Niyaz Duruşu kısa sürede 2. baskıyı yaptı

  • GİRİŞ22.07.2026 09:19
  • GÜNCELLEME22.07.2026 10:54

Bu yazımıza bir itirafta bulunarak başlamak isterim:

Bundan yaklaşık altı ay kadar önce Mustafa Çelik, Ketebe Yayınlarından, Hac’la ilgili, Niyaz Duruşu adında bir şiir kitabı yayımladı.

24 Aralık 2025 Çarşamba günü ben de kitapla ilgili bu köşede bir “değerlendirme” kaleme aldım.

 

Esenyurt'ta sır olay! Emirhan 16'ncı kattan düşerek öldü: 4 gözaltı Mustafa Çelik'ten Niyaz Duruşu

Bu kadar kısa sürede bir şiir kitabının ikinci baskı yapacağını düşünmemiştim.

Ben dahil, genel olarak birçoğumuz şiirin az okunduğunu düşünürüz, ne var ki Niyaz Duruşu altı ayda ikinci baskı yaparak bizi yanılttı.

Bu da çok güzel ve sevindirici bir gelişme.

Bu yanılgımı itiraf ettikten sonra bir de şu tespitimi yaparak izninizle konuya ondan sonra başlayayım..!

Bildiğim kadarıyla Hac’la ilgili bir şiir kitabı yok.

Hac’la ilgili çok sayıda şiir var, ama spesifik olarak bir şiir kitabı hatırlamıyorum.

Mesela Şair Nabi’nin, Şeyh Galib’in, Necip Fazıl’ın, Yunus Emre’nin, Sezai Karakoç’un, Arif Nihat Asya’nın, Nuri Pakdil’in, Mustafa Özçelik’in, Cengiz Numanoğlu’nun ve daha birçok şairin Hac konusunda şiirleri ve makaleleri var.

Bu bakımdan yaklaşık yüz sayfalık bir kitap olarak Mustafa Çelik’in Niyaz Duruşu bir ilk sayılabilir.

Yöneliş ve İlk Görüş şiirlerini de sayarsak kitap beş bölümden oluşuyor.

Önceki yazımızda söz konusu ettiğimiz bölümlerden mümkün mertebe örnek vermemeye çalışacağım, dolayısıyla bu iki yazıyı arka arkaya okuyanlar için bunun önemli olduğunu düşünüyorum.

Mustafa Çelik Niyaz Duruşu’nda yeni bir üslup ve anlayış ortaya koyarken gelenekten kopmuyor.

Şiirlerinde biçim, kafiye ve vezin gibi alanlara kendini mecbur hissetmeden rahat ve anlaşılır mısralar kullanıyor.

Ayrıca sanırım bu rahatlığı sağlayan noktalama işaretlerinin “sınırlayıcı” yanından uzak durması da önemli.

Özellikle Şair’in dikkat çekici bir tarafı ayet, hadis manalarını suda erimiş şeker gibi mısralarında görüyoruz.

Burada, bir bakıma sembollere göre yaşanan bir hayatın, magazinselliğe teslim olmuş bir hayattan daha değerli olduğuna da bir atıf olduğunu görüyoruz.

 

HİÇ BİR IRK DİĞERİNDEN ÜSTÜN DEĞİLDİR

 

Çelik, dua eden insanların avuçlarının içini doldurup Yaratıcımıza sunmak istediğini söyledikten sonra şöyle diyor:

 

dur durak bilmeden

uçar gibi akıyor yanımdan yöremden

siyah beyaz bütün renkler

açılmış bahçende dua çiçekleri

üstlerinde beyaz örtüler

 

Bu mısralar Hac farizasını eda etmek üzere gelen insanların

renklerinin/kavimlerinin önem taşımadığını da vurgulamaktadır.

Bu aynı zamanda İslam’ın da “Hiç bir ırkın diğerinden üstün olmadığı” şeklindeki görüşünü ifade etmektedir.

Beyaz örtüleri olan bu insanlar büyük coşkuyla Kâbe’nin etrafında dönüyorlar ve Kâbe duvarına dokunup, başlarını değdirince o coşku ve heyecanla tavaf eden insanların sakinleştiği vurgulanıyor:

 

dönüyor atlar rüzgarın elinde yeleleri

siyahlara bürünmüş Evi’nin duvarlarına

başını yaslayınca

sakinleşecek bu fırtına

 

Ve yine bu fırtına sırasında Şair, etinin, kemiğinin gelecek ve geçmiş zamanlara, yağmur ve rüzgarlara, dağa, taşa, suya, ateşe dağıtarak:

 

gönlüm üstünden atıyor cesedini

gönlüm tövbeden gözyaşlarıyla

sığınıyor dünyalık acılar arasında

sessiz sedasız af makamına

 

sığınarak dönüşlerine/tavafına devam ediyor.

Fakat bu dönüşler onun aşkına yeni metafizik çağrışımlar, ruh yaralanmaları ve büyük acılar ekliyor.

 

içim dışım yaralı

bir bir ölüp gidiyor

eriyor kelimeler dilimin ucunda

ben de öleyim gül yapraklarının avucunda

bakışlarının tozu olayım

savrulayım kum tanelerinin ardından

susuzluktan kavrulmuş dallarıma

su vereyim emzireyim susuzluğumu

İsmail’inin ayak parmaklarından

 

Bu acılar ve yaralanmalar bir susuzluğu getiriyor, susuzluk ise metafizik bir çağrışımla Hz. İsmail’in parmak uçlarından çağıldayıp akan zemzem suyunu hatırlatıyor Şairimize.

Öte yandan bir başka dönüşte

 

dünyanın bütün ırmaklarından

damla damla süzüle süzüle

kavuştuk senin büyük denizine

 

derken Yunus Emre’nin “Çün denize gark oldun, boğazına geldi su;

Deli gibi tapınma, hey biçare battın tut” mısralarını hatırlatıyor.

Bu dönüşlerde Şair; içinde aşkın gür bir orman gibi büyüdüğünü, aşkla kendi arasındaki engelin kara bir örtüden ibaret olduğunu, günahkar olduğu halde Kudret ve Kuvvet Sahibi olan Maşukunun kendisini kovmadığını, Ev’inden dışarı atmadığını dile getirir.

Ayrıca bütün bu duyguları korku ile umut arasında yaşadığını, Maşukunun kapısında yüzüne bakılması için mahzun ve çaresiz bağışlanmayı beklediğini şu mısralarla dile getirir:

 

sığındım yüreğimdeki

son beyaz noktanın altına

sığındım lütfuna, affına, bağışlamana

 

Yedinci ve son dönüşte Mustafa Çelik edebiyatımızın ünlü yazar ve şairlerinin düşünce ve duygularının ötesinde, son derece dikkat çekici ve yukarıda söylemeye çalıştığımız gibi ayet ve hadisleri hatırlatan sembol satırlarla, Makam-ı İbrahim’i şahit tutarak ve aklına unutmamasını tembih ederek mahşeri dile getirir:

 

aklım başım ey bakışlarım

el açışlarım yalvarışlarım

şehadet parmağım gözyaşlarım

şahit olun ey ellerim ayaklarım

dört döndüğüme sizinle birlikte

Makam-ı İbrahim’de

şahit olun kara günümde

 

TANPINAR’DA ZAMAN ONU TERKETMEMİŞTİR

 

Mustafa Çelik’de şiir ve sanat fizikötesi bir anlayışın sonucu olarak ele alınıp dünyanın albenili, gösterişli ve geçici değerlerini hiçe saymaya dayanır.

Ondaki bu anlayış Sezai Karakoç’un Yunus Emre’nin sanatı için söylediklerinin aynısıdır.

Karakoç: “Yunus’da sanatla din, yüksek planda uyuşuyor.

Bu anlayış Tolstoy’dan da bir adım ötesidir.

Tolstoy Kierkegaard’ın estetik plan dediği sanattan din planına sıçramış ve o planda estetiği, sanatı red ve inkar etmiştir.

Yunus ise estetik planını bir haz planı olmaktan çıkarmış, o planı çekip din planına yerleştirmiştir…” diyor.

Çelik’in şu mısraları bu görüşle örtüşmektedir:

 

ölüm ile hayat arasına

sırtını yaslamış iyice ardına

zamanın gözü kör baltalarıyla

Kötü kötü bana bakıyor dünya

(….)

kimse inanmıyor

bir ağacın ağladığına

kimse inanmıyor

bir ağaç gibi yandığıma

 

Bu satırlar aynı zamanda onun ayet ve hadisleri su içinde erimiş şeker gibi mısralarına yansıttığının da somut göstergesidir.

Öte yandan Şairimiz, tüm korkularını topluyor, günahlarının utancından dolayı kızaran yüzünü de yanına alarak “huzura” vardığını ifade ederek hamdediyor.

 

toplandı bütün azalarım

ellerim ayaklarım

gözümün ışığı

beni terkeden zaman

toplandı korkularım

yüz kızarttım

huzura vardım

hamdolsun

 

Huzura varışta zaman, Şairi dışına atmıştır.

Bütün uzuvları bu eylemi yapmak için huzurda bir araya toplanmıştır, şükretme anında uzuvlarından hiç biri dışarıda bırakılmamış, hepsi birden şükür eylemine katılmışlardır.

Tanpınar’ın: “Ne içindeyim zamanın/ Ne de büsbütün dışında/ Yekpare, geniş bir anın/ Parçalanmaz akışında.

Dediğinin ötesindedir.

Tanpınar burada zamanı bir an gibi hissettirir bize, kendi ruhu ve rüyaları zamanın önüne geçer fakat, zamanın dışına çıkmaz.

Oysa Mustafa Çelik’de zaman onu tamamen terk etmiştir, zamanla hiçbir irtibatı kalmamıştır. Diğer taraftan Necip Fazıl Kısakürek’in:

“Dua, dua, eller karıncalanmış;

Yıldızlar avuçta, gök parçalanmış.

Gözyaşı bir tarla, hep yoncalanmış...

Bir soluk, bir tütsü, bir uçan buğu;

İplik ki, incecik, örer boşluğu”. Diyerek zindanda sarıldığı dualara Mustafa Çelik “öğrendim nasıl olurmuş/ bir kulun mahşeri dediği Hac’da yaşamış, dualara sarılmış ve şöyle demiştir:

 

adımlarım dua

dua ellerim

varım yokum dua

dua aklım fikrim

geçmişim geleceğim

her şeyim

içinde yitip gittiğim dua

hamdolsun

 

BİR ŞAİRİN UZUN YILLAR SUSMASI ONUN TAMAMEN SUSTUĞU ANLAMINA GELMİYORMUŞ

 

Mustafa Çelik, Niyaz Duruşu kitabının sonuna eklediği taşlamalar bölümünde; Bayraklar gibi dalgalanan tekbirlerden, kalbi küt küt atan meydanlardan, Kur’an-ı Kerim’in: “Kovulup atılırlar ve onlar için sürekli bir azap vardır. Ancak kulak hırsızlığı yapan olursa, onu da delici ve parlak bir alev (kıvılcım) takip eder." Şeklindeki Cin suresi 10. ayetinde kastedilen manaya atıf yaparak:

 

Aydınlık günler dolsun rüyalarımıza

Taşlayalım şeytan kovalayan yıldızlarla

Göklere hırsızlığa çıkan iblisleri

Dua niyetine her şafakta

 

Demektedir.

Öte yandan bu bölümdeki en önemli dörtlüklerden biri de şudur:

 

Sekizinci taşı gören cümle taşlar

Bir anda inlemeye başladılar

Bir anda Efendimizin aç karnına

Bağladığı taşları hatırladılar

 

Şair taşlamalar bölümünde ayrıca, dünyada yaşanan baskı, işkence ve hukuksuzlukları, eziyetleri mısralarına yansıtır:

 

Çünkü gözlerimden çocuklar geçiyor

İncecik ellerinde minicik taşlar geçiyor

Namluları nefret dolu silahlara doğrultulmuş

 

Diyerek Filistin’deki taş atan çocukları, günlük hayatımızdaki haksızlıkları, toplama kamplarındaki aç, susuz yetim çocukları, şahit olduğu zulümleri attığı taşlarla birlikte dile getirir.

Bütün bunları Niyaz Duruşu’nda bulabilir ve “müstefid” olursunuz ancak benim çok etkilendiğim aşağıdaki mısralardan sizin ne kadar etkileneceğinizi bilemiyorum.

Şairimizin Safa-Merve arasındaki koşuşturmalarında Hacer Annemize yazdığı satırların bir kısmını buraya alıyorum fakat, bu kitapta yayınlananların tamamı eminim ki; Türk Edebiyatının en önemli eserleri arasına girecektir.

Bu şiirleri okuyunca düşündüm ki; “Bir şairin uzun yıllar susması onun tamamen sustuğu anlamına gelmiyor” diyenler haklıymış.

Tersine her geçen gün onun heybesini daha fazla doldurması anlamına geliyormuş.

Beni derinden etkileyen satırların birkaçı ile bitiriyor, Şairimiz Mustafa Çelik’e uzun ve daha bereketli bir ömür diliyorum.

 

telaşımız büyük anne küt küt atıyor kalbimiz

“Rabbim zayi etmez” dediğin o iki dağ arasında

korku ve umut arasında kanat çırpan ırmaklara

başımızı çarpa çarpa ayağa kalkıyor kalbimiz anne

 

bilirim aklın burada kaldı aç susuz İsmail’lerinde

Sular seller gibi aktığın tepelerde anne

 

çağın birinde izini kaybedersek eğer anne

yeniden bulabilelim diye

koşarken telaşını düşürmüşsün

onu bulmaya geldiğimiz doğrudur anne

 

doğrudur bir damla su arayan bakışlarını

gözyaşlarını toplamaya geldiğimiz

döküldüğü yerlerden anne

 

korkularını ve ümitlerini düşürmüşsün bir de

onları bulmaya geldiğimiz de doğrudur anne

doğrudur payımıza düşen gurbeti aradığımız

çünkü bir tek yalnızlığın miras kalmış bize anne

 

 

Ferman Karaçam / Haber 7

fermankaracam@gmail.com

www.fermankaracam.com

Yorumlar5

  • Akb 1 saat önce Şikayet Et
    Maşallah hayırlı olsun inşallah
    Cevapla Toplam 1 beğeni
  • Emine Önder 2 saat önce Şikayet Et
    Çok güzel .Emeğine, yüreğine, kelemine sağlık Ferman Hocam.Mustafa Çelik in de aynı şekilde emeğine, yüreğine, kalemine sağlık.
    Cevapla Toplam 1 beğeni
  • Kervan 3 saat önce Şikayet Et
    Şiirde duyguların yükü vardır yazarımızın ellerine yüreğine sağlık
    Cevapla Toplam 1 beğeni
  • Ali Ates 1 saat önce Şikayet Et
    Talâk Suresi 3. Ayet ...Kim Allah’a tevekkül ederse, artık O ona yeter! Şüphesiz ki Allah, emrini yerine getirendir. Doğrusu Allah, her şey için bir ölçü koymuştur. Tefekkür Çareler tükenebilir; kapılar kapanabilir; insanlar terk edebilir. Fakat Allah'a açılan kapı hiçbir zaman kapanmaz. Müminin gerçek sahibi, gerçek dayanağı ve gerçek dostu yalnız Allah'tır. Şairimize başarılar..
  • F. Bayındır 3 saat önce Şikayet Et
    Şok güzel bir değerlendirme Böylece kitaptan da haberimiz oldu alır oluruz inşsllah
    Cevapla Toplam 2 beğeni
Haber7 Mobil Sayfa Banner'ı Kapat