları şehri dehşete düşürdü.
Fırtına 25 Mayıs 1807 Pazartesi günü koptu.
Yeniçeriler yalın kılıç sokağa döküldüler. Başlarında Kabakçı Mustafa adında boğaz yamaklarından bir sergerdenin olduğu gözükse de; arka planda çok daha derin güçler vardı.
Sadaret Kaymakamı Köse Musa Paşa ve Şeyhülislam Ataullah Efendinin başını çektiği darbe ekibi aylarca çalışmış, reformların olumsuz etkilediği kesimleri organize etmişti. Zaten şehir esnafının neredeyse yarısı ocağa kayıtlı yeniçeriydi.
Bu yüzden isyan kısa zamanda büyüdü. Şehirde terör havası esti. Nizam-ı Cedit kışlaları basıldı, yüzlerce asker öldürüldü.
Şeyhülislam Atâ’ullah Efendi, III. Selim’in tahttan indirilmesine dair bir fetva verdi. Bu fetvada sorumsuz kişilerin iktidarı gasp etmelerine ve ele geçirdikleri gücü Müslüman halka karşı kullanmalarına karşı ses çıkarmadığı için Selim’in halifeliğe layık olmadığı bildirilmekteydi.
III. Selim, reformları durdurduğunu ilan etse de faydası olmadı. Tahttan indirilip kafes arkasına gönderildi. IV. Mustafa yeni padişah ilan edildi.
Ne var ki kargaşa durulmayacak; iktidarın yeniçerilere geçtiğini öğrenen ayanlar, hem azalan haklarını geri kazanıp vilayetlerdeki mevkilerini garanti altına almak hem de iktidara ortak olmak için ülkenin dört bir yanından İstanbul’a gelecek, “Sened-i İttifak” denilen ve padişaha ilk kez yetki sınırlaması getiren sözleşme bu süreç sonunda imzalanacaktı.
Zekeriya Yıldız / Haber7
Bu yazıya ilk yorum yapan sen ol