Hac Mekke’den Dönünce Başlar (1) Kalbin Kâbe’den Hayata Yolculuğu

  • GİRİŞ28.05.2026 10:40
  • GÜNCELLEME28.05.2026 10:40

ÇAĞRIYA İCABETTEN KÂBE’YE KAVUŞMAYA

Hac, kulun yeryüzünde yürürken kalbiyle Allah’a doğru yaptığı en büyük yolculuklardan biridir. Bu yolculuk, bir mekâna varmakla başlar; fakat asıl kıymetini kalpte açtığı yolda bulur. İhramla sadeleşen, telbiye ile çağrıya cevap veren, Kâbe’ye varınca merkezini yeniden bulan hacı, daha ilk adımda şunu öğrenir: Hac, Mekke’de başlayan ve hayatın içine taşınması gereken büyük bir kulluk terbiyesidir.

Her yolculuk bir yerden bir yere varmak içindir. Hac ise bir yerden çok bir hâle varmaktır. Mekke’ye varır hacı, fakat asıl varış kalbin merkezinedir. Kâbe’yi görür, fakat asıl görmesi gereken kendi içindeki dağınıklıktır. Arafat’ta durur, fakat asıl duruş Rabbi karşısında kendini bilme duruşudur. Müzdelife’de bekler, Mina’da taş atar, kurban keser, saçından bir parça bırakır; her menasikte içinden bir yük daha çözülür, her adımda bir bağ daha gevşer.

Bir irfan mektebidir hac; bedenin adım adım yürüdüğü, kalbin merhale merhale arındığı bir kulluk mektebi. Yol uzun, kalabalık büyük, sıcak ağır, bekleyiş yorucudur. Fakat bütün bu zahmetlerin içinde başka bir rahmet gizlidir. Hacı yoruldukça sadeleşir, bekledikçe olgunlaşır, kalabalığın içinde Rabbine daha içten yönelir. Her adımda biraz daha anlar: Bu yolculuk, Mekke’ye yapılan bir ziyareti aşar; kulun kendi içindeki uzaklıklardan Allah’a yakınlığa yürüyüşüne dönüşür.

Hac, Beytullah’a varmakla başlayan; fakat oradan döndükten sonra hayatın içinde sınanan büyük bir ahittir. İhramda öğrenilen sadelik, telbiyede verilen söz, tavafta bulunan merkez, sa’yde gösterilen gayret, Arafat’ta dökülen gözyaşı, Müzdelife’de olgunlaşan sükûnet, Mina’da keskinleşen irade ve kurbanla tazelenen teslimiyet, memlekete taşınmadıkça eksik kalır. Bu sebeple hac, Mekke’de yaşanan bir menasik olduğu kadar, dönüşte korunan bir kulluk edebidir.

Bakara suresindeki ilahî beyan, hac ibadetinin zamanını ve disiplinini hatırlatır: “Hac bilinen aylardadır.” (Bakara 2/197). Bilinen aylar, bilinen mekânlar, bilinen menasik… Fakat her kul için yeniden yaşanan bir ölüm ve yeniden diriliş vardır. Kâbe’nin etrafında dönen kul, hayatının merkezini yeniden tayin eder. Safa ile Merve arasında yürür, Hazreti Hacer’in tevekkülünü hatırlar. Arafat’ta vakfeye durur, mahşer provasında kendi hakikatine bakar. Müzdelife’de bekler, gecenin terbiyesinden geçer. Mina’da taş atar ve kurban keser, Allah’a yakınlık yolunda kararını ilan eder.

HAC: AİLEDEN ÜMMETE UZANAN KULLUK MİRASI

Hacda Hazreti İbrahim’in duası, Hazreti Hacer’in tevekkülü, Hazreti İsmail’in teslimiyeti ve Peygamberimizin rehberliği canlı biçimde hatırlanır. Bu hatıraların merkezinde, Allah’a adanmış bir aile vardır. Hac, geçmişte yaşanmış kutlu hadiseleri bugünün müminine emanet eden büyük bir ibadettir. Orada yalnız hatıralar yâd edilmez; o hatıraların taşıdığı ahlak, sabır, sadakat ve kulluk şuuru yeniden kuşanılır.

Hazreti İbrahim, Kur’an-ı Kerim’de müminlere örnek gösterilen büyük bir peygamberdir. Kerim Kitabımız’da şöyle buyrulur: “İbrahim’de ve onunla beraber olanlarda sizin için güzel bir örnek vardır.” (Mümtehine 60/4). O, tevhid uğruna yalnız kalmayı göze alan, putların gölgesinde hakikati haykıran, ateşin karşısında teslimiyetini bozmayan, çölün ortasında Allah’ın emrine güvenen, Kâbe’nin temellerini dua ile yükselten bir kulluk önderidir. Onun hayatında iman, fikir olmaktan çıkıp duruşa dönüşür; dua, söz olmaktan çıkıp inşaya dönüşür; teslimiyet, kalpte saklı bir his olmaktan çıkıp hayata yön veren bir ahlak hâline gelir.

Kâbe’nin yeri Hazreti İbrahim’e gösterildiğinde ilk emir tevhid olmuştur. Kur’an-ı Kerim’de bu hakikat şöyle bildirilir: “Bana hiçbir şeyi ortak koşma. Evimi, onu tavaf edecekler, huzurumda ibadete duracaklar, rukûya varıp secde edecekler için temiz tut.” (Hac 22/26). Bu ayet-i kerime, Kâbe’nin taşlardan örülmüş bir bina olmanın ötesinde tevhidin, temizliğin, secdenin ve kulluk edebinin merkezi olduğunu gösterir. Hacı Beytullah’a yöneldiğinde yalnız bir mekâna yaklaşmaz; şirkten arınmış, kalbi temizlenmiş, yönü berraklaşmış bir kulluk çağrısına yaklaşır.

Hazreti İbrahim’in duası, çölün ortasında yükselen bir yakarış olarak kalmamış; kıyamete kadar sürecek bir ibadet medeniyetinin mayası olmuştur. O, neslinden bir kısmını çölün ortasında çorak ve ıssız bir vadide Beyt-i Haram’ın yanında bırakırken Rabbine şöyle niyaz etmiştir: “Ey Rabbimiz! Namazı dosdoğru kılmaları için ben, neslimden bir kısmını senin Beyt-i Harem’inin yanında, ziraat yapılmayan bir vadiye yerleştirdim. Artık sen de insanlardan bir kısmının gönüllerini onlara meyledici kıl ve meyvelerden bunlara rızık ver! Umulur ki bu nimetlere şükrederler.” (İbrahim 14/37). Bu dua, Kâbe çevresinde yalnız bir yerleşimin kurulmasını istemez; namazla diri duran, şükürle beslenen, gönüllerin aktığı, rızkı rahmetten bilen bir kulluk iklimi ister.

Hazreti İbrahim’in duasında namaz, nesil ve mağfiret de vardır. O, Rabbine şöyle yalvarır: “Rabbim, beni namazı hakkıyla eda eden bir kimse eyle! Zürriyetimden de böyle kimseler var et! Rabbimiz, duamı kabul buyur.” (İbrahim 14/40). Ardından duasını bütün müminlere uzanan geniş bir rahmet ufkuna taşır: “Rabbimiz! Hesabın görüleceği gün bana, ana-babama ve bütün müminlere mağfiret eyle!” (İbrahim 14/41). Hac da işte bu geniş duanın izinde yürür. Hacı kendi affını isterken ailesini, neslini, ümmeti ve bütün müminleri duasına katar. Çünkü Beytullah’a yönelen kalp, yalnız kendi dar halkasında kalamaz; rahmet ufku genişler, dua ümmetleşir.

Hazreti İbrahim’in gönlünden taşan bir başka niyaz da Şuarâ suresinde yer alır. O, Rabbinden hikmet ister, salihler arasına katılmayı ister, sonraki nesiller içinde güzel bir namla anılmayı ister ve Naîm cennetlerinin varislerinden olmayı diler. Bu dualar, onun kulluk ufkunu gösterir: hikmet, salihlerle beraberlik, yâd-ı cemil ve ebedî saadet. Hac da bu manada bir yâd-ı cemildir; Hazreti İbrahim’in güzel örnekliği, duası, ahdi ve tevhid mücadelesi her yıl milyonların dilinde, adımında, secdesinde ve tavafında yeniden hatırlanır.

Sonra ilahî emir gelir ve bu çağrı bütün insanlığa duyurulur: “Bütün insanlara haccı ilan et ki, gerek yaya olarak gerekse çok uzak diyarlardan yola çıkan ve yolculuktan zayıf düşmüş yorgun develer üzerinde sana gelsinler!” (Hac 22/27). Bu çağrı, çağları aşan bir davettir. Yollar değişmiş, vasıtalar değişmiş, şehirler büyümüş, ülkeler çoğalmıştır; fakat çağrı aynı çağrıdır. Uzak diyarlardan gelen hacıların yorgunluğu, bu ilahî davetin asırlardır kesilmeyen yankısını taşır. Ardından Kur’an-ı Kerim, onların hacda kendileri için hazırlanmış dünyevî ve uhrevî faydalara şahit olacaklarını bildirir. Hac, bu yönüyle hem kalbi arındıran hem ümmet şuurunu diri tutan hem de insanı kulluk sorumluluğuyla yeniden buluşturan büyük bir mekteptir.

Bu mektebin ikinci büyük şahidi Hazreti Hacer’dir. Issız vadide, sessiz dağların arasında, görünürde hiçbir imkân yokken Allah’a güvenmeyi öğretmiştir. Onun tevekkülü beklemekten ibaret kalmamış; arayışla, gayretle, koşuyla, dua ile birleşmiştir. Safa ile Merve arasında gidip gelen her hacı, onun ayak izlerinin yalnız taş zeminlerde kalmadığını görür. O izler, evladı için çare arayan her annenin yüreğinde, ümmet için yorulan her gönülde, umudunu kaybetmeden kapı arayan her kulun duasında yaşamaya devam eder.

Hazreti İsmail ise bu kutlu ailenin edep, rıza ve teslimiyet aynasıdır. Babasının duasıyla başlayan, annesinin gayretiyle büyüyen bu hayat, Allah’ın emrine karşı sükûnetle boyun eğen bir kulluk kıvamına ulaşmıştır. Onun şahsında gençliğin edeple nasıl yüceldiği, evladın teslimiyetle nasıl güzelleştiği, aile içinde imanın nasıl nesilden nesle aktarıldığı görülür. Hazreti İsmail, haccın içinde yalnız bir hatıra olarak anılmaz; edebiyle, rızasıyla ve Allah’a güvenen duruşuyla her çağın müminine yol gösterir.

Bu yüzden hac menasiki, bir ailenin yaşadığı hadiselerin ibadet diliyle kıyamete kadar taşınmasıdır. Kâbe, Hazreti İbrahim’in duasını ve tevhid çağrısını; sa’y, Hazreti Hacer’in arayışını ve amelî tevekkülünü; kurban, Hazreti İsmail’in rıza ve teslimiyet mirasını hatırlatır. Bu hatıralar, zamanın içinde kaybolmasın diye ibadete dönüşmüştür. İnsan unutur, menasik hatırlatır. Kalp dağılır, ibadet toparlar. Nesiller değişir, hac aynı hakikati her yıl yeniden ümmetin önüne koyar.

Bütün bu ibadetler, Peygamberimizin rehberliğiyle ümmete öğretilmiş, O’nun sünnetiyle kıyamete kadar sürecek bir kulluk yolu hâline gelmiştir. Böylece hacı, peygamberlerin ve bu örnek İslam ailesinin ayak izleri üzerinde yürür. Her adımda bir hatıraya, her menasikte bir teslimiyet dersine temas eder. Tavafta Hazreti İbrahim’in duasına, sa’yde Hazreti Hacer’in gayretine, Mina’da Hazreti İsmail’in rıza ufkuna yaklaşır.

Hacı, Kâbe’ye baktığında taşlardan örülü bir binanın ötesinde kabul edilmiş bir duayı, Allah’a güvenmiş bir annenin izini, rızaya ermiş bir evladın teslimiyetini ve tevhid etrafında kenetlenmiş bir ailenin ümmete miras kalan ahdini görür. Hac, bir ailenin Rabbine sadakatiyle başlayan ve bütün insanlığa kulluk dersi veren kutlu bir yolculuktur. Bu yolculukta Hazreti İbrahim üsve-i hasene, Hazreti Hacer amelî tevekkülün rehberi, Hazreti İsmail ise rıza ve edebin diri örneğidir. Hacı onların izinden yürürken aslında kendi ailesine, kendi evine, kendi hayatına da şu duayı taşır: Rabbim, bizi de Sana adanmış bir aile, Sana yönelmiş bir kalp, Sana sadakatle yürüyen kullar eyle.

İHRAM: SINIRLARLA GELEN ARINMA VE KULLUK TERBİYESİ

Hacı ihrama girdiği andan itibaren bir arınma başlar. Dikişsiz iki parça bez… Beyaz, sade, gösterişsiz. Zengin fakir, amir memur, âlim talebe, genç yaşlı aynı sadelik içinde buluşur. Orada unvanlar susar, makamlar geride kalır, servet görünmez olur. Kişinin yanında niyeti, takvası ve Rabbiyle arasındaki ahdi kalır. Dünyanın bütün hiyerarşileri bir anda çözülür; geriye kulluk kalır.

Kefen provasıdır bir yönüyle ihram. İnsan, iki parça beyaz örtünün içinde dünyanın bütün süslerinden, unvanlarından, makamlarından ve ayrıştırıcı işaretlerinden sıyrılır. Aynaya baktığında artık kendisini parlatan elbiseleri, taşıdığı sıfatları, dışarıdan görünen imkânları değil; fâniliğini, aczini ve Rabbine muhtaçlığını görür. Sanki dünya biraz geri çekilir, mahşerin sessizliği biraz yaklaşır. Beden sadeleşir, kalp ürperir, kul kendi hakikatine daha çıplak bir dikkatle bakar.

İhram, insana son yolculuğu hatırlatır. Bir gün bütün elbiseler çıkarılacak, bütün makamlar geride kalacak, bütün alkışlar susacak, insan Rabbine yalnız ameliyle varacaktır. Hacı bu hakikati daha yolun başında kuşanır. Ne görkem, ne gösteriş, ne ayrıcalık. Geriye kulluk kalır, yöneliş kalır, mahcup bir “Lebbeyk” kalır. İhram, ölmeden önce faniliği hatırlatan, mahşerden önce hesabı düşündüren, kulluğu bütün süslerin önüne geçiren derin bir arınma terbiyesidir.

İhram, hacıyı sadeleştirir. Saçın, tırnağın, kokunun, avın, tartışmanın ve nefsânî taşkınlıkların sınırlandırılması boşuna konulmuş hükümler olarak görülemez. Hacı ihramla birlikte kendisine hâkim olmayı öğrenir. Dilini, gözünü, elini, öfkesini ve arzusunu terbiye eder. Kurban gününe hazırlık aslında ihramla başlar; Mina’da kesilecek kurbandan önce hacının içinde bir arınma süreci başlamıştır çoktan.

Hacı ihrama girdiğinde kıyafetini değiştirmenin ötesinde alışkanlıklarıyla, arzularıyla, diliyle, bedeniyle ve çevresiyle kurduğu ilişkiyi yeni bir ölçüye bağlar. Normal zamanda helal olan bazı davranışlar, ihramla birlikte geçici olarak sınırlandırılır. Erkekler dikişli elbise, çorap ve kapalı ayakkabı giymez; başlarını örtmez. Saç, sakal ve tırnak kesmekten, koku sürmekten, bedene süs ve rahatlık veren bazı alışkanlıklardan uzak durulur. Eşler arasındaki mahrem yakınlık ertelenir. Harem bölgesindeki bitkilere, ağaçlara ve canlılara zarar vermekten sakınılır. Kavga, kötü söz, tartışma, kalp kırma ve incitme ise hac yolculuğunun ruhunu zedeleyen büyük kusurlar olarak görülür.

İhram yasakları, haccı zorlaştırmak için konulmuş hükümler olarak anlaşılamaz. Her biri, kulun iç dünyasını terbiye eden birer sınırdır. İnsan bazen sınırsızlık içinde özgür olduğunu sanır; oysa hakiki özgürlük, nefsin her istediğine uymadan yaşayabilmektir. İhram yasakları hacıya çok şey öğretir. Elini tutmayı, dilini korumayı, öfkesini yutmayı, nefsini dizginlemeyi, mahlukata merhametle yaklaşmayı, kardeşinin hukukunu gözetmeyi öğretir.

Hacı, ihramda saçını kesmez; böylece bedeni üzerinde bile mutlak tasarruf sahibi olmadığını hatırlar. Koku sürmez; görünür güzellikten çok kalbin temizliğine yönelir. Avlanmaz, bitkiye zarar vermez; yeryüzünün emanet olduğunu yeniden idrak eder. Tartışmadan, kötü sözden ve kalp kırmaktan uzak durur; ibadetin bedenle yapılan hareketlerden ibaret kalmayıp ahlakla tamamlandığını öğrenir.

İhram, yasaklarla daralan bir alan olmayıp yasaklar sayesinde genişleyen bir kulluk terbiyesidir. Hacı orada kendini tutmayı öğrendikçe kalbi genişler. Arzusunu erteledikçe iradesi kuvvetlenir. Dilini korudukça kalbi incelir. Canlıya zarar vermekten sakındıkça merhameti derinleşir. Kardeşini incitmemeye gayret ettikçe haccın edebine yaklaşır.

Bu terbiye Mekke’de kalmamalıdır. Hacı ihramdan çıktığında yasakların bir kısmı sona erer; fakat onların öğrettiği edep hayat boyu devam etmelidir. İhramda dilini tutan hacı, memleketine döndüğünde de argodan ve kırıcı sözden sakınmalıdır. İhramda canlıya zarar vermeyen hacı, döndükten sonra da yeryüzüne ve mahlukata emanet nazarıyla bakmalıdır. İhramda tartışmadan uzak duran hacı, ailesinde, işinde ve sosyal hayatında da sükûneti, nezaketi ve sabrı kuşanmalıdır.

Hac, kişiye şunu öğretir: Sınır, kulluğun terbiyesidir. Ölçüyle yaşayan kalp savrulmaz. Edeple yürüyen ayak yanlış yollara kolayca sapmaz. Kendini tutmayı öğrenen kul, başkalarına karşı daha merhametli, Rabbine karşı daha mahcup, hayata karşı daha dikkatli olur. Hacı döndüğünde her davranışından önce durup düşünmelidir: Bu söz kalp kırar mı? Bu davranış emanete zarar verir mi? Bu tercih beni Rabbime yaklaştırır mı, uzaklaştırır mı? İşte hac terbiyesi, bu soruları hayatın içine taşıyabildiği ölçüde kemale erer.

TELBİYE: EMRE AMADE BİR HAZIRLIK

Haccın en coşkun, en kalabalık, en evrensel hâllerinden biri telbiye ile yaşanır. Dünyanın dört bir yanından gelen hacılar, farklı renkleri, dilleri, ülkeleri ve kültürleriyle aynı hakikatin etrafında birleşir. Uzak kıtalardan yükselen sesler aynı vadide buluşur. Milyonlarca beden tek bir istikamete yönelir, milyonlarca dil tek bir nida ile semaya açılır:

“Lebbeyk Allahümme lebbeyk.”

Bu nida, sıradan bir çağrıya verilen cevap olmanın çok ötesindedir. Kulun bütün varlığıyla Rabbine yönelişidir. “Buyur Allah’ım, emrine amadeyim.” demektir. Hacı bu sözle Mekke’ye geldiğini ilan etmenin ötesinde kalbini, bedenini, malını, zamanını ve iradesini Allah’a arz eder. Coğrafî bir seyahatin ötesine geçer hac bu yüzden. Kulun kendi benliğinden çıkıp kulluğun geniş ufkuna yürümesidir.

Hacı ihramla beraber telbiyeye başlar:

“Lebbeyk Allâhümme lebbeyk. Lebbeyke lâ şerîke leke lebbeyk. İnne’l-hamde ve’n-ni‘mete leke ve’l-mülk, lâ şerîke lek.”

Bu kutlu nida şu manayı taşır:

“Buyur Allah’ım, buyur! Emrindeyim, buyur! Senin hiçbir ortağın yoktur. Şüphesiz hamd de nimet de mülk de Sana aittir. Senin hiçbir ortağın yoktur.”

Sesler vadilere, yollara, otobüslere, çadırlara, mescitlere yayılır. Kimi gür bir sesle söyler, kimi titreyen dudaklarla. Kimi gözyaşını tutamaz. Kimi yıllardır beklediği vuslatın eşiğinde susar; ses çıkmaz, yürek dolar. Fakat hepsinin kalbinde aynı mana yankılanır: “Rabbim, çağırdın, geldim.”

Telbiye, hacının kendi iradesini Allah’ın emrine teslim edişidir. Hacı Kâbe’ye kendi arzusuyla yürüyor gibi görünür, fakat onu çağıran Allah’tır. Yolculuk O’ndan, kabul O’ndan, lütuf O’ndan.

Telbiye sözünde tevhidin özü vardır. Hacı, “Lâ şerîke lek” derken diliyle bir hakikati tekrar etmenin ötesinde kalbini bütün sahte merkezlerden, bütün aldatıcı bağlılıklardan, bütün gölge güçlerden arındırmaya niyet eder. Hamdin, nimetin ve mülkün Allah’a ait olduğunu ilan ederken de varlığın sahibini, nimetin kaynağını ve hükmün gerçek malikini ikrar eder.

Telbiye, hac günlerinde söylenip biten bir nida olarak kalmamalıdır. Hacı memleketine döndüğünde de hayatın her çağrısı karşısında bu sözün terbiyesini hatırlamalıdır. Allah’ın emriyle nefsin arzusu karşı karşıya geldiğinde kalpte yine aynı cevap yankılanmalıdır: “Buyur Allah’ım, emrine amadeyim.” Telbiye işte o zaman dilden hayata iner; alışverişte, ailede, görevde, sorumlulukta, sevinçte ve imtihanda bir istikamet ölçüsüne dönüşür.

Hayat da insana durmadan “Kim var?” diye seslenir. Bu soru bazen ezanla gelir; “Haydi namaza, haydi felaha!” çağrısında kuldan cevap bekler. Bazen salih bir amel kapısında belirir; iyilik yapacak, bir yükü omuzlayacak, bir yaraya merhem olacak gönül arar. Bazen derdi olan bir insanın mahcup bakışında, bazen sıkıntıya düşmüş bir kardeşin sessiz bekleyişinde, bazen mazlumun feryadında duyulur. Kimi zaman açıkça sorulur bu soru, kimi zaman hâl diliyle kalbe dokunur: “Kim var?”

İşte telbiyenin hayattaki karşılığı, bu çağrı karşısında sağına soluna bakmadan “Ben varım!” diyebilmektir. Üstad Necip Fazıl’ın ifadesiyle, “Kim var?” diye seslenilince, sağına ve soluna bakınmadan fert fert “Ben varım!” cevabını verici, her ferdi “Benim olmadığım yerde kimse yoktur!” duygusuna sahip bir dâva ahlâkını pırıldatıcı bir insan olabilmektir. Bu cevap, kuru bir cesaret cümlesi değildir; mesuliyet ahlakıdır. Namaza çağrıldığında camiye koşmak ya da seccadesini sermek, iyiliğe çağrıldığında geri durmamak, derdi olana derman olmak, sıkıntısı olanın sıkıntısını gidermek, mazlumun feryadını duyan bir kulak ve ona uzanan bir el hâline gelmektir.

Bu çağrıya cevap veren hacı, güzeli, iyiyi ve doğruyu çoğaltma gayretini de omuzlar. Üstad Mustafa Kutlu’nun Hüzün ve Tesadüf kitabında hatırlattığı gibi, insan bir şey yapacaksa güzel yapmalıdır; huzura vesile olan, kalplerde rikkat uyandıran, şevk veren ve hakikate işaret eden bir iş ortaya koymalıdır. Bir şey yapacaksa doğru yapmalıdır; insanları yalanın ve yanlışın bataklığına düşmekten koruyan, rüzgâra ve akıntıya kapılmayan, kırılsa da eğilip bükülmeyen bir duruş sergilemelidir. Bir şey yapacaksa iyi yapmalıdır; hizmetten, hürmetten ve merhametten beslenen, garibin, yolcunun ve zayıfın derdine derman olan bir amel işlemelidir. Bir şey yapacaksa adil yapmalıdır; haktan ve hukuktan ayrılmayan, zalime haddini bildiren, mazlumun payını gözeten bir tavır kuşanmalıdır. Bir şey yapacaksa barışa vesile yapmalıdır; kin ve nefreti azaltan, çocukların ölmediği, bombaların patlamadığı, insanlığın huzur bulduğu bir dünyanın inşasına katkı sunmalıdır.

Hacı telbiyede “Lebbeyk” derken aslında hayat boyu sürecek bir hazır oluş sözü verir. Bu söz, Mina’da, Arafat’ta, Kâbe’de kalmaz; eve, işe, sokağa, milletin, ümmetin derdine ve insanlığın imtihanına taşınır. Telbiye, kalbin Allah’ın çağrısı karşısında her defasında yeniden ayağa kalkmasıdır. Kul, nerede bir hayır kapısı açılmışsa, nerede bir vazife kendisini bekliyorsa, nerede bir gönül onarılmayı istiyorsa orada telbiyenin ruhuyla cevap vermelidir: “Buyur Rabbim, emrine amadeyim; iyilik, güzellik, doğruluk, adalet ve barış  yolunda ben de varım.”

Telbiye tekrarlandıkça kalp yumuşar. Hacı aynı cümleyi defalarca söyler; fakat her söyleyişte başka bir kapı aralanır. Bir defasında mahcubiyet ağır basar, bir defasında şükür, bir defasında ümit. “Lebbeyk” sözü zamanla dudaktan kalbe iner. Kalpten hâle dönüşür, sonra da hâlden hayata...

KÂBE’YE VARIŞ: KALBİN MERKEZİNİ YENİDEN BULMAK

Mekke’ye giren hacının içinde başka bir sükûnet başlar. Uzaklardan görünen minareler, kalabalığın içinden yükselen tekbirler, Kâbe’ye doğru akan insan seli… Sonra o an gelir. Gözler Beytullah’a ilişir.

Dünya susar sanki. Kalabalık silinir. Gönül, yıllardır özlediği merkeze kavuşur.

Kâbe, taşlardan örülmüş bir bina olmanın çok ötesinde bir mana taşır. Yönelişin merkezi, tevhidin sembolü, ümmetin kalbi. Kul dünyanın neresinde bulunursa bulunsun namazda ona döner. Hacda ise bu dönüş bedenen de gerçekleşir. Hacı, kıblesinin huzuruna varır, yakınlık görünür hâle gelir.

Kâbe’ye ilk bakış, çoğu zaman kelimeleri yetersiz bırakır. Nice dua hazırlanır yollarda, nice cümle ezberlenir. Fakat göz Beytullah’a ilişince bazen her şey susar. Geriye mahcup bir bakış, titreyen bir kalp ve içten içe yükselen bir niyaz kalır. Yıllardır taşınan hasret, tek bir bakışta dökülüverir.

Bu ilk bakışta hacı tekbir ve tehlille kalbini toplar: “Allahu ekber, lâ ilâhe illallah.” Kâbe’nin heybeti karşısında kul, büyüklüğün Allah’a ait olduğunu yeniden ikrar eder. Beytullah’a yönelen göz, aslında Beyt’in Rabbine yönelen kalbin tercümanı olur. O anda şu dua, hacının içindeki teslimiyeti ve selamet arzusunu dile getirir:

“Allahümme ente’s-selâm ve minke’s-selâm. Fehayyinâ Rabbenâ bi’s-selâm ve edhilnâ dâre’s-selâm. Tebârekte Rabbenâ ve teâleyte yâ ze’l-celâli ve’l-ikrâm.”

Allah’ım! Sen selamsın, esenlik Sendendir. Ey Rabbimiz! Bizi selametle yaşat ve esenlik yurdu olan cennetine koy. Ey celal ve ikram sahibi Rabbimiz! Sen yücelerden yücesin, bereketin sınırsızdır.

Hacı, bu niyazla birlikte içinden geldiği gibi de dua eder. Kâbe’yi ilk görüş anı, kalbin en açık, dilin en mahcup, duanın en içten olduğu vakitlerden biridir. O an kul, kendi affını ve selametini istemekle yetinmez; Beytullah’ın hürmetini yüceltenlerin, hac ve umre niyetiyle bu mukaddes beldeye yönelenlerin de izzetini, değerini ve kulluk şuurunu artırması için Rabbine yalvarır. Göz Kâbe’dedir; fakat dua bütün ümmete, bütün insanlığa, bütün mazlum gönüllere doğru genişler.

Kâbe’ye kavuşan hacı, döndüğünde de kıbleyle irtibatını diri tutmanın sorumluluğunu taşır. Beytullah’tan uzaklaşınca kıble kaybolmaz; evlerin seccadelerinde, mahalle mescitlerinde, şehirlerin camilerinde, sabah ezanında, cemaat safında ve secdeye varan alınlarda bu irtibat yaşamaya devam eder. Cami ve mescitler, Beytullah’a yönelen kalplerin bulunduğu beldelere dağılmış rahmet durakları gibidir. Hacı için artık her mescit, Kâbe’de tazelenen ahdin bir hatırlatıcısı; her seccade, o büyük merkeze açılan sessiz bir yol olur.

Evler de bu şuurla kıblegâha dönüşmelidir. Kıbleye yönelen bir evde namaz kılmanın yanında söz kıbleye göre güzelleşir, sofra kıbleye göre bereketlenir, öfke kıbleye göre dizginlenir, çocuklar kıble bilinciyle büyür. Hacı, Beytullah’ta bulduğu merkezi evine taşıdığında, ev barınılan bir mekân olmaktan çıkıp dua edilen, şükredilen, helal gözetilen, edep yaşatılan bir kulluk yuvasına dönüşür. Kâbe’yi gören göz, memlekete dönünce de her namazda aynı merkeze bağlanmayı öğrenmiş olmalıdır.

Bu ilk yazımızda, haccın başlangıç kapısını aralamış olduk: çağrıya icabet, sadeleşme, teslimiyet ve merkeze yöneliş. Hacı artık Kâbe’nin huzurundadır ve fakat bu huzur yalnız bakışla tamamlanmaz. Bundan sonra tavafla merkezin etrafında dönülecek, Hacerülesved’de ahit tazelenecek, sa’y ile gayret ibadete dönüşecektir.

 

Yorumlar2

  • Harun demirli 59 dakika önce Şikayet Et
    Allah razı olsun hocam meseleyi ne kadar güzel anlatmışsınız. Yüreğinize kaleminize sağlık. Çok teşekkür ederim
    Cevapla Toplam 1 beğeni
  • engin kaya 1 saat önce Şikayet Et
    millet hacca turistik seyahat olarak bakıyor.gelince yine hak yiyorlar faiz yiyorlar tefecilik yapıyorlar devleti soyuyorlar
    Cevapla
Haber7 Mobil Sayfa Banner'ı Kapat