Tarihin ironisi
- GİRİŞ27.09.2026 08:58
- GÜNCELLEME27.09.2026 08:58
16. Yüzyıl başlarıydı.
Kanuni Sultan Süleyman’ın iktidarda olduğu, Osmanlı ordularının Avrupa içlerine aktığı yıllardı.
Bu ilerleyiş Hristiyan dünyanın en büyük korkusu olmuştu.
Özellikle Orta Avrupa’da “Kutsal Roma-Cermen İmparatorluğu” altında toplanan Almanya, Avusturya, Çekya gibi feodal devletler bu korkuyu yakından hissediyor, Haçlı desteğini canlı tutmak için Papa’ya ardı arkası kesilmeyen paralar akıtıyorlardı. Bu paraların en büyük kaynağı vergilerdi. “Türk Çanı” ve “Türk Vergisi” gibi vergiler ihdas edilmiş yerli prenslerin baskılarından bunalan halka yeni sorumluluklar yüklenmişti.
Yoksulluğun, haksızlığın ve kilise baskısının bunalttığı kitleler arayış içindeydi.
Martin Luther’in çıkışı tam da bu günlere rastladı.
Hukuk eğitimini yarıda bırakıp bir manastırda keşiş olarak çalışmaya başlayan Luther, bu süreçte Roma’yı daha yakından tanımış, Papalık merkezindeki çürümeyi görmüştü. Dünyevi zevklere düşkünlük, din istismarı, ahlaki yozlaşma, israf ve haksızlık, kiliseye duyduğu güveni derinden sarsmıştı.
O sıralarda Katolik kilisesinin en çok tepki çeken uygulamalarının başında “Endüljans” geliyordu. İşlenen günahların kiliseye ödenen para karşılığında bağışlanmasını içeren bu uygulama, Luther’in başlattığı muhalefet hareketinin temelini oluşturdu.
31 Ekim 1517 günü, ilahiyat dersleri verdiği Wittenberg Üniversitesinin kapısına “Doksan Beş Tez” olarak bilinen manifestosunu astı. Papalığın “kurtuluş, otorite ve ruhbanlık” anlayışına köklü eleştireler yöneltti.
Bu çıkış kısa zamanda yankı buldu. Özellikle Roma’da...
Teolojik ve tarihsel yarılmanın yanı sıra vergi gelirlerini kaybetmek istemeyen Papalık telaşlandı.
Alelacele bir ferman yayınlayarak Luther’i geri adım atmaya çağırdığı gibi kitaplarının toplatılarak yakılmasına karar verdi.
Luther, bu karara itiraz etti. Papalık fermanını halkın önünde ateşe vererek yaktı. Kiliseyi yozlaşma ve ahlaksızla suçladı. Katolik geleneği, kilise hukuku, Papanın yanılmazlığı, ruhban sınıfının kutsallığı gibi yerleşik inançları tanımadığını açıkladı.
Bu açıklamaların yerel yöneticiler arasında taban bulması için Avrupa’daki Türk korkusunu kullandı. Osmanlı akınlarının Avrupa içlerine doğru ilerleyişini Papalığın bağnazlığına bağladı. Tanrı’nın iradesinden sapmış bu yapı, Mesih’in temsilcisi olmaktan çıkmış, deccalın bizzat kendisine dönüşmüştü. Tanrı, bu günahkâr kurumu cezalandırmak ve Hristiyanları uyarmak için Türkleri bir araç olarak kullanıyordu. “Türk’ün Karşısındaki Dindara Uyarı” başlığını taşıyan yazısında, acımasız yöntemler altında ezilen köylülerin, Türk egemenliğini arzular hale geldiğini söyledi. “Türk’ün yöneticileri bizimkilerden daha iyi... Bu yüzden Avrupa’da kurtarıcı gibi karşılanıyorlar” dedi.
Luther tespitlerinde haksız değildi.
1438’de II. Murat kuvvetleri Transilvanya’yı alırken bir dirençle karşılaşmamıştı. Salzburg ve Würzburg’dan birçok köylü Türk tarafına kaçmış, Alman askerlerinin çoğu Osmanlı ordusuna katılmıştı.
Bundan sonraki süreçte mücadele daha da hızlandı. Luther, bir rahibe ile evlenerek Katolik rahiplerin evlilik yasağını kırdığı gibi İncil’i Latinceden Almancaya çevirerek Papalığa meydan okudu. Papalık art arda yayınladığı kınama ve yasaklama emirlerinin ardından aforoz kararı aldı. Bu kararı, Roma Cermen İmparatorluğunun tutuklama emri izledi.
İtiraz ve protestolarla başlayan hareket kısa zamanda büyüyüp kolektif bir muhalefete dönüştü. “Protestanlık” adıyla özellikle Roma Cermen sınırları içinde yayılmaya başladı. Lutherci vaizler dört bir tarafa yayılıyor, gittikleri yerlerde büyük ilgi görüyorlardı.
Bu esnada Osmanlının gözü Avrupa’daydı. Hristiyan dünyanın bölünmeye doğru gittiğini gören Kanuni Sultan Süleyman, Papa’nın gücünü kırmak için Martin Luther’i destekleme kararı almıştı. İstanbul’da görüştüğü bir elçi ile haber göndermiş, ona “lütufkâr bir efendi olabileceğini” söylemişti.
Luther, Sultan’ın teklifini kabul etmedi.
1521 yılında tutuklandı. Almanya’nın Worms şehrinde büyük bir mahkeme kuruldu. İddialarından vazgeçip Papalıktan özür dilemesi istendi. Mahkemenin idam kararı verip takipçilerini imha edeceği bekleniyordu. Zira Ortaçağ’da böyle olmuştu. 13. Yüzyılda Fransa’da ortaya çıkan “Albigens Hareketi” de aynen Protestanlar gibi Katolik Kilisesinin mutlak otoritesine itiraz etmiş, kilisenin zenginliğine ve yozlaşmış yapısına meydan okumuştu. Engizisyon Mahkemesi bu hareketi kitlesel bir katliamla yok etmişti.
Bu defa öyle olmadı. Geri adım atmayan Luther’in tutuklanıp sürgüne gönderilmesiyle yetinildi. Yumuşamanın temelinde Osmanlı etkisi vardı. Mahkemenin kurulduğu günlerde Belgrat düşmüştü. Kanuni Sultan Süleyman, muhteşem ordusunun başında Avrupa’nın kalbine doğru yürüyordu. Papalığın da, İmparator Şarlken’in de Luthercilerle uğraşacak hali kalmamıştı.
Osmanlı ilerleyişi kesintisiz devam etti. 1526 yılında Mohaç Meydan Savaşı oldu. Macar ordusu ağır bir yenilgi yaşadı. Bu hezimet sonrası Avrupa derin bir korkuya kapıldı. Sırada belli ki Viyana vardı. Çaresiz kalan İmparator Şarlken, Lutherci prensleri barış masasına çağırdı. Onların hem askerine hem de parasına ihtiyacı vardı. Lutherciler de arayıp da bulamadıkları bu teklifi kabul ettiler.
Anlaşma, Almanya’nın Nürnberg şehrinde yapıldı. Avrupa tarihine “Nürnberg Dini Barışı” olan geçen anlaşma ile Protestanlığa ilk yasal koruma zırhı giydirilmiş oldu.
Luther, Kanuni Sultan Süleyman’ın himaye teklifini reddetmişti ama onun sayesinde hem hayatını hem de Protestanlığın geleceğini kurtarmıştı.
Osmanlı Devleti, Avrupa’daki Katolik etkisini kırmak için Protestanları koruyup kollamaya Kanuni’den sonra da devam etti. Bu koruma sadece Orta Avrupa ile sınırlı kalmadı. Hollanda, İspanyol Katolik baskısına karşı ayaklandığında Osmanlıdan destek istedi. İngiltere Kraliçesi I. Elizabeth, Katoliklere karşı ittifak teklif etti.
Osmanlı himayesi ile ayakta kalan Protestanlık zamanla büyüdü, Hristiyanlığın üçüncü mezhebi haline geldi.
Doğuşundan üç asır sonra da Osmanlı topraklarına girdi. Hem de mezhebin en muhafazakâr kolu olan Evanjelizm eliyle...
Başını İngiliz ve Amerikalıların çektiği Evanjelik misyonerler, özellikle Tanzimat’tan sonra İmparatorluk topraklarında çok sayıda okul, hastane ve kilise açtılar. Osmanlının asırlar önce Avrupa’da uyguladığı böl-yönet politikasını Avrupalılar adına Anadolu’ya taşıdılar.
1970’lerden sonra dünyanın en etkili güçlerinden birine dönüştüler. Reagan, Bush ve Trump gibi ABD başkanları onların desteğiyle iktidara gelip politikalarını onların yönlendirmesiyle belirlediler. Bugün İsrail teröründen kıyamet senaryolarına kadar birçok felakette onların parmağı var.
Kim bilir... Beş asır önce Osmanlı Ordusu Viyana kapılarına dayanıp Haçlı dünyasını korkutmasa, Luthercileri koruyup kollamasa belki de tarihin akışı farklı seyredecekti. Protestanlık doğmadan boğulacak, Luther, engizisyon giyotininde yok olup gidecekti.
Tarihin ironisi bu olsa gerek...
Bu yazıya ilk yorum yapan sen ol