Merhamet! Hava gibi, su gibi muhtaç olduğumuz iksir…

  • GİRİŞ18.01.2026 13:09
  • GÜNCELLEME18.01.2026 13:09

Üstad Necip Fazıl, 1960 yılında kaleme aldığı ve her satırı bir merhamet manifestosu sayılabilecek Reis Bey adlı tiyatro eserinde bizi sarsıcı bir yüzleşmeye çağırmıştı. Merhameti bir zaaf gibi gören, hayatı kanunların soğuk lafzına hapseden bir ağır ceza reisinin hikâyesi, vicdanın nasıl uyandığını adım adım gözler önüne seriyordu. Masum bir gencin idamına hükmettikten sonra yaşanan o derin çöküşün hikâyesi, 1988 yılında sinemaya da uyarlanmış ve hafızalara kazınmıştı.

90’lı yılların başında sinemada izlemiştim o filmi… Haluk Kurtoğlu’nun devleşen oyunculuğu ve sarsıcı ses tonu hâlâ zihnimde. Filmi izlerken Reis Bey’in hikmet yüklü cümlelerini ezberlemeye çalışıyor, hızına yetişemiyordum. Sonraları o yılların meşhur VHS kasetlerinden filmi edinmiş, bazı sahneleri geri sararak defalarca izlediğim olmuştu. Mahkeme salonunda haykırdığı şu cümleler ise hâlâ kulaklarımda çınlar:

“Merhamet! Hava gibi, su gibi muhtaç olduğumuz iksir…

Baş aşağı bir cemiyeti, baş yukarı edecek bir kudret.”

Bugün yeryüzünün dört bir yanında yaşanan acılara, bitmeyen savaşlara ve yurtlarından edilen insanların hüzünlü göç hikâyelerine bakınca Üstadın bu haykırışına ne kadar muhtaç olduğumuzu daha berrak görüyoruz. Gazze’den yükselen feryatlar, Doğu Türkistan’ın sessiz çığlığı, Arakan’ın dinmeyen kederi… Hepsi aynı hakikati fısıldıyor:

Dünya, bugün her şeyden daha çok hava gibi, su gibi bir iksir olan merhamete muhtaç. Bu iksir gönül kaplarımızdan taşmadıkça baş aşağı giden bu dünyayı yeniden ayağa kaldıracak bir kudret görünmüyor.

İnsanı yeryüzünde diri tutan asıl kudret, gönlünde taşıdığı merhamettir. Ahlak dediğimiz o yüce cevher de tam burada başlar. Kalbin en kuytusunda filizlenen o mukaddes huzursuzlukta… Başkasının yükünü kendi yükü bilmekte, sızlayan bir yarayı kendi teninde hissetmekte… İnsanı insan kılan o ince sızı tam da budur.

Bu dert, kalpte saklı kalmak için varlık kazanmaz. Hayata karışmak ister. Bir yetimin başına el olmak, bir mazlumun ahına set çekmek ister. Gönülde filizlenen hiçbir güzellik, bir mahzunun gözyaşına değmeden kemale ulaşmaz. Omuzlanmayan yük insanı olgunlaştırmaz; paylaşılan yük ise kalbi genişletir, vicdanı derinleştirir.

Geçtiğimiz hafta, bir medeniyeti ayakta tutan sarsılmaz duraklardan biri olan hürmet duygusunun izini sürmüştük. Bu hafta ise o yürüyüşün tamamlayıcı halkasına yöneliyoruz. Hürmeti besleyen, ona can suyu veren asıl kaynağa… yani merhamete.

VİCDANIN UYANIŞI: MERHAMETİN İLK İŞARETİ

“Herhangi bir canlının acısını, kederini, mutsuzluğunu yüreğinde hissedip üzüntü duyma ve ona karşı yardım hisleriyle dolma” anlamına gelen merhamet, bir davranıştan önce bir fark ediştir. İnsan, başkasının acısını kendi iç dünyasında hissettiği an o mübarek eşiğe varır. İşte o eşiğin adı vicdandır. Vicdan bir kez uyanmaya görsün, el hemen uzanır. O el, incitmeden ulaştığında şifa taşır. Merhamet önce kalpte yankılanır, ardından hayata yön verir. Başkasının yükünü göremeyen bir gönül, dışarıdan bakıldığında iyilik yapıyor izlenimi verse bile çoğu zaman kendi içini teskin eder.

Vicdanın uyanışı, insanın benlik merkezinden çıkıp çevresini fark etmeye başlamasıdır. Kendi derdini tek hakikat sanma hâlinden sıyrılıp başkasının sessiz çağrısına kulak vermesidir. Bazen bir bakışta belirir, bazen bir susuşta duyulur, bazen de fark ettirmeden dökülen bir gözyaşıyla kendini ele verir. Merhamet tam bu noktada filizlenir. Görülmeyeni görmek ister, söylenmeyeni duymaya yönelir, talep edilmeden hissedebilme inceliği kazanır.

Vicdan, insanı yerinde tutmayan o asil huzursuzluğun adıdır. Alışılmış rahatlığı bozar, ilgisizlik perdesini aralar. Bu rahatsızlık, merhametin ilk hareket noktasıdır. Vicdanı diri kalan, başkasının acısına kayıtsız kalamaz. Bizim irfanımızda vicdan, yalnızca kişisel bir iç ses olarak anlaşılmaz. İlâhî hitabın kalpteki yankısıdır. Nurettin Topçu’nun ifadesiyle, içimizde saklı bir Allah sesidir. Hakkı hatırlatır, ölçüyü muhafaza eder, insanı adalet ile şefkat arasındaki ince terazide tutar. Bu terazi ayakta kaldıkça merhamet savrulmaz, yönünü kaybetmez, istismar alanına dönüşmez.

Vicdanın sustuğu yerde merhamet zayıflar. Merhametin zayıfladığı yerde insan içten içe sertleşir. Sertleşen kalp, önce görme kabiliyetini kaybeder. Ardından duyma hassasiyeti körelir. Zamanla başkasının acısı bir haber başlığına, bir rakama, bir görüntüye indirgenir. Vicdanın uyanışı ise bu uyuşmayı dağıtır. Kalbi yeniden diri tutar. İnsana, insan olmanın ağır fakat izzetli sorumluluğunu hatırlatır.

Merhamet, bir emanet şuuru, vicdanın omuzlara yüklediği ahlaki bir vazifedir. Bu vazife, insanı başkasına karşı borçlu kılar; çünkü bu dünyada sahip olduğumuz her imkân, bir gün başkasının ihtiyacı hâline gelebilir. Vicdan bu ihtimali unutturmaz. Merhameti geçici bir duygu olmaktan çıkarır, kalıcı bir duruşa dönüştürür ve tam bu noktada merhamet, hissedilen bir hâl olmaktan sıyrılır, bir ahlak biçimi kazanır. Bir dil, bir tavır, bir hayat nizamı hâline gelir. Vicdanın uyanışıyla başlayan bu yolculuk, merhametin hayata nasıl taşınacağını da tayin eder.

RAHMETİN MENBAI: VARLIĞI AYAKTA TUTAN SIR

Merhamet, İslam düşüncesinde sonradan kazanılan bir meziyet gibi durmaz. Hayata eklenen bir fazlalık da değildir. O, varlığın ilk nefesidir, canlılığı ayakta tutan asli iklimdir. Kur’an-ı Kerim, Fâtiha ile açılırken ve her sûrenin başında “Rahman” ve “Rahim” isimlerini tekrar ederken, insana fark ettirmeden bir bakış kazandırır. Kâinatın Sahibi, kendisini önce merhametiyle tanıtır. Bu tanıtma, hayata sertlikten değil, rahmetten bakma davetidir.

“Rahman” ve “Rahim” isimlerinin kökü olan rahm, acımayı aşan bir anlam taşır. Bir annenin evladını kuşattığı o güvenli alanı, sığınılacak ilk eşiği çağrıştırır. Ana rahmi bir canı korur, besler, büyütür; onu hayata ve olgunluğa hazırlar. Merhamet de kalpte böyle işler: Sarar, sakinleştirir, terbiye eder. Kalbin sertleştiği yerde insanlık duygusu zayıflar, merhametin dokunmadığı bir gönülde insana dair hiçbir şey kök salamaz.

İlâhî rahmet, insan idrakinin çok ötesinde bir genişlik taşır. Efendimizin, savaş esirleri arasında yavrusunu arayan bir anneyi gösterip ashabına sorduğu o soru, hâlâ kalbi sarsar:

“Bu kadın evladını ateşe atar mı?”

Sorunun cevabı kadar, ardından gelen işaret de unutulmazdır. “Allah’ın kullarına olan merhameti, bir annenin evladına duyduğu şefkatten çok daha derindir.” Bu ölçü, insanla Rabbi arasındaki bağın korkudan çok rahmet üzerinden kurulduğunu fısıldar.

“Rabbiniz kendine merhameti yazdı” (En‘âm, 54) buyruğu, rahmetin ilâhî bir taahhüt olduğunu haber verir. Erhamü’r-râhimîn olan Mevlâmız, merhameti kendi zatına nispet ederek insanın yolunu açar. Hayata bakışımız, insana temasımız ve varlıkla kurduğumuz ilişki bu ilâhî yazının gölgesinde anlam kazanır.

İnsan, bu rahmet ikliminin merkezinde yaratılır.

“İnsanı Rahman yarattı” (Rahmân, 3) ifadesi, yaratılışın mayasını işaret eder. Ahsen-i takvim üzere var edilen insan, Rahman’ın rahmetiyle yoğrulur. Bu yüzden merhamet, sonradan yüklenen bir sorumluluk gibi durmaz; yaratılışla birlikte kalbe emanet edilen asli bir kabiliyet olarak yerleşir.

Rahmet, hayatın en hassas alanlarında daha görünür hâle gelir. Anne babaya “öf” bile denilmemesi emri (İsrâ, 23), merhametin dilini öğretir. Ardından gelen “onlara rahmet kanatlarını ger” hitabı (İsrâ, 24), bu dili bir hâle taşır. Yaşlılıkla incinen haysiyeti korumak, yorgun kalplere gölge olmak, şefkati incitmeden sunmak… Merhamet burada bir his olarak durmaz; ses tonuna karışır, bakışta belirir, mesafeye ölçü kazandırır.

Bütün bu ilâhî işaretler aynı noktaya varır: Merhamet, imanla yan yana yürür. Kurtuluşa giden yol, sabrı ve merhameti birbirine tavsiye edenlerin yoludur. Müminler, kalbinde kin taşımayan, affı kuşanan, iman edenlere karşı yumuşak huylu kişiler olarak tasvir edilir.

Çünkü merhametin çekildiği yerde gönül çoraklaşır, cemiyet çözülür, insan insanla temasını kaybeder. Gönül toprağına ne ekilirse, insan onu biçer. Merhamet eken rahmetle karşılaşır; kalbini kapatan ise kendi karanlığıyla baş başa kalır. “Merhamet etmeyene merhamet olunmaz.” (Buhârî, Edeb 18)

Hülasa merhamet, insanı fıtratına bağlayan en diri damardır. Hayatı onaran, yaraları iyileştiren, insanı hem Yaradan’la hem de mahlûkatla sahici bir dil üzerinden buluşturan asli kudrettir. 

PEYGAMBERÎ MERHAMETİN ÖLÇÜSÜ

Bu rahmet, en berrak hâlini Peygamber Efendimizin şahsiyetinde bulur. Onunla yürür, onunla konuşur, onunla hayata karışır.

“Seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik” (Enbiyâ, 107) hitabı, bu varoluşun adını koyar. Rahmeten lil âlemin olan Nebî, yalnızca müminlerin değil; bütün varlığın sığınağıdır. Onun merhameti insanla sınırlı kalmaz, hayvana, tabiata, hatta düşmanına kadar uzanır.

Kur’an, bu merhameti ilâhî bir lütfun eseri olarak anlatır:

“Sen onlara Allah’ın lütfettiği merhamet sayesinde yumuşak davrandın…” (Âl-i İmrân, 159).

Bu ayet, kalpleri bir arada tutan bağın sertlikte değil, şefkatte kök saldığını gösterir.
Efendimizin merhameti, büyük sözlerden çok küçük anlarda kendini ele verir.

“Size içinizden öyle bir peygamber gelmiştir ki…” (Tevbe, 128) ayeti, onun ümmetiyle kurduğu derin irtibatı anlatır. Ümmetin acısı, onun kalbinde yankı bulur; merhamet, onda uzak bir ideal gibi durmaz, canlı bir hassasiyet hâlinde yaşar.

Torunlarını öperken kendisini yadırgayan bir bedevîye verdiği cevap, bu hassasiyetin en sade ifadesidir:

“Allah senin kalbinden merhameti çekip almışsa ben senin için ne yapabilirim ki!” (Buhârî, Edeb, 18).

Bu hadis, merhameti zayıflıkla karıştıran bakışlara yöneltilmiş derin bir uyarıdır. 

Efendimiz, merhameti sadece yaşamaz; onu bir ölçüye dönüştürür:

“Siz yeryüzündekilere merhamet edin ki gökyüzündekiler de size merhamet etsin.” (Ebû Dâvûd, Edeb, 58).

Bütün bu ayet ve hadisler aynı hakikati işaret eder: Merhamet, peygamberî bir mirastır. Kalbi diriltir, cemiyeti ayakta tutar, adaleti katılıktan korur. Merhametin çekildiği yerde hukuk donar, ilişkiler çözülür, cemiyet baş aşağı savrulur. 

MERHAMET, ACIMAK MIDIR?

Merhamet dediğimizde zihnimiz çoğu zaman acıma duygusuna yöneliyor. Oysa bu yöneliş, merhametin ufkunu daraltan bir yanılsamayı da beraberinde getiriyor. Acıma, insana fark ettirmeden yukarıdan bakan bir yer açıyor. Merhamet ise aynı hizaya inmeyi, aynı zeminde durmayı, aynı havayı solumayı gerektiriyor.

Acıyan bakış, karşısındakini eksik ve zayıf görme eğilimi taşır. Merhametli gönül ise bir emanet fark eder; bir kardeşle karşılaştığını hisseder. Acıma, kısa bir iç çekişle tamamlanır. Merhamet, içte başlayan sızıyı harekete dönüştürür. Kollar sıvanır, mesafe kapanır, yük paylaşılır. Merhamet, kalpte duran bir duygu olarak yetinmez; adım atar, sorumluluk üstlenir, hayata karışır.

Bu bilinçle uzatılan el, bir ihsan edası taşımaz. Orada vefa vardır, hatırlama vardır, kader ortaklığı hissi vardır. İnsan bilir ki bugün elinde duran nimetler, yarın başka ellerde dolaşabilir. Merhamet, işte bu farkındalığın doğurduğu vakarlı bir sorumluluktur. Ne kibir üretir ne de minnet yükler. İnsanı insanla yan yana getirir.

Bizim irfanımızda merhamet, soyut bir hissin adı olarak kalmaz. Vakıf senedinde mühürlenir, hayata kayıt düşer. Çeşme olur, aşevi olur, yol olur. Kalıcı hâle gelir; 

MERHAMETTEN MARAZ DOĞAR MI?

İrfan geleneğimiz bu hakikati ne kadar da güzel ifade eder: "Bir derdin dermanı başka derde dert olur. Panzehiri zehir olur. Derman hadden geçerse dert getirir, öldürür." Ne kadar doğru değil mi? Şifa niyetiyle verilen ilaç dozu aşınca hastalığı artırır, derman hadden geçince zehir olur. Merhamet de böyledir. O bir rahmet kapısıdır; lâkin ölçü kaybolduğunda bu kapıdan sızan dil bozulmaya başlar. Şefkat, adaletle yan yana durmadığında iyileştiren bir dokunuş olmaktan uzaklaşır; gevşetir, dağıtır, hatta fark ettirmeden yarayı derinleştirir. İnsanı ayağa kaldırma niyetiyle atılan bir adım, hikmetten yoksun kaldığında onu tembelliğin ya da bağımlılığın eşiğine sürükleyebilir. Bu yüzden merhametin bereketi yalnızca niyetin temizliğinde değil, niyetin hikmetle buluşmasında saklıdır.

Merhametten maraz doğuran hâl, çoğu zaman duygunun aklı gölgelemesiyle baş gösterir. İyilik aceleye geldiğinde sonuçlar düşünülmeden yapılan bir refleks hâlini alır. Bir yanlış, “anlayış” perdesiyle görünmez kılınır; bir suç, şefkat kılıfına sarılır. Zulmün üzeri bu şekilde örtüldüğünde merhamet artık mazlumu koruyan bir siper olmaktan çıkar; zalime cesaret veren bir gölgeye dönüşür.

Bir başka savrulma, merhametin gösteriye karıştığı yerde ortaya çıkar. Yardım, muhatabın izzetini koruyan o ince çizgiyi kaybettiğinde iyilik anlamını yitirir. Verenin görünür olduğu, alanın mahcup bırakıldığı her yerde merhamet ağırlık yapar. Bu bağlamda merhametin mihverinde adalet durur. Adalet, merhameti sertleştirmez; onu yerli yerine oturtur. Ölçüyü korur, sınırı belirler, yönü tayin eder. Merhamet adaletle buluştuğunda şifa olur; ayrıldığında ise niyet ne kadar iyi olursa olsun, sonuç ağırlaşır.

KELAMDAN HÂLE YOLCULUK

Merhamet, yaşanarak yerleşir; görülerek güçlenir, hissedilerek derinleşir. Sözle başlayan yolculuk, ancak hâle dönüştüğünde sahici bir kıvama ulaşır.

Bu yolculuğun ilk durağı aile ocağıdır. Çocuk, merhameti önce evin ikliminde tanır.

Nimete gösterilen özen, sofradaki ekmeğe dikkatle uzanan el, kapı çaldığında misafiri bir emanet bilme inceliği… Bütün bunlar, fark ettirmeden kalbe düşen ilk tohumlardır.

Merhametin kök salması, küçük ama istikrarlı temaslarla mümkündür. Kuşaklar arası temas, bu kökleri derinleştirir. Yaş almış yüreklerle kurulan temas, merhameti sözle anlatmaz; hâl ile taşır. Sabır, kanaat ve vefa, titreyen bir seste ve yavaşlayan bir adımda sessizce öğretilir.

Merhamet, dilde kendini ele verir. Bağırmadan konuşmak, kırıcı sözü yutmak, öfke anında susabilmek… Dil inceldikçe kalp yumuşar. Şefkatli bir dil, merhametin hayata sızan ilk işaretidir.

Emanet duygusu, merhameti sürekliliğe taşır. Korunması için verilen küçük bir sorumluluk, kalpte kollayıcı bir hassasiyet inşa eder. Beklemek ve sabretmek de bu terbiyenin parçasıdır. Her isteğin hemen karşılanmadığı anlar, başkasının hâlini anlayabilmenin kapısını aralar.

Onarma alışkanlığı, merhametin vazgeçmeyen yüzünü öğretir. Kırılanı atmak yerine onarmaya niyet etmek, eksileni tamamlamaya çalışmak… İnsan vazgeçmemeyi öğrendikçe hem eşyaya hem insana daha dikkatle yaklaşır.

Sessiz iyilikler, merhametin en sahici hâlidir. Adı konmayan, duyurulmayan küçük dokunuşlar; ihlâsı diri tutar. Şükür ve kısa muhasebe anları ise kalbi uyanık tutar. Kimin yükü hafifledi, hangi kalp onarıldı? Bu sorular, merhameti gelip geçen bir duygu olmaktan çıkarır.

Merhamet, böylece adım adım hâle dönüşür. Kişiliğe siner, ilişkilere yön verir, hayata istikamet kazandırır.

MERHAMETİN EĞİTİM KURUMLARINDAKİ YÜZÜ

Okul, merhametin kamusal hayata ilk açıldığı mekândır. Evde filizlenen bu duygu, burada başkalarıyla sınanır, genişler ve derinlik kazanır. Çocuk, merhameti sınıfta anlatılan tanımlardan çok, karşılaştığı tutumlar üzerinden okur.

Bir öğretmenin öğrencisine ismiyle hitap etmesi, kalabalık içinde fark edilmenin sessiz ilanıdır. Bu küçük temas, öğrencinin iç dünyasında güvenli bir alan açar. Kendini görülen hisseden bir çocuk, savunmaya çekilmez; kapanmaz; sertleşmez. Merhamet, tam da burada eğitimin zeminini sağlamlaştırır.

Okulda merhamet en çok zorlanan anlarda görünür olur. Yanlış yapan, geride kalan, anlatılanı yakalayamayan öğrenciler; bir sistemin değil, bir insanın karşısında olduklarını hissetmek ister. Ses yükselmediğinde, sabır öfkeye galip geldiğinde, yol gösteren bir cümle kırıcı bir bakışın yerini aldığında; merhamet eğitim diline dönüşür. Bu dil, disiplini gevşetmez; içten bir düzen kurar.

Merhametin hâkim olduğu bir okul ikliminde rekabet yumuşar. Kıyas azalır. Güçlü olanın zayıfı ezmediği, geride kalanın dışlanmadığı bir ortam oluşur. Yardımlaşma kendiliğinden gelişir. Bu küçük destekler, şahsiyetin sessizce inşa edildiği anlardır.

Merhamet, yalnızca öğrenciye yönelmez. Öğretmenler arasındaki ilişkiye, idarecinin üslubuna, kurulan cümlelere de yansır. Yetişkinler arasındaki yumuşaklık, çocuklar için en güçlü öğretimdir; çünkü çocuk, en çok gördüğünü öğrenir.

Okul, bu yönüyle merhametin ilk kamusal aynasıdır. Evde başlayan bu ahlak, burada toplumsal bir dile kavuşur. Merhametle kurulan bir okul iklimi, yalnızca başarılı öğrenciler yetiştirmez; incitmeyen insanlar da yetiştirir. Bu ise herhangi bir kazanım başlığından çok daha kalıcı bir mirastır.

VERDİKLERİMİZLE VAR OLUYORUZ

Hürmetle yoğrulan bir ruh, kendi içine kapanamaz. Gönül doldukça taşar; susuz kalmış vicdanlara akmak, onlara can suyu olmak ister. Edep, insanı sadece ölçülü kılmaz; aynı zamanda diğerkâm kılar. Başkasının derdiyle dertlenen, kendi rahatını merkeze almayan bir bakış kazandırır.

Çoğu zaman insan, biriktirdikleriyle büyüyeceğini zanneder. Oysa insanı gerçekten yücelten, verebilme kudretidir. İnfak, yalnızca maddî bir aktarım değil; nefsin dar kalıplarını aşma cesaretidir. Kendi sınırlarını aşabilen insanın ufku genişler, kalbi ferahlar. Verdikçe hafifleyen, hafifledikçe derinleşen bir hâl başlar.

Kemal Sayar’ın o zarif tespiti, bu hakikati veciz bir dille ifade eder:

“Biz çoğu zaman dünyadan aldıklarımızla bir şey olduğumuzu zannediyoruz. Hâlbuki dünyaya verdiklerimizle bir şey oluyoruz. Verdiğimiz ilimle, yaptığımız yardımlarla, bir başkasının elinden tutmakla… Yani hürmetle, merhametle, hizmetle…”

Asıl mesele tam da burada düğümlenir. Ardımızda paylaşılan bir ilim, samimiyetle uzatılmış bir el, dokunulmuş bir gönül bırakabilmek… Hürmetle yola çıkan yolcu, merhametle menzil alır; gayretle olgunlaşır. Bizim irfanımızda bu yürüyüş hiçbir zaman geçici bir duygu olarak kalmamıştır. Bir caminin hattında görünmüş, bir vakıf senedinde mühürlenmiş, kurumsal bir hafızaya dönüşmüştür.

MERHAMETİN DİLİ: İNCİTMEDEN VERMEK, GÖRÜNMEDEN GÖZETMEK

Bizim medeniyetimizde merhamet, anlık bir duyarlılık olarak kalmaz; sorumluluk bilinci kazanarak hayata karışır. Uzatılan el, bir üstünlük işareti olarak durmaz; nebevî ölçünün kazandırdığı vakar içinde yerini bulur. İyilik, burada gösterilmek için yapılmaz. Kıymetini, sessiz kaldığında kazanır. Çünkü merhametin en sahih dili, sesini yükseltmeyen dildir. Yüksek sesle ilan edilen bir iyilik, çoğu zaman muhatabının kalbinde fark edilmez bir sızı bırakır. Oysa incitmeden ulaşan bir el, iyiliği kelimelere muhtaç bırakmaz.

Kur’ân, bu inceliği yalnızca tavsiye etmez; ahlâkî bir istikamet olarak önümüze koyar.

“Mallarını Allah yolunda harcayıp da arkasından başa kakmayan ve gönül kırmayanlar için Allah katında mükâfatlar vardır.” (Bakara, 262)

Bu ölçü, iyiliğin sadece verilmesiyle değil, veriliş biçimiyle de anlam kazandığını hatırlatır. Başa kakılan bir yardım anlamını yitirir; gönül kıran bir iyilik bereketini kaybeder. Merhamet, karşısındakini borçlu hissettirmediği ölçüde şifaya dönüşür.

Aynı hassasiyet, gizlilikle taçlandırıldığında daha da derinleşir.

“Sadakaları açıktan verirseniz ne güzel! Fakat onları gizleyerek fakirlere verirseniz bu, sizin için daha hayırlıdır ve günahlarınızdan bir kısmına da keffaret olur. Allah yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.” (Bakara, 271)

Bu ayet-i kerime, iyiliğin değerini görünürlükten ziyade niyette ve edepte arar. Gizlenen sadaka, yalnızca verenin nefsini korumaz; alanın izzetini de muhafaza eder.

Verenin adının geri çekildiği yerde, iyilik kalpten kalbe kurulan görünmez bir köprü hâline gelir. Bu köprüde ne mahcubiyet büyür ne de minnet hissi ağırlaşır. Merhamet, kendini öne çıkarmadığında derinleşir. Nebevî ikaz, bu hassas çizgiyi veciz bir ifadeyle mühürler:

“Sağ elin verdiğini sol elin görmesin.” hadisi, iyiliğin gizlenmesi kadar, insan haysiyetinin korunmasını da talep eder.

Görünmeden gözetmek, merhametin hafızasını ele verir. Fark edilme arzusuyla yapılan iyilik çabuk tükenir, hatırlanma isteğiyle taşınan yük zamanla ağırlaşır. Oysa gözeten gönül, karşılık hesabı yapmaz. İyiliği bakışlara değil, rızâ-yı ilâhîye emanet eder. Bu incelik, vakıf kültürümüzde sessizce vücut bulur. Kimi zaman bir borç sahibine sezdirilmeden kapatılır, kimi zaman bir ihtiyaç gece karanlığında giderilir. Veren el geri çekilir, alan el korunur. İzzet zedelenmez, kalp incinmez.

MERHAMETİN KURUMSAL HAFIZASI: SÜREKLİLİK VE VAKIFLAŞMA

Merhamet, süreklilik kazandığında medeniyet olur. Anlık bir duygu olarak kalmadığında, bir kalpten çıkıp zamanın içine yerleştiğinde… Bizim irfanımız, iyiliği hiçbir zaman anın dalgalı ruh hâline emanet etmedi. Onu vakıflaşma sırrıyla kalıcı kıldı; zamana kayıt düşen bir sorumluluğa dönüştürdü. Vakıf dediğimiz müessese, merhameti tek bir ömrün sınırlarından çıkarıp nesillerin ortak vicdanına emanet eder. İhtiyaçlar değişir, şartlar dönüşür; fakat rahmetin istikameti kaybolmaz.

Vakıfla mühürlenen iyilik, artık sahibini aşar. Bir gönülden çıkar, bir toplumun, bir şehrin hafızasına yerleşir. Zor zamanlar için açık bir kapı, dar anlar için hazır bir el daima vardır.

İnsan onuru tam da bu zeminde korunur. Yardım bir lütuf gibi sunulmaz; hayatın doğal bir hakkı gibi akıp gider. Alanın mahcubiyeti büyümez, verenin iç dünyasında da bir kabarma oluşmaz. Merhamet, vakar kazanır.

VAKIF: MERHAMETİN MÜHÜRLENMİŞ HÂLİ

Vakıf, merhametin mühürlenmiş hâlidir. Kelimenin kökünde derin bir duruş gizlidir. Vakıf, durmak, durdurmaktır. Hızın, aceleciliğin ve tüketme iştahının ortasında insanın kendine bir eşik çizmesidir. Sahip olma arzusunun önünde durmak, bencilliğin akışını kesmek, “daha fazla” çağrısına bir an susarak cevap vermektir. Vakıf, insana nerede duracağını öğretir; neyin kendisine ait olmadığını, neyin emanet olduğunu hatırlatır. Kur’an kıraatindeki vakfe gibi… Okuyuşu kesmez, aksine manayı derinleştirir. Hayatta da böyledir: durmak, yürüyüşü yarım bırakmaz; onu istikamete kavuşturur.

Bu duruş, aynı zamanda bir adanıştır. Vâkıf olmadan vakıf olmaz, vakıf olabilmesi için vakfeden olması gerekir. Vakfetmek, bir şeyi elden çıkarmaktan öte onu bütünüyle hayra bağlamak, bir akarı hayır yönünde durdurmak anlamına gelir. İslam hukukunda bir mal vakfedildiğinde artık şahsî tasarruf alanından çıkar; Allah’ın mülkü hükmüne girer.

Mülkiyetin dili susar, emanetin dili konuşmaya başlar. İnsan, malını vakfederken yalnızca servetini değil, niyetini, yönelişini ve geleceğe dair umudunu da hayra teslim eder.

İşte bu bağlamda vakıf, bağışlayanı öldükten sonra da süren, devam eden, kalıcı bir hayırdır. Hayat akıp giderken yerinde kalan, zaman yıprattıkça güçlenen bir izdir. Vakıfla yapılan iyilik, anlık bir cömertlik olarak sönmez; kuşakları aşan bir hatıraya, kesintisiz bir rahmet akışına dönüşür. Bir çeşmeden akan su gibi… Veren el toprağa karışsa bile, hayır akmaya devam eder. Vakıf, insanın faniliğe karşı bıraktığı en sessiz ama en kalıcı imzadır. 

Medeniyetimizin kalbinde başkasının ihtiyacını kendi meselesi gibi görebilme ahlakı yer alır. Peygamber Efendimizin “İnsanların en hayırlısı, insanlara faydalı olandır.” (Buhârî, Mağâzî, 35) ölçüsü, bu yürüyüşün pusulasıdır. Sadaka-i câriye şuuru ile camiler yükselmiş, medreseler kurulmuş, şifahaneler ve aşevleri birer şefkat durağı hâline gelmiştir. Bu eserler, bir kişinin hayrını binlerce duaya dönüştürür. Merhamet mekâna yayılır, iyilik zamana taşar.

TÜM YARATILMIŞLARA UZANAN ŞEFKAT ELİ

Bizim dünyamızda merhamet, insanla sınırlı kalmaz. Can taşıyan her varlık bu şefkat dairesinin içindedir. Borç yüzünden hapsedilenler için özgürlük kapıları aralayan bir vicdan, yere düşen ekmek kırıntısının üzerini örtecek kadar da ince bir nezakete sahiptir.

Kazara bir eşya kıran hizmetçinin mahcubiyetini dert edinen vakıflar… Seher vaktinde emekçiye sıcak çorba sunan hayratlar… Yaralı leylekler için kurulan Gurabahâne-i Laklakan… Bunların her biri, merhametin hayata sinmiş hâlidir. Cami duvarlarındaki kuş sulukları, kış günlerinde sahipsiz hayvanlar için dağıtılan yemler, yük hayvanlarının dinlenme hakkını gözeten düzenlemeler… Hepsi, “Her canlıya yapılan iyilikte sevap vardır.” (Buhârî, Müsâkât,9) müjdesinin hayata düşen izleridir. 

VAKIF KÜLTÜRÜNÜN TARİHİ DERİNLİĞİ VE GELECEK UFKU

Osmanlı’da vakıf anlayışının, yalnızca bir hayır faaliyeti olarak kalmadığı; zamanla bir medeniyet dili hâline geldiği görülmüştür. Fatih Külliyesi’nde ilimle sağlığın yan yana nefes aldığına, Süleymaniye Külliyesi’nde sosyal düzenin kök saldığına şahit olunmuştur.

Bezmialem Valide Sultan gibi müstesna şahsiyetlerin, kadınların eğitimi ve yaşlıların himayesi için kalıcı rahmet kapıları araladığı bilinmektedir. Selçuklu kervansaraylarından bugüne kadar uzanan bu kesintisiz vefa zinciri, milletimizin en sahih zenginliği olarak taşınagelmiştir.

Bugün bu mirasın, çağın imkânlarıyla yeniden ihya edilmesi gerektiği açıkça hissedilmektedir. Dijital bağış sistemlerinin bu ruhu hızlandırabileceği, gönüllülük ağlarının yeni ve bereketli yollar açabileceği tecrübe edilmektedir. Dayanışma arttıkça kalplerin yumuşadığı, kalpler yumuşadıkça yapıların daha sağlam bir zemine oturduğu anlaşılmaktadır. Merhamet, dün olduğu gibi bugün ve yarın da bu toprakların en sahici tutkalı olmayı sürdürecektir. 

HAFIZA, İSTİKAMET VE YARINLAR İÇİN MERHAMETİ KUŞANMAK

Merhamet önce en yakın yerden ses verir: aileden… Annelerin yüreğinde merhamet çoğaldıkça sokakların dili yumuşar; bebekler terk edilmez, yalnız bırakılmaz, emanet bilinci yarım kalmaz. Çocuk dünyaya geldikten sonra ana rahmi, sadece biyolojik bir alanı anlatmaz; koruyan, kollayan, sahip çıkan bir vicdan iklimine dönüşür. Babaların yüreği merhametle ağırlaştıkça sorumluluk kaçılacak bir yük gibi durmaz; eşler ve çocuklar geride bırakılmış hatıralara dönmez. Baba olmak, sahip çıkmak, taşımak, omuz vermek anlamını kazanır; şefkat, otoritenin önüne geçer.

Merhamet; düşene uzanan bir elde, bir canı incitmeye kıyamayan vicdanda, oyunla şiddet arasındaki ince çizgiyi kalbiyle sezebilen bir yürekte yeşerir. Arkadaşlık üstünlük yarışına dönüşmediğinde, öfke çocukları sertleştirmediğinde… merhamet gürültüsüzce yerini alır. Eşler arasındaki bağ, merhametle derinleşir. Kırıcı sözler azalır, suskunluklar onarılır. Her gönülde peygamberî bir nezaket dolaşmaya başladığında evler, sadece barınılan mekânlar olmaktan çıkar; huzurun solunduğu iklimlere dönüşür. Merhamet evlerin havasına karıştığında sertlik yumuşar, acele yavaşlar, tahammülsüzlük yerini anlayışa bırakır; aynı çatı altında yaşayanlar birbirinin yükünü daha çok fark eder.

Güçle imtihan edilen yürekler, merhamete en çok muhtaç olanlardır. Yetki büyüdükçe vicdan daralmadığında güç, dizginlenmiş bir emanete dönüşür. Çalıştıran, karşısındakini bir sayı ya da makine gibi görmez; emek, hakkıyla karşılık bulur. Çalışan da işini hakkaniyetle yürütür; yaptığı iş ile taşıdığı sorumluluk arasında denge kurar.

Merhamet, kırılgan olanın yanında durduğunda anlamını çoğaltır. Yetimlerin, öksüzlerin, yalnız kalmış kadınların ve hayata tutunmaya çalışan erkeklerin sessizliğinde yankı bulur. Yaş almış anne babaların yorgun bakışlarında; kapısı çalınmayı bekleyen huzurevi sakinlerinin sabrında kendini hissettirir. “Öf” bile denilmemesi istenenlerin yanında durur; rahmet kanatlarını hatırlatır. Yalnız kalanlar, yolda kalmışlar, gurbete savrulanlar…

Merhamet, onların kalabalıklar içindeki sessizliğini fark ettiğinde gerçek yüzünü gösterir.

Gönül coğrafyamız, acının, sızının ve vicdanın dolaştığı geniş bir alandır. Filistin’de her gün biraz daha kanayan insanlık vicdanı, Gazze’de daha büyümeden toprağın bağrına emanet edilen masum yavrular, yarım kalmış çocukluklar bu feryadın en sarsıcı yüzüdür. Doğu Türkistan’da hüznün dahi susturulduğu ağır bir sessizlik dolaşır; Afrika’da ise dünyanın kayıtsızlığıyla sınanan vakur bir haysiyetin sızısı çöker insanın içine. Suriye’nin dağılmış evlerinde, Irak’ın yorgun sokaklarında, Arakan’ın bitmeyen sessizliğinde aynı yara durmadan kanar. Bir çocuğun annesizliğe sürüklendiği, bir annenin kucağının evlat kokusundan mahrum bırakıldığı her karış toprakta bu yara yeniden derinleşir. Merhamet çekildiğinde boşluk büyür; boşluk büyüdükçe insanlık eksilir.

Çağın içine ittiği yalnızlık, kapıları çalınmayan yaşlılar, savrulan gençler… Alkolün, uyuşturucunun, ölçüsüz arzuların girdabında yönünü kaybeden yürekler… Merhamet burada bir duygu olarak durmayacak; kurtarıcı bir istikamet hâline gelecek.

Sertleşmeden uyaran, dışlamadan sahip çıkan bir sese dönüşecek. Bütün bu tabloda merhamet, dünyayı yeniden ayağa kaldıracak asli kudret olarak duracaktır. Gösteriye yaslanmayacak, slogana ihtiyaç duymayacaktır. Kalpten kalbe akan bir su gibi kendi yatağını bulacak; önüne çıkan sertlikleri zamanla aşındıracaktır.

Üstad Necip Fazıl, Reis Bey’de merhameti yalnızca bir duygu olarak değil, varlığı ayakta tutan bir nizam olarak anlatmıştı. Onun o sarsıcı haykırışını, yazımızın başında olduğu gibi sonunda da insanı uyandıran, baş aşağı giden bir topluma istikamet çizen bir reçete olarak paylaşıyoruz: 

“Merhamet!.. 

Göklerin merhamet dolu olduğuna inanıyorum…

Bizse nefsimizin beton çatısını tepemize dikmiş, yaşamayı öldürüyoruz!

Merhamet… Âlem bu temel üzerinde!

Eğer toprağa, tohuma, hatta kire, lekeye merhamet olmasaydı su olur muydu?

Rengi merhamet, sesi merhamet, pırıltılı şırıltılı su…

Ne duruyorsunuz! Sökün sahte su borularını!

Ev ev merhamet şebekesi kurun!

Tepelerinizdeki çatıları da yıkın!

Göklerle temasa geçin!

O zaman göreceksiniz ki; acı su borularından, kendi kendine tatlı su akacak…

Ve başlar üstünde, güneşe yol veren kubbeler yükselecek…”

Merhamet çekildiğinde hayat kurur, ilişkiler donar, yapı sertleşir. Göklerle temasını yitiren insan, nefsinin beton çatısı altında kendi karanlığını üretir. Merhamet ise o çatıyı yerinden oynatan ilk vicdan hareketidir.

Tarih, bizim için geride kalmış bir zaman anlatısından daha fazlasını taşır. Bugünü diri tutan bir hafıza, yarına yön veren bir istikamet olur. Bu toprakların derin belleğinde, adaletle dengelenmiş bir merhamet ve o merhametle anlam kazanmış asil bir güç tecrübesi saklıdır. Bu miras, insanı ayağa kaldıran bir derttir; o derdi sorumluluğa dönüştüren bir uyanıştır. Yeniden doğrulmanın ve aslımıza rücu etmenin en sahih sermayesi de burada durur.

Şehit Bahattin Yıldız’ın şu cümlesi, bu hakikati berrak bir hatırlayışla önümüze koyar:

“Geçmişte biz üç kıtaya adalet ve merhamet dağıtmışız.

Şimdilerde bir elimiz merhamet dağıtıyor.

İnşallah gün gelecek diğer elimiz de adalet dağıtacak.”

Bir ideal ve bir dua cümlesi olan bu söz; hafızadan beslenen bir dert, yarına uzanan bir irade ve üstün bir gayretle büyüyecek. Adalet merhametle kök salacak, merhamet ahlâkla ayakta duracak. Güç, bu süzgeçten geçtiğinde rahmete dönüşecek.

İşte o zaman mazlumların yüzü gülecek; yıllardır bastırılan her bir ahın yerini sekinet veren bir ferahlık alacak. Merhametin karşısında duran her hoyratlık, her zulüm ve her kibir ise kendi ağırlığı altında çökecek; zalim, merhametin sarsıcı kudreti karşısında tutunacak bir zemin bulamayacak.

Belki de bütün mesele şuraya dayanıyor:

Nefsimizin beton çatısını yıkmaya cesaret edebilecek miyiz?

Gökle temas yeniden kurulduğunda nefsin beton çatısı çökecek.

Baş aşağı savrulan bu dünyayı yeniden ayağa kaldıracak kudret, ev ev kurulacak merhamet şebekelerinde tecelli edecek; acı sanılan yerlerden tatlı sular akmaya başlayacak.

Ve işte o vakit, başlar üzerinde güneşe yol veren, göğe açık, insana yakışır kubbeler yükselecek.

Ahmet Türkben

Yorumlar1

  • Osmanlı 43 dakika önce Şikayet Et
    Mukemmel
    Cevapla
Haber7 Mobil Sayfa Banner'ı Kapat