Eğiticinin kim olduğu, öğrettiği bilgiye dahildir

  • GİRİŞ04.06.2009 09:45
  • GÜNCELLEME04.06.2009 09:45

'Bilgi ile ben neyi başarabilirim ve sosyolojik olarak içinde bulunduğum akademik cemaatte nasıl kendimi ispat edebilirim?' diye soruyor akademisyen.

İyi de sen bu cemaat içinde kendini ispat etmek için var değilsin. Sen, bilgiyle olan ilişkin ve bilgiye yaptığın katkıyla o cemaat içinde yer alacaksın. Yoksa birtakım kurnazlıklarla bilginin içine girmeden, sadece malumatfuruş ağzından, sürekli anlamlı-anlamsız bir sürü kavramlar dökerek değil.

Ve maalesef bizde aile içi eğitimden başlayıp, ansiklopediler okuyarak süren, üniversitede, üniversite sonrası akademik hayatta yaşadığımız bilgiyle olan ilişkimizde ağır sorunlar var.

Bilginin bir hakikat araştırması ardında yürünülerek, bu yürüyüşün gerektirdiği dönüşümler yaşanarak gerçekleştirilecek bir etkinlik olduğu unutuluyor. O yüzden üniversite koridorları bilim kokmuyor. Üniversite koridorları terfi kokuyor. 'Nasıl terfi edebilirim, nasıl yüksek lisans yapabilirim acaba şu hoca ile mi çalışsam bununla mı çalışsam, hangisi bana çabucak bu unvanı verebilir?' Bilgi yok ortada!  Bilgi onlar için bir vesiledir. Bilgi birtakım kurnazlıklardır. Halledeceğim, baş edeceğim, şöyle sorulursa böyle cevap vereceğim tekniklerdir.

Bu çok ileri aşamalarda böyledir. Bir insanı profesör, araştırmacı yapan çalışmalarda da böyle bir anlayış vardır. Bir kimyacı olarak ben, laboratuvara girip araştırma yaparken de acaba bu araştırmayı 'Nature dergisinde yahut Science dergisinde yayınlatabilir miyim?' kaygısı içindeyim. Filan üniversiteye kapağı atabilir miyim?

O, 19. yüzyılın laboratuvarından çıktığı zaman yolunu kaybeden, evininin yolunu bulamayan coşkulu bilim insanının yerini fırlama, anasının gözü, uyanık, iş bitirici bir insan tipi geldi. Bilgi ile olan ilişkimizi bilgiyi sömürerek, bilgiyi kullanarak, bilginin içini arkasını anlamadan, belki de kötü anlamıyla bilginin ırzına geçerek yaşıyoruz. Bilgiyle sevişerek, bilgiyi takdir ederek, bilgiye hürmet ederek değil de 'Bilgi benim için hayatta başarı kazanmak için kullanacağım bir şeydir' deyip, bilgiyi hırpalayarak kullanıyoruz.

Bilgiyle girdiğimiz böyle bir ilişkiyi her türlü altyapı düzenlemeleri, kurumsal düzenlemeler, müfredat düzenlemeleri, eğitim öğretim teknikleri ile kurtarma şansımız yoktur.

Eğitimci kendine  dert ediniyor ve soruyor: Tahtayı nasıl kullanacağız? Tahtayı nasıl kullanacağımı biliyorum ama ben taklitçi, papağan bir öğretmenim. Tahta yardımıyla anlatacağım konular ne kadar özümsediğim konulardır? Sunmaya çabaladığım malumat 'bilgi' midir ki tahta kullanma becerim bir anlam taşısın? 
Kimse eğitici denen insanın veya öğrenen insanın o bilgiyi  içselleştirmesini, özümsemesini sorgulamıyor. Biz bu özümseme işine kalkışmadığımız sürece ancak mukallit, kopyacı, eğiticiler olabiliriz.  Sorun mühendislerin karakutusu gibidir. Karakutuların 'girdi ve çıktısına' bakılır yalnızca. İçinde olup bitenler önemli değildir. Oysa eğiticinin kim olduğu, öğrettiği bilgiye dahildir. Çünkü o öğreteceği şeyi etkiliyor.

Eğer sen öğreteceğini özümsememiş o bilgiyi yaşamayan bir insansan, sınıfa girdiğin zaman onu öğrenci anlıyor zaten. Ve en büyük şanssızlık da budur. Bana matematik öğretecek bir insanın, matematik aşkı taşımayan, matematik dünyasında büyük coşkularla aramayan, araştırmayan bir insan olması, benim için öğrenci olarak çok büyük bir şanssızlıktır: Çünkü büyük olasılıkla büyük notlarla sınıfa girecektir. Arkasını bana dönecek ve tahtaya bir sürü formüller yazacak: işte bu budur, bu budur diyecek ve çekip gidecektir. Ne doğru dürüst bir soru sorabileceksin, ne tartışabileceksin çünkü tartışacak gücü de yoktur. Çünkü o, problemi hayatının bir problemi olarak yaşamadığı için, sadece 'usulüne uygun' biçimde öğrencilere aktaracaktır.

Bu tavrı sorgulamıyoruz. Bizim yaptığımız sınavların hiçbirinde, gerçekten matematikçi, fizikçi veya sosyolog... olarak bir meslek sahibi olacak insanın, o mesleği benimseyip benimsemediği, yaşayıp yaşamadığı, mesleğinden dolayı sorunların heyecanını duyup duymadığını anlayamıyoruz; Çünkü sorulara cevap verdi mi 'tamam işte biliyor' diyoruz ve adama diplomayı veriyoruz.

Bilgisini yaşamayı bilmeyen insanların oluşturduğu bir ülke, dışarıdan ona dayatılacak malumatla yaşamaya mahkumdur.

Yorumlar4

  • ahmet aksay 16 yıl önce Şikayet Et
    Bilgi ile ilişki ya da bilgisini yaşamak. Önce bugün bu yazıyı alıntılanan yazılara dahil ettiği için bu siteyi kutlarım. Ülkemizde düşünmeyi/düşündüreni seven insanların yazılarını merakla okuduğu, seçkin bir felsefeci-yazar Ahmet İnam. Yazısının daha başlarında bir akademisyen için cemaat içinde var olma ne demek, buna açıklık getiriyor.Onun kendini ispat etmek için cemaat içinde var olmadığını, bilgiyle ilişkisi ve bilgiye yaptığı katkıyla o cemaat içinde yer alacağını(var olacağını) söylüyor. Düşündürücü ve aydınlatıcı değil mi bu kadarı bile?
    Cevapla
  • yusuf vehiboğlu 16 yıl önce Şikayet Et
    ............................... Bir şey'e "İSİM" bulunduğu zaman kolaya kaçılmış oluyor. Acı yok sayılmış "Yük'ü", emanetine ulaştırılmış havasında insan kendi üzerinden atmış oluyor(malumatfuruş)...... bu konuyu dile getirmeniz sebebiyle teşekkür mahiyetinde bir 'şey' desem hiçbirşey dememiş olurum... sıkıntını paylaşıyorum... yüreğine sağlık.
    Cevapla
  • ahmet söğüt 16 yıl önce Şikayet Et
    değerli yazara. sayın hocamla üniversitede iken bir panelde tanımıştım.gerçekleri tokat atarcasına haykıran bir yapısı vardır.saygılar sunuyorum.
    Cevapla
  • Bilgi Toplumu 16 yıl önce Şikayet Et
    Sosyolojinin Gör Dediği. Sayın Ahmet İnam'ın bu harika tespit ve analizi için teşekkürler..Yazısını özetleyen cümle şudur."Bilgisini yaşamayı bilmeyen insanların oluşturduğu bir ülke, dışarıdan ona dayatılacak malumatla yaşamaya mahkumdur." Evet,kesinlikle öyledir. Güncel ve somut bir örnek vermek istiyorum.SHÇEK'te çalışan Sosyologlar,sosyolojik bilgiyi unutmak üzereler.Sosyolojik bilginin uygulama alanı yok gibi birşey.Neden mi?Dolayısıyla dışarıdan dayatılan malumatla çalışmak zorundalar...
    Cevapla
Haber7 Mobil Sayfa Banner'ı Kapat