Şehadet bir çağrıdır; nesillere, çağlara

  • GİRİŞ20.07.2026 09:01
  • GÜNCELLEME20.07.2026 09:01

İlk gençlik yıllarımda yüreğime düşen bir söz vardı. Aradan yıllar geçti; fakat o söz, ilk günkü tazeliğiyle zihnimde ve gönlümde yaşamaya devam etti:

"Şehadet bir çağrıdır, tüm nesillere ve çağlara."

Bu sözü söyleyen, henüz yirmi bir yaşındayken şehadete yürüyen Metin Yüksel'di. MTTB ve Akıncılar hareketinin Türkiye'de İslam davasını omuzladığı yıllarda öncü isimlerden ve gençliğin sembol şahsiyetlerinden olmuştu Şehit Metin Yüksel. Ömrü kısaydı belki ama geriye nesiller boyunca yankılanacak bir çağrı bıraktı.

İlk duyduğumda bu sözün derinliğini bütünüyle kavrayamamıştım. Yıllar geçip tarihin büyük kırılma anlarını okudukça ve pek çok olaya şahitlik ettikçe bu cümlenin çağları ve nesilleri birbirine bağlayan köklü bir hakikati ifade ettiğini gördüm. Bu idrak, yalnızca okuduğum kitaplarla, dinlediğim ezgilerle, ezberlediğim şiirlerle oluşmadı. Hayatın içinden geçerek derinleşti. En yakın dostlarımdan Fuat Çağlar, Murat Konukçu ve Bülent Tuna'nın şehadet haberlerini aldıkça şehadetin kitap sayfalarında kalan bir kavram olmadığını daha yakından hissettim. Gönül coğrafyamızdan Afganistan'ın, Bosna'nın, Çeçenistan'ın ve kendi vatanımızın farklı köşelerinden gelen şehadet haberleri de bana bu hakikati her defasında yeniden hatırlattı.

Her şehit haberi, aynı çağrının farklı zamanlarda ve farklı coğrafyalarda yankılanan sesi gibiydi.

Anladım ki şehadet, yalnızca bir ölüm biçiminin adı değildi.

Bir hayat tarzıydı.

Bir şuurdu.

Bir duruştu.

Bir istikametti.

Bir adanmışlıktı.

Bu yönüyle şehadet, her müminin hayatını kuşatan büyük bir sorumluluktu; çünkü şehadet, nasıl öldüğümüzden önce nasıl yaşadığımızla ilgili bir meseleydi ve şehitlerin hayatı bunun apaçık göstergesiydi.

ŞEHADET VE ŞAHİTLİK

Şehitlik, şahitlikten bağımsız düşünülemez.

Aynı kökten gelen bu iki kavram, birbirini tamamlayan iki hakikati ifade eder. Şahitlik hayatın istikametidir, şehitlik ise o istikametin zirvesi ve şahit gibi yaşanmış bir ömrün Rabb'e sunulan en güzel şahadetnamesidir.

Bizim şahitliğimiz dünya hayatıyla başlamadı. Ruhlar âleminde Rabbimizin, "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" sorusuna "Evet! Şahitlik ederiz ki Sen bizim Rabbimizsin." (A'râf, 7/172) diyerek verdiğimiz cevapla başladı. Dünya hayatı ise o ezelî ahde sadakatin imtihanı oldu.

İnsan, kelime-i şehadet getirirken bu ahdi yeryüzünde yeniden ilan eder. Böylece yalnızca inancını değil; hayatının yönünü, mücadelesinin gayesini ve gerektiğinde ne uğruna fedakârlık göstereceğini de ilan etmiş olur.

Kelime-i şehadet, yalnızca dile getirilen bir ikrar değildir; aynı zamanda omuzlarımıza yüklenen büyük bir sorumluluktur. Bu ikrarla birlikte ikinci bir şahitlik başlar: Hakikate şahitlik… Nitekim Kur'ân-ı Kerîm, "Böylece sizler insanlara şahit olasınız, Peygamber de size şahit olsun diye sizi orta bir ümmet yaptık." (Bakara, 2/143) buyurarak müminlere bütün insanlık için örnek ve şahit olma vazifesi yükler. Bir başka ayette ise, "Ey iman edenler! Allah için hakkı ayakta tutan, adaletle şahitlik eden kimseler olun." (Mâide, 5/8) emriyle bu şahitliğin hak, adalet ve doğruluk üzere yaşanmasını ister. Bu bağlamda şahitlik; ahlâkla, adaletle, merhametle, ilimle, fedakârlıkla ve emanet bilinciyle hayatın her alanında hakikati temsil edebilme sorumluluğudur.

İnsan, kişiliğini Kur'ân ikliminde ilmek ilmek dokuduğunda ortaya yalnızca namaz kılan, oruç tutan, zekât veren veya hacca giden bir mümin çıkmaz. Aynı zamanda batıl karşısında tavır alabilen, hakkın yanında dimdik duran, adalet için bedel ödemeye hazır, davası ve derdi olan bir mümin ortaya çıkar. Kaygısı Allah'ın rızası, ufku ahiret olan; yaşadığı çağa hakikatiyle şahitlik eden bir mümin...

Böyle bir hayatın ufkunda ise daima şehadet arzusu vardır; zira ihlâsla yaşayan her mümin bilir ki, şehadet yalnızca ölüm anında erişilen bir makam değil, Allah'a verdiği sözü ömrü boyunca sadakatle taşıyanların Rabbinden beklediği en büyük ikramlardan biridir.

Şehadet aslında yaşamaya, diri olmaya ve diri kalmaya talip olmaktır; çünkü şehitler ölmez. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

"Allah yolunda öldürülenlere ölüler demeyin. Hayır, onlar diridirler; ancak siz bilemezsiniz." (Bakara, 2/154)

Peygamberimiz ise şehitliğin yüce makamını şöyle müjdeler:

"Hiç kimse cennete girdikten sonra tekrar dünyaya dönmek istemez. Yalnız şehit, kendisine verilen nimetler sebebiyle dünyaya dönüp defalarca şehit olmayı arzu eder." (Buhârî, Cihâd, 21)

Şehadet, Allah'ın rızasını hayatın merkezine yerleştirmektir. Hakikati, adaleti ve emaneti kendi canından üstün tutabilmektir.

Şehit, hayatını Allah'ın razı olacağı bir istikamete adayan; Hakk’ın, hakikatin, vatanın, mazlumun ve insanlık şerefinin şahidi olarak yaşayan kişidir. Şehadet ise böyle bir hayatın Rabb'in huzurunda kabul edilmiş en güzel neticesidir.

Bizim tarihimiz, bu hakikatin yalnızca kitaplarda anlatılan bir ideal olmadığını; gerektiğinde bir millet tarafından hep birlikte yaşanabildiğini gösterdi. Bunun en çarpıcı örneklerinden biri ise hiç şüphesiz 15 Temmuz gecesiydi.

15 TEMMUZ: ŞAHİTLİĞİN MİLLETLE BULUŞTUĞU GECE

Şehadet çağrısı, tarih boyunca kimi zaman bir savaş meydanında, kimi zaman bir şehrin surlarında, kimi zaman da bir milletin kader anında karşılık buldu.

O gece bizler evlerimizden savaşa gitmek için çıkmadık.

Üzerimizde üniformamız yoktu.

Elimizde silahımız yoktu.

Nasıl bir geceyle karşılaşacağımızı da bilmiyorduk; ama bildiğimiz tek bir hakikat vardı: Vatan emanetti, irade emanetti.

Her birimiz “Kim var? diye seslenilince sağına ve soluna bakınmadan ben varım!" diyerek yollara düştük.

Kimimiz köprülere yürüdük.

Kimimiz meydanlara koştuk.

Kimimiz havaalanlarına ulaştık.

Kimimiz görev yerlerimizi terk etmedik.

Kimimiz salâ okuduk.

Uçaklara, tanklara rağmen kalbimizde iman, dilimizde tekbirlerle omuz omuza yürüyen binlerce yiğidin arasındaydık.

Namlusunu milletine doğrultan hainlerin kurşunlarına şahit olduk.

Şehadet haberleri artık uzak coğrafyalardan gelen haberler değildi. Gözlerimizin önünde yaşanan bir hakikate dönüşmüştü.

O an şunu daha derinden kavradık: Hiçbirimiz kahraman olmak için yürümüyorduk.

Her birimiz, direniş çağrısına cevap vermek için yürüyorduk.

Kimin sabaha ulaşacağını bilmiyorduk.

Kimin şehadetle şerefleneceğini de bilmiyorduk; fakat biliyorduk ki o gece evde kalmakla meydana çıkmak arasında bir tercihten öte emanete karşı sorumlu bir duruş ve vakarlı bir yürüyüş vardı.

Şehadet, bu yürüyüşün bazı kardeşlerimize takdir edilen en yüce ikramı oldu.

O gece Ömer Halisdemir'in cesaretinde hepimizin iradesini gördük.

Erol Olçok ile Abdullah Tayyip'in fedakârlığında davaya sadakatin nasıl bir teslimiyete dönüştüğünü müşahede ettik.

Prof. Dr. İlhan Varank'ın şahsında ilmin sorumluluktan ayrı düşünülemeyeceğini idrak ettik.

Mustafa Cambaz'ın kararlılığında hakikatin bedel istediğini yeniden hatırladık.

Ayşe Aykaç'ın cesaretinde annelerimizin imanına imrendik.

Öğretmen Yusuf Elitaş'ın şahsında eğitimin yalnızca sınıfta değil, hayatın içinde de sürdüğünü fark ettik.

Genç imam İbrahim Yılmaz'ın şahsında minber ile meydanın aynı hakikate hizmet ettiğine şahit olduk.

Ahmet Özsoy'un direnişinde emanete sahip çıkmanın ne demek olduğunu bir kez daha gördük.

Ahmet ve Mehmet Oruç kardeşlerin şahadetinde aynı imanla yetişen iki kardeşin aynı istikamette Rabbine yürüyüşüne tanık olduk.

Onların çoğu birbirini tanımıyordu.

Bir polis...

Bir öğretmen...

Bir imam...

Bir asker…

Bir akademisyen...

Bir gazeteci...

Bir fotoğraf sanatçısı...

Bir kamu görevlisi...

Bir anne...

Hayatlarımız farklıydı.

Mesleklerimiz farklıydı.

Şehirlerimiz farklıydı; fakat secdemiz birdi. Duamız birdi. İstikametimiz birdi.

Bizi aynı meydanlarda buluşturan; aynı iman, aynı teslimiyet, aynı adanmışlık ve aynı şahitlik şuuruydu.

Ömer Halisdemir'i tetiğe götüren irade de, Erol Olçok'u evladıyla birlikte köprüye taşıyan sadakat de, Ayşe Aykaç'ı helalleşerek evinden uğurlayan teslimiyet de, Yusuf Elitaş'ın, İbrahim Yılmaz'ın, Ahmet Özsoy'un ve Ahmet-Mehmet Oruç kardeşlerin yüreğini dolduran cesaret ve adanmışlık da aynı kaynaktan besleniyordu.

15 Temmuz bize bir hakikati yeniden öğretti.

Şehadet, yalnızca cephede gerçekleşen bir hadise değildir.

Şehadet, batıla karşı Hakk’ın yanında durmanın bedelini göze alabilmektir.

Şehadet, emaneti kendi canımızdan üstün tutabilmektir.

Şehadet, milletimizin ve ümmetimizin geleceğini kendi geleceğimizin önüne koyabilmektir.

O gece cesaret, Hakk uğruna, korkuya rağmen yürüyebilmekti.

15 Temmuz gecesi millet olarak bunu yaşadık.

O gece yalnızca bir darbeyi durdurmadık.

Millet olmanın, birlik olmanın ne demek olduğunu, iradenin ve emanetin bedel istediğini yeniden hatırladık ve bütün dünyaya bir kez daha gösterdik ki, bir milleti ayakta tutan sahip olduğu silahlardan ziyade uğruna yaşamaya da ölmeye de razı olduğu değerleridir.

15 Temmuz, sadece bir zafer gecesi olarak geçmedi kayıtlara, şahitliğin milletle buluştuğu gece oldu ve o gece bir kez daha gördük ki, şehadet çağrısı, ahdine sadakat gösterecek bütün nesillere ve bütün çağlara yöneltilmiş ilâhî bir davettir.

15 TEMMUZ'U ANLAMAK İÇİN ÇANAKKALE'Yİ HATIRLAMAK GEREKİR

15 Temmuz gecesi meydanlara koşan ruh, bir gecede ortaya çıkmadı.

O cesaret, bu milletin hafızasında yıllar boyunca yoğruldu.

O teslimiyet, nesilden nesile aktarılan bir emanet olarak yaşatıldı.

O adanmışlık, nice imtihanlardan geçerek bugünlere ulaştı.

Çanakkale, bu ruhun en büyük mekteplerinden biridir.

Orada yalnızca bir cephe savunulmadı.

Bir milletin imanı korundu.

İstiklali korundu.

İzzeti korundu.

Mabedin kandilleri söndürülmedi. Toprağa düşenler, arkalarında sadece bir vatan bırakmadılar; bir şahsiyet, bir haysiyet ve bir istikamet bıraktılar.

Metrekareye binlerce merminin düştüğü o siperlerde Anadolu'nun dört bir yanından gelen gençler omuz omuzaydı. Onlara aynı iman yön veriyordu.

Bursa'dan Balıkesir'e, Konya'dan Kastamonu'ya, Denizli'den İzmir'e ve Adana'ya; Şam'dan Kudüs'e, Halep'ten Bağdat'a ve Üsküp'e uzanan geniş bir gönül coğrafyasının evlatları aynı secdenin kardeşleri olarak aynı safta buluşmuştu.

Onlar yalnızca bir cepheyi savunmadılar.

Bir medeniyetin haysiyetini savundular.

Bir milletin istikbalini savundular.

Bir ümmetin duasını savundular.

Çanakkale'de top sesleri yükseliyordu.

15 Temmuz'da tekbirler ve salâ sesleri...

Çanakkale'de emperyalizmin işgal orduları vardı.

15 Temmuz'da milletin iradesini esir almak isteyen yerli işbirlikçiler.

Çanakkale'de siperler vardı.

15 Temmuz'da meydanlar...

Birinde askerler nöbetteydi, diğerinde ise millet topyekûn nöbetteydi.

Tehdit dışarıda değil içerideydi, gaflet, dalalet ve ihanet içeride; fakat aynı iman, aynı cesaret, aynı adanmışlık oradaydı. İşte bu açıdan 15 Temmuz'u yalnızca bir darbe girişimi olarak okumak eksik kalır. O gece, Çanakkale'de emanet alınan ruhun yeniden ayağa kalktığı gecedir.

Millet, tarih boyunca kendisine bırakılan emaneti bir kez daha omuzlamış; gerektiğinde bedel ödemekten kaçınmayacağını bütün dünyaya ilan etmişti.

Çanakkale, bu milletin hafızasına bağımsızlık ruhunu ve cesareti yazmıştı, 15 Temmuz ise o o ruhun ve cesaretin hâlâ diri olduğunu gösterdi.

15 TEMMUZ'DAN GAZZE'YE UZANAN ŞAHİTLİK

Şehadet çağrısı bir gecelik değildir.

Her çağda, her coğrafyada insanı hak ile bâtıl, adalet ile zulüm, cesaret ile korku arasında bir tercihe davet eder.

Bugün bu çağrı Gazze'de yankılanıyor.

Gazze, vicdanın imtihanı, insanlığın aynasıdır.

Orada adalet anlayışımız, duyarlılığımız, merhametimiz, kardeşlik iddiamız ve insanlığımız sınanıyor.

Çocukların çığlığı karşısında hangi cümleyi kuruyoruz?

Mazlumun yanında nerede duruyoruz?

Hakk'ın sesi yükselirken biz hangi sesi büyütüyoruz?

Gazze bize şunu yeniden hatırlatıyor:

Şahitlik yalnızca savaş meydanlarında olmaz.

Bazen hakikati söylemektir.

Bazen mazlumun sesini duyurmaktır.

Bazen imkânını paylaşmaktır.

Bazen kalemiyle, duasıyla ve gayretiyle Hakk'ın ve hakikatin yanında durmaktır.

Bazen de unutmamaktır; çünkü unutmak, yalnızca hafızanın zayıflığı değildir. Sorumluluktan uzaklaşmanın da başlangıcıdır.

Gazze'nin kahramanları bize yalnızca acıyı göstermiyor. Sabır nedir, teslimiyet nedir, izzet nedir; onu da öğretiyor.

Yıkılmış evlerin arasında dimdik duran bir iman, bütün dünyaya sessiz ama sarsıcı bir ders veriyor.

Nida aynı nidadır, emanet aynı emanettir, şehadet aynı şehadettir; yüzyıllar geçse, coğrafya başkalaşsa da bu çağrının özü değişmez.

Çanakkale bize toprağın emanet olduğunu öğretti.

15 Temmuz bize iradenin emanet olduğunu öğretti.

Gazze ise vicdanın emanet olduğunu hatırlattı.

Her çağın insanına aynı soru soruluyor:

Hak uğruna neyi göze alabilirsin?

Her çağın müminleri aynı cevabı veriyor:

Can da O'nundur, canan da.

Emanet de O'nundur, hüküm de.

Metin Yüksel'in yıllar önce dile getirdiği o cümle, bugün de bütün canlılığıyla önümüzde duruyor:

Şehadetin çağrısı, yalnızca şehitlerin ardından hüzünle hatırlanacak bir anı değildir.

Hayatımızın yönünü belirleyecek bir davettir.

Hakikate sadakatle yaşama daveti.

Emaneti hakkıyla taşıma daveti.

Şahit gibi yaşama daveti ve vakti geldiğinde Rabbimizin huzuruna şahitliğini tamamlamış bir kul olarak varabilme daveti.

ŞEHİTLİĞİN SIRRI: ADANMAK

Şehitliğin sırrı adanmaktır.

Adanmak; insanın kendisini Allah'ın rızasına, Hakk'ın hâkimiyetine ve insanlığın hayrına vakfetmesidir. Hayatını yalnızca kendi rahatı, çıkarı ve geleceği etrafında kurmamasıdır. Kendi hesabını değil, Allah'ın rızasını hayatının merkezine yerleştirmesidir.

Şehitler bize, şehadetin bir başlangıç değil; adanmış bir ömrün tabiî neticesi olduğunu öğrettiler. Şehadetin, şehit gibi yaşayanların Rabbinden aldığı en yüce ikram olduğunu hayatlarıyla gösterdiler.

Onlar sükûnet insanıydılar.

Kalpleri imanla huzur bulmuştu.

Dertleri dünya değil, ahiretti.

Gayeleri makam değil, istikametti.

Sözlerinde sadık, niyetlerinde hâlis, duruşlarında samimiydiler.

Onların yürüyüşünü anlamak için aşkı anlamak gerekir; çünkü aşk, insanı kendinden daha büyük bir hakikate bağlar.

Allah sevgisiyle dolan bir gönül, artık hayatını yalnızca kendisi için yaşamaz.

Fedakârlığı kayıp saymaz.

Çalışmayı yük görmez.

Çileden kaçmaz.

Emanetten vazgeçmez; bu bağlamda şehadet, aşkın en yüce meyvesidir.

Aşkın bir adı şehadettir.

Bir adı adanmaktır.

Bir adı da yorulmamaktır.

Şehitler bunu sözleriyle değil, hayatlarıyla anlattılar. Nitekim şehit Bilal Yaldızcı'nın şu sözü, adanmış bir ömrün özeti gibidir:

"Madem ölüm bir defa gelecek, o da neden Allah için olmasın?"

İşte bu teslimiyetle onlar, ölmeden önce nefislerini Allah'a teslim ettiler; bu yüzden öldükten sonra da gönüllerde, dualarda ve bıraktıkları örneklikle yaşamaya devam ettiler.

ŞEHİTLERİN BİZE BIRAKTIĞI DERS

Şehadet, bir ânın değil; bir ömrün meyvesidir ve şehadet, Allah'a adanmış bir ömrün en güzel neticesidir.

15 Temmuz gecesi meydanlara koşanlar şu hakikati haykırdılar:

Allah için verilen hiçbir emek boşa gitmez.

Allah için yapılan hiçbir fedakârlık kaybolmaz.

Allah için adanan hiçbir hayat zayi olmaz.

Şehitler bize yalnızca nasıl ölüneceğini öğretmediler.

Nasıl yaşanacağını öğrettiler.

Sadakati, cesareti, vefayı ve istikameti öğrettiler.

Adanmışlığı, fedakârlığı ve emanete sahip çıkmayı öğrettiler.

Onların hayatına bakıldığında görülen şey, şehadet ânı değil, şehadete hazırlayan hayattır.

Secdeleri, duaları, ihlasları...

Gayretleri, merhametleri, sabırları...

Şehitlik, son anda kazanılan bir paye olmayıp her gün yeniden inşa edilen bir şahsiyettir.

Bugün bize düşen, şehadeti yalnızca tarihin şanlı sayfalarında okumak değildir.

Bize düşen, şahitlik sorumluluğunu omuzlamaktır.

Çağrı aynı çağrıdır.

Şühedanın çağrısı, hakikatin yanında durmaya talip olan herkesedir.

Şehit gibi yaşamak, Allah'ın huzurunda olduğunun bilinciyle yaşamaktır.

Şahit olmak numune-i imtisal olmaktır. Bir karar ve hüküm için delil kabul edilmektir. Güzel ahlakıyla, ilmi irfanıyla seçilmişliktir. Merkezî bir cazibe mercii, hayrın ve hakikatin önderi olmak demektir. Helale dikkat etmektir. Kul hakkından sakınmaktır. Mazlumun yanında durmaktır. Zulme razı olmamaktır. Sözünde sadık, emanetinde güvenilir olmaktır. Şahitliğin zirve noktası da şehitliktir.

İnsan ne için yaşarsa, çoğu zaman onun için ölür; zira hayatın istikameti, ölümün de istikametini belirler.

SON SÖZ

Şehadet, nesillere ve çağlara uzanan ilâhî bir çağrıdır. Bu çağrıya verilecek cevap ise, her insanın kendi ömründe yazdığı şahitliktir. Şehadet, Allah'ın razı olacağı bir hayatı yüceltmektir.

Şehadet, bir ömrün son cümlesidir. O son cümleyi anlamlı kılan ise ondan önce yazılmış hayattır.

Çanakkale'den yükselen ruh, 15 Temmuz gecesi yeniden ayağa kalktı. Aynı ruh bugün Gazze'de bütün dünyanın vicdanına seslenmeye devam ediyor. Mekânlar değişiyor, imtihanlar değişiyor, isimler değişiyor; fakat ahde sadakat değişmiyor. Emanet değişmiyor. Şahitlik sorumluluğu değişmiyor.

Kur'ân-ı Kerîm, bu ahde sadakatin en güzel tarifini şöyle yapar:

"Mü’minler içinde öyle yiğitler var ki, Allah’a verdikleri söze dâimâ bağlı kalmışlardır. Onlardan kimi sözünün gereğini yerine getirip O’nun yolunda can vermiş, kimi de sırasını beklemektedir. Onlar, verdikleri sözü asla değiştirmemişlerdir." (Ahzâb, 33/23)

İşte Çanakkale'nin yiğitleri de, 15 Temmuz'un kahramanları da, bugün Gazze'de direnen müminler de bu ilâhî övgünün canlı tefsiri gibidir.

Biz ise o ayetin ikinci kısmında kendimizi buluyoruz.

"Kimi de sırasını beklemektedir..."

Bu bekleyiş, ölümü beklemek değildir.

Ahde sadakatle yaşamaktır.

Emaneti korumaktır.

Hakikatin yanında sebat etmektir.

Örgütlü kötülük karşısında şuurlu birlikler halinde iyiliği çoğaltma gayretidir.

Şehit olmak bizim elimizde değildir, Rabbimizin bir ikramıdır. Şahit olmak ise bugün bize düşen sorumluluktur.

Hakikatin şahidi…

Adaletin şahidi…

Merhametin şahidi…

Emanetin şahidi…

Kalemimizle…

Sözümüzle…

Ahlâkımızla…

Gayretimizle…

Bir gün bu dünyadan ayrılırken bize hangi makamın verileceğini yalnızca Rabbimiz bilir. Fakat bugün elimizde olan bir şey vardır: Şehit gibi yaşamak. Ömrümüzü, bize emanet edilen hakikatin yanında geçirmek. İşte şehadet yolu da böyle bir hayatın içinden doğar.

Öyleyse asıl soru şudur:

Biz, bize emanet edilen ömrün hakkını verebiliyor muyuz?

Biz, yaşadığımız çağın şahitleri olabiliyor muyuz?

Bir gün adımız unutulacak.

Makamlarımız geride kalacak.

Unvanlarımız silinecek.

Geride yalnızca Rabbimizin huzuruna götürdüğümüz imanımız, amellerimiz ve şahitliğimiz kalacak.

Ne mutlu, hayatını hakikate şahit olarak yaşayanlara!

Ne mutlu, ahdine sadık kalanlara!

Ne mutlu, emaneti sadakatle taşıyanlara!

Ne mutlu, ömrünü Allah'ın rızasına adayanlara!

Şahit ol ya rab, şahit ol ya rab! diyebilene ne mutlu!

Müjdeler olsun, Rabbinin huzuruna şahitliğini tamamlamış olarak varanlara...

"Allah yolunda öldürülenleri sakın ölüler sanma! Bilâkis onlar diridirler; Allah'ın lütuf ve kereminden kendilerine verdikleri nimetlerle sevinç içindedirler. Arkalarından gelecek ve henüz kendilerine katılmamış olan kardeşlerine de hiçbir korku ve üzüntü bulunmadığı müjdesini verirler. Onlar Allah'tan gelen nimet ve lütfun, Allah'ın müminlerin ecrini zayi etmeyeceğinin sevincini yaşarlar." (Âl-i İmrân, 3/169-171)

Rabbimiz bizleri, verdiği söze sadakat gösteren kullarından eylesin.

Hayatımıza iyilik, güzellik ve doğruluk; kalbimize ihlas ve samimiyet; aklımıza feraset ve basiret; sözümüze hikmet ve letafet; amellerimize bereket ihsan eylesin.

Bizi ahdine sadakatle yürüyenlerden, şehitlerimizin bıraktığı emanete sahip çıkanlardan, her zaman ve zeminde hakikate şahitlik edenlerden eylesin.

Ömrümüzü rızasına uygun yaşatsın, canımızı razı olduğu bir hâl üzere alsın ve bizleri, verdikleri sözü değiştirmeyenlerin arasına; hayatını şahit gibi yaşayan ve şehadetle şereflenen salih kullarının zümresine ilhak eylesin.

Yorumlar3

  • Ersever 15 saat önce Şikayet Et
    Dşkkat edin, biz büyük yıkımları hep iç ihanetten yaşadık, selanik in nasıl elden çıktığına,balkan savaşları ve birinci dünya savaşında yaşadığımız ihanete,hatra hunlardan, göktürkkere, selçıuklulara kadar hep iç ihanetten yıkıldık. Bir türlü arkamızı kollamayı öğrenememişiz, istihbarat olmazsa devlet daim olmaz. En önemli yatırım istihbarat.
    Cevapla
  • AĞACAN 16 saat önce Şikayet Et
    Amin amin amin Kıymetli Hocam, her zaman ki gibi yine çok kıymetli bir yazı kaleme almışsınız ,Allah razı olsun kaleminize, yüreğinize, nefesinize sağılık...
    Cevapla
  • F.ALTUNYAŞ 16 saat önce Şikayet Et
    Rabbim imanınızı ,kaleminizi ve yüreğinizi güçlendirsin.
    Cevapla
Haber7 Mobil Sayfa Banner'ı Kapat