İman Matematiği: Helal olan 1, haram olan 100’den büyüktür

  • GİRİŞ26.08.2025 09:08
  • GÜNCELLEME26.08.2025 09:09

Bizim medeniyetimizin en güçlü tarafı helal hassasiyetidir.

Helal deyince çoğu insanın aklına sadece yediğimiz içtiğimiz gelir; ama helal bundan çok daha fazlasıdır. Helal; kazancımızda dürüstlük, davranışlarımızda samimiyet, bilgilerimizde doğruluk ve ilişkilerimizde adalet demektir yani helal, Allah’a bağlılığın ve topluma karşı sorumluluğun en somut ifadesidir. Helal yaşamak, kişisel bir tercihin çok ötesinde ilahi bir emir ve medeniyetimizin en saf, en temiz mayasıdır. Bu maya, bir lokmanın, bir sözün, bir adımın içine karıştığında hem kişinin kalbini arındırır hem de toplumun vicdanını diriltir. Helal, insanın önce Allah’a karşı kulluk sorumluluğunu, sonra çevresine, ailesine, işine ve bütün toplumsal yapıya karşı dürüstlüğünü inşa eder. Bir medeniyetin yüceliği ve sahihliği; sofralarında dolaşan lokmaların, ticaretinde dönen sermayenin, ilim ve irfan meclislerinde dolaşan bilginin helal olup olmamasından anlaşılır. Helal, hayatın hem zemini hem de ufkudur; onsuz yükselen hiçbir yapı sağlam kalmaz.

Helal lokma insanın bedenini besler, kalbini de arındırır ve fakat haram lokma, görünmez bir perde gibi insanla Rabbi arasına girer. Bu sebeple İslam, sadece soframıza konan yemeğe değil, kazancın kaynağına, bilginin doğruluğuna, davranışın temizliğine özel bir önem verir.

Peygamberimiz buyuruyor:

“Helal bellidir; haram da bellidir. İkisinin arasında bazı şüpheli şeyler vardır. Kim bunlardan sakınırsa dinini ve haysiyetini korumuş olur.”

Helal hassasiyetiyle yaşayan insan, Rabbine bağlılığını pekiştirir; toplumun vicdanında ise güvenin ve dürüstlüğün adı olur.

Bugün dünyanın en büyük sıkıntısı güven krizidir. İnsanlar ne yediklerinden emin ne de duyduklarından… Oysa İslam’ın helal ölçüleri bu krize en köklü cevabı verir. Midemize giren lokmaya gösterdiğimiz titizliği, aklımıza ve kalbimize giren bilgiye de göstermeliyiz; çünkü haram lokma bedeni zehirler, kirli bilgi de aklı ve kalbi.

HELAL HAYATIN HİKMETİ

Helal; hayatı bütün yönleriyle berraklaştıran, insanın kalbine huzur veren ve toplumsal güveni inşa eden ilahi bir ölçüdür. Canı, aklı, malı, dini ve nesli koruyan bu ölçü, İslam’ın temel hedefleriyle (makâsıd-ı şeria) örtüşür; zira şeriatın gayesi, insan hayatının en kıymetli beş esasını muhafaza etmektir.

Helale riayet eden insan hem kendi nefsini hem ailesini hem de içinde yaşadığı yapıyı koruma altına alır. Haramın girdiği yerde bu değerler yara alır; helalin hâkim olduğu yerde ise huzur, bereket ve adalet kök salar. Helal hassasiyeti, hayatı hikmetle kuşatan; insana huzur, topluma güven ve adalet kazandıran bir emniyet kuşağıdır.

 

HELAL DAİRESİ GENİŞTİR, KEYFE KÂFİ GELİR

İnsan huzur arıyor, mutluluk arıyor… Bunun için harama yönelmeye hiç gerek yoktur; zira helal daire zaten yeterince geniş, insanın ihtiyacını karşılayacak kadar da zengin.

Bir düşünelim… Dünya nimetleri saymakla bitmez. Helal yollarla kazanılan rızık, helal ölçüler içinde yaşanan sevinçler, insana hem huzur hem de bereket getirir. Haram yollar ise dışarıdan cazip görünse de sonunda pişmanlık, sıkıntı ve kayıp getirir.

Helal dairenin genişliğini fark eden insan, hayatında rahat eder. Bilir ki Allah’ın izin verdiği şeyler, insanın fıtratına en uygun olanlardır. Yasaklanan şeyler ise insanın kalbine, bedenine ve topluma zarar verendir.

Helal hassasiyetine riayet eden bir kişi kendi huzurunu bulduğu gibi toplumda güvenin, dayanışmanın ve erdemli bir hayatın oluşmasına da katkı verir; çünkü helal, bereketi çoğaltır; haram ise bereketi kaçırır. Helal bir hayat hem dünyada hem de ahirette selametin anahtarıdır.

Aslında mesele çok açık: “Helal dairesi geniştir, keyfe kâfi gelir. Harama girmeye hiç lüzum yoktur.”

HELAL OLAN 1, HARAM OLAN 100’DEN BÜYÜKTÜR

Helal ile haram arasındaki fark, sadece miktarla ölçülmez. Bizim kültürümüzde “iman matematiği” diye ifade edilen farklı bir hesap vardır: Helal olan 1, haram olan 100’den büyüktür. Helal, bereketin ve huzurun kaynağıdır; haram ise dışarıdan çok görünse bile içi boş, bereketsiz ve ağır bir vebaldir.

Bereket; olanın yetmesi, az görünenin çoğalması, küçük bir lokmanın büyük bir doygunluk vermesidir. İnsan bazen az bir gelirle büyük işlerin yürüdüğünü, küçük bir sofranın kalabalıkları doyurduğunu görür ya işte bu, bereketin eseridir. Bereket, nicelikle ölçülmeyen, gözle değil kalple fark edilen, hesaba sığmayan ilahi bir ikramdır.

İman matematiği, dünyadaki klasik hesaplardan çok farklı işler. Mesela zekât, kırkta bir oranında verilir ama aslında verenin malını eksiltmez; aksine çoğaltır, temizler ve bereketlendirir. Kur’an’da bu hakikat şöyle bildirilir: “Allah, malı artırdığı sanılan faize bereket vermez ve onu eksilte eksilte sonunda mahveder. Buna karşılık malı eksilttiği sanılan zekât ve sadakaları bereketlendirir.” (Bakara 276). Asgari bire ondan başlayan, bazen yetmişe, bazen yedi yüz katına kadar çıkan ilahi bir artış söz konusudur. Sadakalar da böyledir; infak edilen mal eksilmez, bereketlenir. İman matematiğinde vermek, aslında çoğaltmaktır; paylaşmak, malı eksiltmez, malı, ömrü ve huzuru artırır. Kur’an’da vermenin, paylaşmanın katlanarak çoğalması –teknik tabirle çarpan etkisi– şöyle tasvir edilir: “Mallarını Allah yolunda harcayanların misali, yedi başak bitiren ve her başakta yüz dâne bulunan bir tek tohumun hâli gibidir. Allah, dilediğine kat kat fazlasını da verir. Çünkü Allah, lütfu pek geniş olan ve her şeyi hakkıyla bilendir.” (Bakara 261). Bu ayet-i kerime, bereketin nasıl katlanarak çoğaldığını, infakın Allah katında nasıl sınırsız bir karşılık bulduğunu en güçlü şekilde ifade eder.

Bu gerçeği yaşayan insanların hayatından örnekler de ibret vericidir. Bunun en güzel misallerinden biri merhum Hayati Üstün’dür. Yanında 15 yıl muhasebe müdürü olarak çalışmış bir yakını şöyle anlatır:
“Her gün için fakir öğrenciler ve garibanlar için ayırdığımız bir sadaka miktarı vardı. Ödemelerin çok sıkıştığı zamanlar olurdu. Bu zamanlarda Hayati Bey derdi ki: ‘Arkadaşlar, bugün ödemelerimiz fazla, infakı çoğaltın.’ O gün diğer günlerden iki misli fazla sadaka verirdik. Bu infakın bereketiyle 15 yıl boyunca ödemelerimiz bir gün bile aksamamıştır.”

İşte bu, iman matematiğinin en canlı örneğidir. Dünyevi ölçülerle bakıldığında artırmak gerekirken aslında azaltmak gibi görünen infak, Allah’ın hesabıyla bereketin kaynağına dönüşür. Helal dairesinde verilen sadaka ve zekât hem malı temizler hem de toplumu ayakta tutar. Haram kazanç ise ne kadar çok olursa olsun kalıcı bir değer üretmez; aksine tüketir, ifsat eder. Böyle olduğu halde ne gariptir ki “İnsan yasaklandığı şeye karşı hırslıdır.” Bu yüzden haram, çoğu zaman cazip ve kolay görünen bir yol gibi durur; fakat sonunda pişmanlık ve bereketsizlik getirir. Helal ise sabır ve emek ister, ama sonunda huzur, bereket ve Allah’ın rızasını kazandırır.

HELAL KAZANÇ, MADDİ VE MANEVİ HUZURUN TEMİNATIDIR

Helal kazanç, yalnızca ferdin maddi ihtiyaçlarını karşılamakla kalmaz; ahlaki sorumluluklarını yerine getirmesine de vesile olur. Bu kazanç, dürüstlükle çalışarak alın teriyle elde edilen ve haksız kazanç yollarından uzak duran bir anlayışı ifade eder. Hile, rüşvet, faiz, kumar, şans oyunları, yolsuzluk ve başkalarının hakkını çiğnemek gibi yollar helal kazanç anlayışına tamamen aykırıdır. Helal kazanç, maddi faydanın ötesinde ruhi anlamda da tatmin edicidir ve ferde derin bir huzur kazandırır.

Helal yoldan kazanılan az mal, haram yoldan kazanılan çok maldan daha hayırlıdır; velev ki helal damla damla gelsin, haram ise sel gibi… Hadis-i kudside şöyle buyrulur:
“Bil ki sana helâl katre gibi, bir damlacık gibi gelir; haram ise sel gibi… Kimin kazancı temiz olursa, yaşantısı ve dini de temiz olur.”
Helal az gibi görünse de bereketiyle çoğalır; haram ise dışarıdan bol görünen ve fakat felaket getiren bir sel gibi insanı daha çok harama ve felakete sürükler. Helal, insana hem hayatında hem dininde temiz bir zemin kazandırır; haram ise bereketsizliğiyle kalbi de toplumu da yıpratır.

İŞİN HAKKINI VERMEK VE ALDIĞI ÜCRETİ HELAL ETTİRMEK

Helal kazanç, alın teriyle birleştiğinde berekete dönüşür; emek, helalle buluştuğunda hem çalışanın hem işverenin hem de bütün yapının huzur kaynağı olur.

Helal yalnızca lokmamızda değil, emeğimizdedir de. İnsan, çalıştığı işte hakkını vermediğinde, mesaisini boşa harcadığında ya da emanete riayet etmediğinde aldığı maaşı helal ettiremez; çünkü her ücretin arkasında bir emek ve bir sorumluluk vardır.

İslam, insanın işini ciddiyetle yapmasını, aldığı ücreti hak etmesini emreder. Nitekim Peygamberimiz: “Allah, işini sağlam yapanı sever.” (Taberânî, 8987) buyurarak iş ahlakının helal hassasiyetinin ayrılmaz bir parçası olduğunu hatırlatır. Bir müminin vazifesi, işini en iyi şekilde yapmak, emanete sadık kalmak ve ortaya koyduğu hizmeti samimiyetle üretmektir.

Bir işi savsaklamak, görevini yerine getirmemek, mesaisinde gereken disiplini göstermemek ve vaktini tembellikle geçirmek görünürde alınan maaşı artırsa da hakikatte helalliğini zedeler. İşin hakkını veren insan ise hem vicdan huzurunu bulur hem de helal kazancın bereketini yaşar.

YÖNETİCİLER VE İŞVERENLER İÇİN HELAL SORUMLULUK

Helal hassasiyeti yalnızca çalışanların gözetmesi gereken bir sorumlulukla sınırlı kalmaz, yöneticilerin ve işverenlerin de omuzlarında taşıdığı bir emanettir; zira bir kurumda alın teri döken her insanın emeği, yönetimin adalet terazisine emanettir.

İşveren, çalışanının hakkını zamanında ve eksiksiz vermekle yükümlüdür. Peygamberimiz: “İşçinin ücretini, alın teri kurumadan veriniz.” (İbn Mâce, Rühûn 4) buyurarak bu sorumluluğu açıkça ortaya koymuştur. Çalışanın emeğini sömürmek, ücretini geciktirmek, iş güvenliğini hiçe saymak, sigortasını eksik yatırmak helalin ruhuna aykırıdır. Helal kazanç, işçiler tarafından alınan maaşın yanı sıra işveren tarafından verilen maaşın da helal olmasıyla mümkündür.

Bir yöneticinin en büyük sınavı, emanetindeki insanlara adaletle muamele etmek, haklarını gözetmek ve onların emeğini berekete dönüştürecek bir iş ortamı kurmaktır. Medeniyetimizde adil yönetici, kıyamet günü hiçbir gölgenin bulunmadığı o zorlu günde ilahi koruma altında olacağının bilincindedir. Adil yönetici helali gözettiğinde kurumun bereketi artar, insanlar güven içinde çalışır, işin bereketi topluma yayılır. Zulmün olduğu yerde bereket kaybolur, adaletin ve helalin gözetildiği yerde ise huzur ve güven kök salar.

TİCARETTE HELAL, GÜVENİN TEMELİDİR

Helal, yalnızca sofraya giren lokmayla sınırlı kalmaz; ticarette de güvenin ve ahlakın mihenk taşıdır. Osmanlı çarşılarında esnafın dürüstlüğü titizlikle denetlenirdi. Kalitesiz mal satan, terazide hile yapan ya da müşterisini aldatan kimse önce uyarılır, ardından para cezasına çarptırılırdı. Aynı suçu tekrarlayanın dükkânı kapatılır ve pabucu dama atılırdı. Buradaki dam, çarşıdaki dükkânların ön cephesinde, herkesin görebileceği çıkıntılı kısımdı. Esnafın ayakkabısı buraya asıldığında bütün çarşıya ilan edilmiş olurdu. Bu işaret, hem esnafı toplum nezdinde teşhir eder hem de ticarette güveni zedeleyen her davranışın toplumsal vicdanda karşılıksız kalmayacağını gösterirdi. Böylece helal ölçüler hem kişinin kazancını hem de toplumun vicdanını koruyan bir zırh hâline gelirdi. Peygamber Efendimiz: “Doğru ve güvenilir tüccar, peygamberler, sıddıklar ve şehitlerle beraberdir.” buyurarak helal ticaretin manevi değerini ortaya koymuştur. Bugün ise ticaretin küresel boyut kazandığı bir çağda helal ölçüleri, güvenilir marka ve kurumların en büyük sermayesidir. Güven, reklamdan daha etkili bir vitrindir; helale dikkat eden esnafın müşterisi hiç eksik olmaz.

Helal ölçülerle yapılan ticaret, alıcı ile satıcı arasındaki ilişkiyi aşar, bütün toplumun huzurunu korur. Helal ticaret, kazancın bereketini artırdığı gibi insanların birbirine duyduğu güveni de pekiştirir. Modern ekonomide en çok konuşulan kavramlardan biri sürdürülebilirliktir; oysa helal ticaret, yüzyıllardır sürdürülebilir ve adil bir ekonomik düzenin en sağlam temeli olmuştur. Hile, faiz ve aldatmadan uzak bir ticaret ortamı hem Müslüman toplumların hem de bütün insanlığın adaletli ve güvenilir bir düzene kavuşmasını sağlar.

HELAL KAZANCIN HARCANMA YÖNÜ VE BOYKOT BİLİNCİ

İslam, kazancın doğru yerlerde kullanılmasını öğütleyerek mal ve mülkün insanın elinde birer emanet olduğunu hatırlatır. Kazancın, ihtiyaç sahiplerine yardım için, toplumun refahının artırılması için harcanması hem dünyevi huzurun hem de uhrevi mükâfatın anahtarıdır.

Helal kazancın bir başka boyutu da onun nereye harcandığıdır. Bir mümin, kazandığı helal parayı zulme, işgale, harama ve haksızlığa destek olan kurumlara yöneltmemekle yükümlüdür. Bu noktada boykot, helal hassasiyetinin günümüzdeki en önemli tezahürlerinden biridir. Kazancın yönü, tüketim tercihleriyle birlikte bir vicdan meselesidir.

Boykot, sadece bir tepki olarak görülmemeli; helal kazancı koruma, haramı ve zulmü desteklememe iradesi olarak yaşanmalıdır. Filistin’de masum kanı dökenleri finanse eden markalardan uzak durmak, faizi ve haksız kazancı besleyen kurumlara para aktarmamak, aile yapısını yozlaştıran içerikler üreten platformlara abone olmamak bu iradenin güncel örneklerindendir. Müslüman, satın aldığı her üründe, ödediği her kuruşta aslında bir tavır ortaya koyar. Harcama tercihleri, sessiz bir imza gibidir: ya zalimin yanında yer alırsın ya da mazlumun safında.

Ne var ki, insan çoğu zaman kendine bahaneler üretir: “Ama o marka daha kaliteli… daha ucuz… daha kullanışlı… daha yaygın…” Oysa bu “daha”ların ardında kaybettiklerimiz vardır. Biz, bir malı alırken sadece para ödemiyoruz; aynı zamanda ahlakımızdan, şerefimizden ve direniş irademizden de veriyoruz. Haramı ve zulmü finanse eden her alışveriş, cebimizden çıkan paradan fazlasını götürür: bereketimizi eksiltir, vicdanımızı zedeler, kardeşlerimize yapılan zulme ortak eder.

Kur’an, bu noktada bizleri şöyle uyarır:
Zalimlere meyletmeyin, onların yanında olmayın; sonra ateş sizi de yakar. Allah’tan başka dostlarınız olmadığına göre bir yerden yardım da göremezsiniz!” (Hud 113)

Boykot hususunda müminin tavrı, Nemrut’un ateşine karşı Hz. İbrahim’e bir damla su taşıyan karıncanın tavrı gibi olmalıdır. Su damlası ateşi söndürmeye yetmezdi belki ama karınca, tarafını ve safını belli etmişti. Bugün de Müslümanın yapacağı tercih, zulmün ateşine karşı safını göstermektir.

Tarihimizde de bunun örnekleri vardır. Şafii fakihlerinden İzz bin Abdüsselâm, İslam dünyasına saldıran Haçlılara silah ve silah yapımında kullanılacak malzemenin satılmasını haram ilan etmiş, bunu yapanların zalim sayılacağını açıkça belirtmişti. Onun bu fetvası, zulme dolaylı yollarla destek vermenin dahi İslam ahlakında kabul görmediğini ortaya koyuyordu.

Bu fetvayı duyan bir terzi, tereddütle ona şu soruyu yöneltmişti:
“Haçlılar bana elbise diktirmek istiyorlar. Ben onların elbiselerini diksem zulme ortak olur muyum?”

Cevap çok açık ve netti:
Hayır, sen zulme ortak olmakla kalmazsın; bizzat zalim olursun. Çünkü senin işlediğin iş, onların zulmünü kolaylaştırır. Sana iğne iplik satan, zulme dolaylı ortak olur; sen ise zulmün doğrudan parçası haline gelirsin.”

Bu söz, asırlardan bugüne ışık tutan bir ölçüdür. Zulmü kolaylaştıran her iş, yapılan ticaret ya da verilen destek, insanı doğrudan o zulmün parçası yapar. Bugün de aynı hakikat geçerlidir: Zulmün çarkını döndüren herkes ister doğrudan ister dolaylı, vebale ortak olur Allah korusun.

HELAL OLANI YASAL OLANLA ÖRTÜŞTÜRMEK

"21. Yüzyılın en yaman toplum projesi, helal olanı yasal olanla örtüştürmek olsa gerektir.” demişti Alev Alatlı, “Aslolan, hakkın helal edilmesi ve helalleşmek olmalıdır; çünkü, her yasal hak helal değildir ve olamaz." Örnek de vermişti: “Helalleşmek, mahkemede dava kazanmaktan daha üstün olmalıydı; çünkü her yasal hak helal değildir, olamaz. Asıl olan hakkın eda edilmesidir; asıl olan helalleşmektir…”

Gerçekten de günümüzde ekonomiden ticarete, günlük hayattan sosyal ilişkilere kadar birçok alanda bu ayrımı görmek mümkündür. Mesela bankacılıkta faiz yasal olabilir ama İslam’a göre haramdır; dolayısıyla “yasal” olması onu helal kılmaz. Yine borsada içerden bilgiyle yapılan spekülasyon bazı ülkelerde gri bir alanda kalabilir, fakat başkasının hakkını gasp ettiği için asla helal değildir. Fiyatları şişirerek ya da sahte indirimlerle mal satmak da benzer şekilde yasal boşluklardan yararlanabilir; ama kul hakkına girdiği için helal ölçülerle bağdaşmaz.

Günlük hayatta da aynı hassasiyet karşımıza çıkar. Alkol satışı yasalarca serbesttir, fakat dinen haramdır. Kumar ve şans oyunları devlet eliyle yürütülse bile helal dairede bir kazanç yolu değildir. Tüketim kültürünün körüklediği israfı teşvik eden reklam ve kampanyalar da yasal olabilir, ancak Hakk katında makbul değildir. Görüldüğü gibi, helal olanla yasal olan arasındaki bu fark, hayatın bütün alanlarına dokunur ve insanı vicdanla, imanla ve adaletle yeniden düşünmeye davet eder.

Hukuk ve yasalar, yalnızca toplumun düzenini sağlamakla sınırlı kalmamalı; insanın inanç ve ahlak değerleriyle uyum içinde olmasını da güvence altına almalıdır. Yasal düzenlemeler, insanın hak ve hürriyetlerini korurken helal olan, bu düzenin Allah’ın emirleri ve ahlaki değerlerle yoğrulmuş bir zemine oturmasını temin eder. Gerçek adalet, kanunların gereklilikleri ile insanların vicdanları ve dini inançlarının da rehberliğinde ortaya çıkar. İnsanların adalet duygusunu tam anlamıyla hissedebilmesi için yasal düzenlemelerin helal olanla birleşmesi, insana hak ettiği değeri veren bir yaklaşımın hâkim olması gerekir. Bu birleşim, toplumun barışı ve bütün insanlık için kalıcı huzurun da teminatı olacaktır. Bu uyum sağlanmadığında hak kâğıt üzerinde var olsa da gönüllerde karşılık bulmaz.

HELAL ÖLÇÜLERLE KURULAN ADİL SİSTEM

Günümüzde adaletin her alanda sağlanması için öncelikle doğruluk, hakkaniyet ve emaneti ehline verme anlayışı toplumda yaygınlaştırılmalıdır. Şahıslar, hak ve sorumluluk bilinciyle hareket etmeli, başkalarının hakkını gözetmeli ve dürüstlükten asla taviz vermemelidir. Modern sistemlerde İslam’ın adalet anlayışından faydalanmak için kul hakkına riayet, sosyal adaleti sağlayan mekanizmaların güçlendirilmesi ve hak arama yollarının açık tutulması gereklidir. Bağımsız ve tarafsız yaklaşımla hak ve özgürlükler tüm kesimler için adil şekilde güvence altına alınmalıdır. Helal ve yasal olanın örtüşmesi için hukuk, ahlaki ve manevi değerlerle desteklenmeli; ekonomik ve sosyal sistemler ilahi, nebevi ve ahlaki ilkeler göz önünde bulundurularak düzenlenmelidir. Yöneticiler, kamu kaynaklarını adil kullanmalı, kararlarını liyakat ve ehliyete dayandırmalı, her bir ferdin hakkını koruyacak şeffaf bir yönetim anlayışını benimsemelidir. Kurumlar, hukuk sistemlerini güçlendirmeli, sosyal adaleti sağlamaya yönelik politikalar geliştirmeli ve dezavantajlı kesimlere yönelik koruyucu düzenlemeler oluşturmalıdır.

HELAL GIDA: BEDENİN VE RUHUN TEMİZLİĞİ

Helal lokma, bedeni doyuran bir gıdanın ötesindedir; aynı zamanda ruhu besleyen ve manevi huzur veren bir nimettir. Helal olmayan bir lokmanın, bir dilim ekmeğin ya da bir yudum suyun vicdanlarda oluşturduğu rahatsızlık; insanın Allah’a bağlılığını ve kalbin temizliğini etkiler. Helal gıdaya duyulan hassasiyet, insanın şükür ve teslimiyetinin de bir göstergesidir.

İslam, gıdanın kaynağını ve temizliğini önemseyerek hem fiziki sağlığı hem de manevi arınmayı teşvik eder. Hadis-i şerifte buyrulur: “İbadet on kısımdır; dokuzu helal rızık talep etmek, biri ise diğer amellerdir.” Helal lokma, kul hakkına riayet ederek başkalarının emeğini çiğnemeden kazanılan temiz rızkın sembolüdür; aynı zamanda şükrün, kanaatin ve takvanın da işaretidir.

Helal gıda meselesi bugün yalnızca dinî bir hassasiyetin ötesine geçmiştir; küresel ölçekte sağlık ve güven meselesi olarak insanlığın gündemindedir. Katkı maddeleri, genetiği değiştirilmiş ürünler, hormonlu gıdalar ve bilinmeyen içerikler insan sağlığını tehdit etmektedir. Günümüz bilim dünyası, gıda güvenliğinin en büyük sorunlardan biri olduğunu ortaya koyarken, helal gıda sertifikaları güvenilir ve sağlıklı üretimi garanti eden bir ölçü hâline gelmiştir. Helal gıda, bu yönüyle Müslümanlara olduğu kadar bütün insanlığa da güvenin ve sağlığın teminatını sunar.

Ayrıca helal gıda, tüketim alışkanlıklarını da şekillendirir. Tükettiğimiz her lokma, aslında kimliğimizin, inancımızın ve kültürümüzün bir yansımasıdır. Bu yüzden helal gıdaya yönelmek, hem dini bir emir hem de bilinçli bir hayat tarzıdır. Modern çağda sıkça dile getirilen “ne yersek oyuz” sözü, helal gıdayla daha derin bir anlam kazanır: Helal yiyen, kalbiyle zihnini berraklaştırır; bedeni sıhhat bulur, hayatı huzurla dolar.

Helal gıda, mideyi beslerken kalbi ve düşünceyi de arındırır.

HELAL VE SAĞLIK: BEDEN VE RUHUN DENGESİ

Helal hem manevi huzurun hem de biyolojik sağlığın anahtarıdır. Helal kesim, gıdanın stres hormonlarını en aza indirmesiyle bilinir. Hayvanın beslenme biçiminden kesim anındaki muameleye kadar her aşama, helal olmanın ölçüleriyle belirlenmiştir. Helal kesimde hayvana eziyet edilmez; keskin bıçakla, hızlı ve acı çektirmeden kesilir, kanı tamamen akıtılır. Bu yöntem, hem hayvanın canına saygıyı ifade eder hem de eti daha sağlıklı, temiz ve dayanıklı kılar.

Kur’an-ı Kerim’de bu husus açıkça bildirilir:
“Üzerine Allah’ın adı anılmadan kesilen hayvanlardan yemeyin. Kuşkusuz bu büyük günahtır. Gerçekten şeytanlar dostlarına, sizinle mücadele etmeleri için telkinde bulunurlar. Eğer onlara uyarsanız, şüphesiz siz de Allah’a ortak koşanlardan olursunuz.” (En’âm 121)

Bu ayet, helal kesimin hem sağlık hem de iman açısından önemli bir mesele olduğunu gösterir. Üzerine Allah’ın adı anılmadan kesilen hayvan, Müslüman için helal olmaz; çünkü bu, rızkın sahibini unutmaktır. Helal kesim, nimeti veren Rabbimizi hatırlatarak şükürle başlanan bir yoldur.

Helal kesimde kanın tamamen akıtılması, ete gelecek zararı azaltır, etin daha uzun süre dayanmasını sağlar. Hayvana işkence edilmeden yapılan kesim, etin kalitesini de artırır. Böylece helal ölçü hem ruhu hem bedeni koruyan ilahi bir dengeye dönüşür.

Helal kesim, sofradaki sağlıklı lokmanın, kulluğun ve şükrün göstergesidir. Sofraya konan her helal lokma, Allah’ın adıyla başlayan bir nimetin hatırasıdır.

HELAL GIDA İLE NESLİN TEMİZ KALMASI

Eğitim kadar helal gıda da nesillerin istikametini belirler. Kur’an’da buyurulur: “Ey iman edenler! Size rızık olarak verdiklerimizin temiz ve helal olanlarından yiyin.” (Bakara 172) Bu emir, her mümin için ferdî bir sorumluluğu ortaya koyar. Sofraya giren helal lokma, insanın bedenini besler, kalbini arındırır ve hayatına huzur katar. Aynı zamanda bu hassasiyet, çocukların karakterinden nesillerin istikametine kadar geniş bir etki alanına sahiptir. Anne babanın sofrasındaki helal ya da haram lokma hem bugünü hem de gelecek kuşakların ahlakını ve istikametini etkiler.

Bugün helal gıda hassasiyetinin kaybedilmesi, kişisel bir kaybın çok ötesinde toplumsal bir kayıp olarak karşımıza çıkmaktadır. Nesillerin bedenen sağlıklı, ruhen de temiz kalabilmesi için gıdanın kaynağına dikkat etmek gerekir. Market raflarında çeşit çeşit ürün bulunabilir; fakat Müslüman için mesele yalnızca karın doyurmakla sınırlı değildir. Asıl mesele, helalle beslenerek neslin maneviyatını ve istikametini korumaktır.

HELAL VE ÇEVRE: FITRATA DOST BİR ÖLÇÜ

Helal ölçüler, üretim ve tüketim süreçlerinde kainatın ve tabiatın korunmasını da içine alır. İsraf, ölçüsüz tüketim, doğayı tahrip eden yöntemler ve fıtrata aykırı uygulamalar helalin ruhuna aykırıdır. Helal üretim, temiz ve sürdürülebilir bir hayatın güvencesidir. Kur’an-ı Kerim’de “Yiyiniz, içiniz; fakat israf etmeyiniz. Çünkü Allah israf edenleri sevmez.” (A’râf 31) ayetiyle kişisel tüketimle sınırlı bir israf probleminden öte tabiatın bütün dengesinin de gözetilmesi gerektiğini ifade eder.

Bugün çevre kirliliği, kontrolsüz tüketimin ve helal ölçülerden uzak üretim anlayışının bir sonucudur. Çöplerin ve atık maddelerin bilinçsizce çevreye bırakılması, denizlerin plastikle, toprağın kimyasal atıklarla kirletilmesi çevreye ihanet değildir sadece, gelecek nesillere karşı da bir kul hakkı ihlali anlamına gelir. Yaz aylarında çıkan yangınların çoğu da dikkatsizlikten, atılan cam şişelerden, izmaritlerden kaynaklanmaktadır. Bu da bize helalin yalnızca lokmada değil, tabiatı koruyan hassasiyetlerde de aranması gerektiğini gösterir.

Günümüzde “sıfır atık” anlayışı, aslında İslam’ın helal ölçülerine uygun bir çevre ahlakının modern ifadesidir. Atıkları azaltmak, geri dönüşümü önemsemek, kaynakları israf etmemek, çevreyi kirletmemek helalin fıtrata dost yönünü ortaya koyar. Helal duyarlılığı olan bir Müslüman, sofrada israfı önlediği gibi çöplerini de ayrıştırır, tabiatı kirletecek davranışlardan sakınır, çevresine emanet bilinciyle bakar ve sahip çıkar. Evet dünya, insana verilmiş bir emanettir; suyun, havanın, toprağın her zerresi Allah’ın bizim hizmetimize musahhar kıldığı  bir emanettir. Peygamberimiz bu gerçeği şöyle hatırlatmıştır: “Emanete riayet etmeyenin imanı yoktur; ahde vefa göstermeyenin ise dini yoktur.” (Ahmed b. Hanbel, III, 134)

Emanete riayet etmek, helal hassasiyetinin ayrılmaz bir parçasıdır; bu bağlamda helal hassasiyeti, çevremizi temiz tutmak ve Allah’ın yarattığı her bir varlığa ve fıtrata ihanet etmemek demektir.

HELAL SERTİFİKALAR, EVRENSEL BİR İHTİYAÇ

Helal gıda ve ürün sertifikaları artık yalnızca Müslümanların ihtiyacı olarak görülmez; küresel toplumun ortak talebi hâline gelmiştir. Çünkü helal demek, aynı zamanda temiz, sağlıklı, güvenilir ve adil demektir. Dünya Sağlık Örgütü’nün raporları, gıda güvenliğini küresel ölçekte en önemli risklerden biri olarak işaret ediyor. Katkı maddeleri, genetiği değiştirilmiş ürünler ve şüpheli içerikler bütün insanlığın sağlığını tehdit etmektedir. Bu noktada helal sertifikaları, sağlıklı üretimin ve şeffaf denetimin güvencesi olarak öne çıkıyor. Kur’an’da helalin “tayyib” yani temiz kavramıyla birlikte zikredilmesi (Bakara 172), bu evrenselliğe de işaret eder. Helal sertifikası, bir ürünün hem dini hem insani açıdan güvenle tüketilebileceğinin teminatıdır.

Bugün helal ekonominin hacmi trilyon dolarlarla ifade ediliyor. Gıda, kozmetik, finans, turizm ve moda gibi sektörlerde helal markalar Müslümanların olduğu kadar gayrimüslimlerin de tercih ettiği güven unsuru hâline geliyor; çünkü helal damgası, ürünün şeffaf, temiz ve adil bir süreçten geçtiğinin göstergesidir. Bu noktada helal ekonomi, küresel pazarın yeni yönünü belirliyor. Tıpkı organik ya da adil ticaret markalarının dünya çapında kabul görmesi gibi, helal markalar da evrensel güvenin sembolüne dönüşüyor. Helal ekonomiyi geliştirmek, dini hassasiyetlerin korunmasının yanı sıra sürdürülebilir ve adil bir ekonomik düzenin inşası için de zorunludur.

HELAL BİLGİ, DOĞRU AMELİN ANAHTARIDIR

Helal yalnızca mideye giren lokmada aranmaz; akla ve kalbe giren bilgide de aranmalıdır. Nasıl ki bir damla haram gıda bütün bedeni ve ibadeti etkilerse, yanlış bilgi de aklı ve kalbi kirletir. Kur’an’da Bilmediğin şeyin ardına düşme.” (İsrâ 36) buyrularak kaynağı belirsiz, çarpıtılmış ve şüpheli bilgiden uzak durmamız emredilir. Yine başka bir ayette Rabbimiz şöyle uyarır: “Ey iman edenler! Eğer bir fasık size bir haber getirirse, onu araştırın; yoksa bilmeden bir topluluğa kötülük edersiniz de yaptığınıza pişman olursunuz.” (Hucurât 6)

Bu uyarılar gösteriyor ki helal bilgiye gösterilecek hassasiyet, midemize girecek gıdaya gösterilen hassasiyet kadar, hatta daha da önemlidir; zira bilgi zihni, kalbi ve davranışları şekillendirir. Helal/Sahih bilgi; güvenilir, faydalı, insanı hakikate yönlendiren bilgidir. Tıpkı helal gıdanın bedeni besleyip arındırması gibi, helal ya da sahih bilgi de aklı berraklaştırır, kalbi temizler ve doğru amelin yolunu açar.

DUA VE İBADETİN HELALLE BAĞLANTISI

Helal gıdanın en önemli sonuçlarından biri, duaya ve ibadete doğrudan etki etmesidir. Peygamber Efendimiz, bir hadisinde helal lokma ile beslenmeyen kimsenin duasının kabul edilmeyeceğini haber verir yani insanın ağzından çıkan dua ile midesine giren lokma arasında kopmaz bir bağ vardır. Haram lokma; kalpte perde, dilde ağırlık, ibadette ise lezzetsizlik meydana getirir.

Kur’an-ı Kerim’de helal ve temiz gıdayla beslenmenin ibadetle birlikte zikredildiğini görüyoruz: “Ey peygamberler! Helal ve temiz olanlardan yiyin ve salih amel işleyin.” (Mü’minûn 51) Ayette dikkat çekici bir bağ kuruluyor; helal gıda ile salih amel yan yana anılıyor. Demek ki helalle beslenen insan, yalnızca bedenini değil, amellerini de arındırıyor.

Bazen insanlar çokça dua ettikleri hâlde karşılık bulamadıklarını söylerler; oysa duaların kabulüne mani olan sebeplerin başında haram lokma gelir. Duanın kalpten çıkıp Arş’a ulaşmasının önündeki engel, midede biriken haram lokmadır. Helal gıdayla beslenen insanın duası ise saf bir şekilde göğe yükselir.

Peygamberimiz şöyle buyurur:
“Ey insanlar! Allah Teâlâ temizdir, ancak temiz olanı kabul eder. Allah, peygamberlerine emrettiği şeyleri müminlere de emretti.” Sonra şu ayetleri okudu: “Ey peygamberler! Temiz olan şeylerden yiyin, güzel işler yapın. Ben sizin yaptıklarınızı hakkıyla bilmekteyim.” (Mü’minûn 51) ve “Ey iman edenler! Size verdiğimiz rızıkların temiz olanlarından yiyin...” (Bakara 172). Ardından uzun yolculuklar yapmış, üstü başı tozlanmış, saçı başı dağılmış, ellerini göğe uzatarak “Ya Rab! Ya Rab!” diye yalvaran bir adamdan söz etti ve şöyle buyurdu: “Onun yediği haram, içtiği haram, giydiği haramdı. Haram ile beslenirdi. Peki, böyle birisinin duası nasıl kabul edilsin?” (Müslim, Zekât 65)

Bu hadis gösteriyor ki, helal çizgiden uzak bir hayat, ibadetin ruhunu da duanın kabulünü de zedeler. Demek ki hayatın her alanında Allah’ın rızasına ulaşmanın yolu, helal dairesinde temiz kalmaktan geçer.

Bugün modern araştırmalar da aynı noktayı işaret ediyor. Psikoloji bilimi, insanın iç huzurunun ibadetlere yoğunlaşmada büyük payı olduğunu söylüyor. Haramla beslenen kalbin huzursuzluğu, ibadette dikkatsizliğe dönüşüyor. Helal lokmanın verdiği vicdan rahatlığı ise dua ve ibadeti derinleştiriyor.

HELAL YAŞAMAK, TAKVA YOLUNUN İLK ADIMIDIR

Takva, Allah’a karşı sorumluluk bilinciyle yaşamak; O’nun emirlerine uymak ve yasaklarından sakınmaktır. Bu yolculuğun ilk durağı ise helal-haram çizgisine riayet etmektir; çünkü helal hassasiyetini kaybeden bir kimsenin, takvada ilerlemesi mümkün değildir. Lokması, kazancı, ilişkileri helalle yoğrulmuş bir hayat; takvanın da sağlam zemini olur.

Kur’an-ı Kerim’de Rabbimiz, “Ey insanlar! Yeryüzündeki helal ve temiz olanlardan yiyin; şeytanın adımlarına uymayın; çünkü o sizin apaçık düşmanınızdır.” (Bakara 168) buyurarak helali takvanın temeline yerleştiriyor. Demek ki helal çizgisinde yaşamak, şeytani vesveselere karşı korunmanın da bir yolu. Bununla beraber Kur’an-ı Kerim’de takvaya yönelen kullara büyük müjdeler verilir: Allah, sakınarak yaşayan müttaki kullarına her müşkülden kurtaracak bir çıkış yolu gösterir, hiç ummadıkları yerlerden rızık kapıları açar, işlerini kolaylaştırır, kötülüklerini örter ve mükâfatlarını büyütür (Talak 2-5).

Helal dairede kalan kimse rızık konusunda asla darlık çekmez; Allah onun önünü hiç beklemediği yerlerden açar. Takvayı hayatına esas alan kul hem dünya işlerinde kolaylık bulur hem de ahirette büyük mükâfata nail olur. Helale riayet etmek, dünyevi huzurun yanı sıra uhrevi bağışlanma ve ilahi müjde kapılarını da açar.

Bugün modern hayatın en büyük sınavı, her şeyin kolay ulaşılır göründüğü bir ortamda helal-haram çizgisini koruyabilmektir. Reklamlar, tüketim alışkanlıkları ve hızlı kazanç vaatleri insanı çoğu zaman helal sınırından uzaklaştırıyor. Oysa helal hayatı esas almak, günümüzün kargaşası içinde takvanın ilk adımıdır. Helale dikkat eden, takvaya yol bulur; takvaya yönelen ise Allah’ın rızasına nail olur.

AİLE İÇİ HUZURUN ANAHTARI: HELAL RIZIK

Evin direğini sağlam tutan şey helal kazançtır. Haramla gelen para eve girdiğinde bereket kaybolur, huzur dağılır. Helalle gelen az bir rızık ise haneye sükûnet, güven ve bereket getirir. Helal rızık, aile fertleri arasındaki güveni, sevgiyi ve muhabbeti artıran görünmez bir bağdır.

Modern araştırmalar da ekonomik sıkıntılarda aileyi ayakta tutan en önemli unsurun güven olduğunu ortaya koyuyor. Helal rızık işte bu güveni besleyen ilahi bir anahtar gibidir. Çocuk, anne babasının helal kazancına şahit oldukça karakterinde dürüstlüğü, kanaati ve ahlakı özümser. Haram kazanç eve çok şey getirebilir; fakat beraberinde güvensizlik, huzursuzluk ve çözülme de taşır. Helal kazanç ise az görünse de evin havasını temizler, kalpleri birbirine yaklaştırır.

HELAL SÜT EMMİŞ OLMAK

Bizim kültürümüzde, güvenilir ve erdemli insanları anlatırken “helal süt emmiş” denir. Bu ifade, sadece biyolojik bir beslenmeyi anlatmaz; aynı zamanda bir çocuğun aile ortamında aldığı terbiyeyi ve helal lokmayla büyütülmesini de işaret eder. Anne babanın kazancına, sofrasına ve hayatına sinen helal hassasiyeti, çocuğun karakterini şekillendirir. Haram lokmayla beslenen bedenden salih amelin çıkması zordur. Helal süt, bedeni beslediği gibi ahlakı ve ruhu da besler.

Helal süt emmiş olmak, güvenilirliğin, mertliğin ve samimiyetin sembolüdür. Toplumda sözüne güvenilen, emaneti koruyan, başkasının hakkına el uzatmayan kişiler; çocukluktan itibaren helalle yoğrulmuş bir hayatın meyvesidir. Bu yüzden annelerin ve babaların en büyük mirası, çocuklarına helal süt ve helal lokma ile büyütülmüş temiz bir karakter bırakmaktır.

KUL HAKKINDAN ALLAH’A SIĞINMAK

Kul hakkına riayet etmek, helal anlayışının temel taşlarından biridir. İnsanlar arasındaki ilişkilerde yapılan hatalar, kırgınlıklar ve yanlışlar, kul hakkı kavramıyla yakından ilgilidir. Bu sebeple birine karşı hata yapıldığında veya onun hakkına girildiğinde “hakkını helal et” ifadesi kullanılarak bir özür ve af talebi dile getirilir. Bu, İslam ahlakında önemli bir hassasiyet olup kul hakkıyla ahirete gitmeme bilincini yansıtır. Helal etmesi beklenen kişi, affetme erdemini gösterdiğinde bu davranış, hem insan ilişkilerini onarır hem de Allah’ın rızasını kazanmaya vesile olur. Affetmek, bir erdem olmanın da ötesinde affedilmeye layık olmayı ifade eden bir müjde olarak görülür.

Kul hakkı yalnızca kişiler arası ilişkilerle sınırlı değildir elbette; kamu hakkını da içine alır. Kamu hakkı, devletin imkânlarını, toplumun ortak malını ve kaynaklarını ilgilendirir. Kamu malına zarar vermekten görevde yetkiyi kötüye kullanmaya kadar birçok mesele, aslında kul hakkının geniş dairesine girer; çünkü kamunun imkânları, bütün vatandaşların ortak hakkıdır. Mehmet Akif’in: “Kenar-ı Diclede bir kurt kapsa koyunu/ Gelir de adl-i ilâhi Ömer’den sorar onu!” mısraları, yöneticilerin kamu hakkına gösterdiği hassasiyetin en çarpıcı örneğidir.

Bir kulun hakkı yendiğinde hayattayken onunla helalleşmek mümkündür. Bir özür, bir telafi, bir gönül alma o vebali hafifletebilir; ancak iş kamu hakkına gelince mesele bambaşkadır; çünkü kamu hakkını yiyenler, aslında milyonların, hatta gelecek nesillerin hakkına girmiş olurlar. Bir devlet malını zimmetine geçiren, kamu kaynaklarını israf eden, toplumun ortak imkânlarını suistimal eden kişi, tek tek herkesle helalleşemez. Dolayısıyla bu yükü sırtlanarak ahirete göçer. Kul hakkı Allah’ın affetmediği haklardandır ta ki hak sahibi helal edene kadar; ama kamu hakkı öyle geniştir ki tek tek helalleşmek mümkün değildir. Bu sebeple kamu hakkını ihlal eden kimsenin vebali, omuzlarında taşınan ağır bir yük gibi kıyamete kadar devam eder.

Yolsuzlukla anılan makam sahipleri, sadece şahsi bir günahın değil, toplumsal bir çöküşün de faili hâline gelirler; çünkü onların yaptığı bir yanlış, attığı bir imza ya da geçirdiği bir zimmet, milyonların sofrasına girmesi gereken ekmeği, yetimin eline ulaşması gereken hakkı engeller. Bu sebeple kamu hakkı ihlali, iman ve ahlak sorunu olduğu gibi bir dalalet ve bir ihanettir. Helal çizgiyi kaybeden yöneticiler, toplumun güven duygusunu da zedeler. Güvenin kaybolduğu yerde ise adalet yara alır, huzur bozulur, bereket kaçar.

Helal dairede kalmak isteyen bir Müslüman için kul hakkına titizlikle dikkat etmek şarttır. Haram lokmadan kaçınmak nasıl ibadetin ruhunu koruyorsa kamu malına riayet etmek de toplumsal huzuru ve güveni inşa eder. Bugün toplumlarda güven erozyonunun en büyük sebebi, kamu hakkının ihlal edilmesidir. Bir fert küçük bir haksızlığı önemsiz görse bile o haksızlık büyüyerek bütün yapıyı sarsar. Bu bağlamda kul hakkına riayet etmek, kişisel bir hassasiyet olmanın ötesinde bir medeniyet meselesidir.

HELAL TATİLDE HADDİ AŞMAMAK

İnsanın dinlenmeye ve tatil yapmaya ihtiyacı vardır; bu fıtri bir gereksinimdir; ancak bu ihtiyaç helal dairede olmazsa huzur yerine yorgunluk getirir. “Helal tatil” anlayışı, Müslüman ailelerin gönül rahatlığıyla vakit geçirebilmesini sağlar. Ölçü bellidir: Allah’ı unutturmayan, namazdan alıkoymayan, günaha sürüklemeyen, mahremiyeti ihlal etmeyen, ihtilattan uzak duran, sıla-i rahmi terk ettirmeyen, huzuru bozmayıp ahlaka zarar vermeyen her türlü meşru tatil ve dinlenme vakitleri helal dairesinde yer alır.

Dilimizde tatil, kökü itibarıyla “atalet”le yani hareketsiz ve boş kalmakla bağlantılıdır. Oysa insanın sadece tembellik ederek ruhen huzura ermesi mümkün değildir. Tadil ise “adalet”le, yani hakkını verme, dengeleme, düzeltme ve ayarlama ile ilgilidir. İşte helal tatil, tatili tadile dönüştürebilmekle anlam kazanır: Ataletten kurtulup hayatında adaletli bir dengeye yönelmek… Ruhun yorgunluğunu gidermek, kalbin dengesini yeniden kurmak, hayatın akışına ölçü katmak… Böylece tatil, sadece bir boşluk değil; insanı yeniden dengeleyen, kalbi onaran, hayatı huzura taşıyan bir fırsata dönüşür.

Peygamberimizin sahabeleriyle zaman zaman şakalaşması, yarışlara katılması, güreş, atıcılık, avlanma ve kılıç-mızrak oyunları eğlencenin meşruiyetini gösterir. Bugün de tatil ve eğlence helal çizgisinde olduğunda hem bedeni hem ruhu dinlendirir; ancak burada asıl mesele, haddi aşmamaktır. İsraf, tüketimde aşırılık, lüks tutkusu ve gösteriş, tatil ve eğlencenin ruhunu zedeler. İhtiyacın ötesine geçen, sırf gösteriş için yapılan tatiller; başkasında haset uyandıran, ölçüsüz ve mahremiyet sınırlarını aşan gayr-i meşru eğlenceler aslında huzur değil, tam aksine huzursuzluk üretir. Helal dairesinde tatil yapmak, sade, samimi ve kanaatkâr olmayı gerektirir; çünkü huzur, tüketimin çokluğunda değil, kanaatin bereketindedir.

Bugün tatil sektörü maalesef çoğu zaman lüksün, gösterişin ve aşırılığın teşvik edildiği bir alana dönüşmüş durumda. Helal tatil anlayışı bile yanlış ellerde sektörel bir suistimale kapı aralayabiliyor; oysa Müslüman için önemli olan, tatilin Allah’ın razı olduğu ölçülerde, kul hakkına girmeden, kimseyi rahatsız etmeden, huzur ve muhabbet içinde geçirilmesidir.

Helal eğlencede de aynı ölçü geçerlidir. Meşru eğlence, insanın yorgunluğunu atar, ruhunu canlandırır; fakat şatafat ve ihtişam uğruna sınırlar zorlandığında bereket kaçar. Hasetten, gösterişten, yetinmeyip daha fazlasını istemekten uzak durmak gerekir; çünkü asıl tatil, bedeni dinlendirmenin ötesinde kalbi de huzura erdirmektir. Kalbi yoran, gözleri doyumsuzlaştıran, ruhu kirleten bir tatilin helal olması mümkün değildir. Gerçek helal tatil, ölçüsünü İslam’dan alan, sadelikle huzur veren ve kul hakkına gölge düşürmeyen tatildir.

TEKNOLOJİ VE DİJİTAL DÜNYADA HELAL HASSASİYETİ

Günümüz insanının en büyük imtihanlarından biri dijital dünyadır. Bir tıkla önümüze gelen görüntüler, haberler, paylaşımlar helal-haram sınırını kolayca aşabiliyor. Sosyal medya, film-dizi platformları, oyunlar ve internet içerikleri, kontrol edilmediğinde insanın kalbine ve zihnine zarar veriyor; oysa Müslüman, dijital dünyada da helal ölçülerle yaşamakla sorumludur. Peygamber Efendimiz: Müslüman, elinden ve dilinden diğer Müslümanların emin olduğu kişidir. buyurur. Bugün buna “mikrofonundan, klavyesinden ve ekranından da emin olunan kişi” ifadesini eklemek gerekir; çünkü dijitalde yapılan bir paylaşım, yazılan bir yorum, yapılan bir ifşa ya da yayılan bir yalan da kul hakkına girer. Bu noktada Peygamberimizin şu hadisi yol göstericidir: “Mümin bal arısına benzer; güzel şeyler yer, güzel şeyler üretir, güzel yerlere konar, konduğu yeri de kırmaz ve bozmaz. Bal arısı nasıl çiçeğin özünden tatlı ve faydalı bal çıkarıyorsa mümin de gördüğü, duyduğu, okuduğu şeylerden güzeli seçer, faydalı içerik üretir ve bulunduğu ortama zarar vermez. Dijital dünyada müminin tutumu da böyle olmalıdır: güzeli aramak, faydalı olanı paylaşmak, bulunduğu ortama incelik ve nezaketle katkı sunmak.

Dijital dünyanın bir başka imtihanı da zaman israfıdır. Gereksiz videolar, boş tartışmalar, oyun bağımlılığı ya da sosyal medyada geçirilen saatler insanın ömrünü tüketir. Kur’an’da ömrümüzden sorulacağımız (Mü’minûn 112-114) hatırlatması vardır. Evet teknoloji, doğru kullanılmadığında helali de ömrü de heba ettiren bir alana dönüşebilir. Helal hassasiyeti, zamanı da korumaktır, faydasız işlerden kaçınmaktır.

Bugün dijital dünyada en çok konuşulan kavramlardan biri gizlilik ve mahremiyettir. Başkasının özelini izinsiz ifşa etmek, fotoğraf ve videolarını paylaşmak ya da başkasının mahrem alanına müdahale etmek, apaçık bir kul hakkıdır. İslam’ın “ayıpları örtmek” prensibi, dijital çağda daha da önem kazanıyor; çünkü bir tuşla yapılan yanlış, milyonlara ulaşabiliyor ve telafisi neredeyse imkânsız hâle geliyor.

Helal hassasiyeti aynı zamanda tüketimde de geçerlidir. Bugün teknoloji endüstrisi, insanları sürekli daha fazlasını almaya teşvik ediyor. Hep daha yeni telefon, daha büyük ekran, daha hızlı cihaz… Oysa helal ölçüsü, kanaatkâr olmayı, israftan ve gösterişten kaçınmayı öğütler. Sahip olunan teknolojiyi verimli kullanmak, nimetleri israf etmemek, gözleri ve kalbi haramdan korumak, dijital ahlakın göstergelerindendir.

HELAL VE SANAT: GÜZELLİĞİN TEMİZ YOLU

İslam, helal dairede sanat ve estetiği teşvik eder; çünkü helal olan güzellik, insanın ruhunu yüceltir ve kalbini arındırır. Şiirden müziğe, mimariden edebiyata kadar üretilen her eser, helal ölçülerde kaldığında insanın iç dünyasını besler, toplumun kültürel zenginliğini artırır. Helal sanat, ruhu incitmeyen; aksine ruha nezaket, akla hikmet katan bir üretim biçimidir.

Bugün dizi ve filmler, müzikler, konserler, tiyatrolar, sosyal medya içerikleri toplumların estetik algısını şekillendiriyor; ancak bu alanların çoğu maalesef şiddeti, ahlaksızlığı, tüketim hırsını ve yozlaşmayı öne çıkarıyor. Helal ölçülerle üretilen sanat ve eğlence ise insanı erdemli kılar, aile bağlarını korur, topluma iyilik ve nezaket taşır. Bir konser, bir şarkı, bir film ya da bir dizi; insanı şükre, sevgiye ve güzelliğe yönlendirdiğinde ibret vesilesi olur ve fakat aynı araçlar insanı günaha, israfa, haksızlığa sürüklediğinde kalbi karartan bir zehir hâline gelebilir.

Helal sanat; sözü güzelleştirmek, melodiyi inceltmek, ekranı ve sahneyi insana huzur veren bir dile dönüştürmektir. Bu anlayışla üretilen sanat, yalnızca eğlendirmez; düşündürür, yüceltir ve hayata değer katar.

GENÇLERE HELAL DURUŞU ÖĞRETMEK

Gençlik, helal hassasiyetinin en yoğun imtihan edildiği dönemdir. Alışkanlıkların, yönelişlerin ve kimliklerin şekillendiği bu evre, hayatın bütününe yön verir. Bu yüzden gençlere helal duruşu öğretmek, ailelerin ve eğitim kurumlarının en önemli vazifelerindendir. Peygamberimiz, genç yaşta kazanılan istikametin değerini vurgulamış ve: “Allah’ın gölgesinden başka gölge bulunmayan günde Arş’ın gölgesinde gölgelenecek yedi sınıf insandan biri, Rabbine kulluk içinde yetişen gençtir” (Buhârî, Zekât 16) buyurmuştur. Günümüzde gençlerin karşısına çıkarılan cazip fakat şüpheli yollar, helal hassasiyetini daha da zorunlu kılmaktadır. Helal duruş, gençleri sadece haramdan korumaz; aynı zamanda özgüven, şahsiyet ve sağlam bir kimlik kazandırır. Genç, helalle büyüdüğünde dünyada itibarlı, ahirette ise Allah katında değerli olur.

HELAL HAYAT BİLİNCİ: İRFANIN TEMEL TAŞI

Helal hayat, kuru bir kuralcılık değil, insanın bütün varlığını inşa eden bir bilinçtir. Bu bilinç, irfanın ve şahsiyet gelişiminin temel taşıdır. Helal hassasiyetini içselleştiren bir fert, yalnızca ibadetlerinde değil, ahlakında, ticaretinde, sosyal ilişkilerinde de sağlam bir karakter sergiler; çünkü helal, hayatın bütün alanına sirayet eden bir ahlak pusulasıdır. Modern psikolojide sıkça tartışılan kimlik krizine karşı, İslam’ın önerdiği çözüm helal bilinçtir. Bu bilinç, şahsiyet gelişimini sağlamlaştırır; genci de, yetişkini de sadece bilgiyle değil, ahlak ve erdemle donatır.
Helal hayat bilincini kazanan kişi, bilgiyi doğru yerde kullanmayı, kazancını helal yollarla elde etmeyi ve ilişkilerinde adil davranmayı öğrenir. Böylece hem kendi hayatında huzur bulur hem de içinde yaşadığı yapıya güven ve bereket kazandırır. Helal hayat, irfanın kapısını aralayan ve şahsiyet gelişimini kemale erdiren en güçlü temel taşıdır.

HELAL HASSASİYETİ, MODERN DÜNYADA KİMLİK MUHAFAZASIDIR

Küreselleşen dünyada kimliklerin silikleştiği, inançların tüketim kültürü içinde eritilmeye çalışıldığı bir çağda, helal hassasiyeti Müslüman için kimliğini korumanın en güçlü yoludur. Alışverişten tatile, teknolojiden dijital içeriklere kadar her alanda helali gözetmek, modern hayatın karmaşası içinde bir pusula işlevi görür. Helal hassasiyeti, Müslümana şu soruyu hatırlatır: “Bu adımı Allah’ın rızasına uygun mu atıyorum?” Böylece helal, günlük tercihleri kimlik muhafazasına dönüştürür. Modern dünyanın en büyük ihtiyacı işte bu iç denetimdir; insanı sadece hukukun yaptırımıyla değil, vicdanın ve imanın sorumluluğuyla da disipline eden helal hassasiyetidir.

SONUÇ: HELALLEŞMEDEN HUZUR OLMAZ

Helal, sofradaki lokmadan kazanca, emekten bilgiye, ticaretten yönetime kadar hayatın bütün alanlarını kuşatan ortak pusuladır. Helalden uzaklaşan fert huzurunu kaybeder; helali terk eden toplum güvenini ve adaletini yitirir. Bugün dünyanın en büyük krizi, işte bu helal ölçüsünden kopuştur.

Çözüm, helali hayatın merkezine yerleştirmek. Yasaları ahlaki ve manevi değerlerle buluşturmak, sofradan pazara, üretimden yönetime kadar helal hassasiyetini yeniden canlandırmaktır. Helal, kalbe huzur, aileye güven, topluma adalet, dünyaya barış ve bereket kazandırır.

Çağımızın tüketim hırsına ve kargaşasına karşı söylenecek tek söz vardır: Helalleşmeden huzur olmaz. Helalleşmeyen fert iç dünyasında savrulur, helalleşmeyen toplum tarihin akışında kaybolur. Helale sarılanlar ise dünyada izzet ve itibar, ahirette huzur ve saadet bulur.

Ahmet Türkben

Yorumlar12

  • TALAT GÖK 1 gün önce Şikayet Et
    Harika bir yazı kaleme almışınız teşekkür ediyorum
    Cevapla
  • Engin Akdemir 2 gün önce Şikayet Et
    Hocam asrın tüm hastalıklarına dokunmuş, dokunmakla kalmamış; recetesini de hatırlamış. Rabbimiz bizleri helâlden ayırmasın. Herkesin çok rahatlıkla anlayıp idrak edeceği bir üslup ve usul ile bizlere bu nasihatleri hatırlatan Ahmet Türkben hocamızdan Allah razı olsun.
    Cevapla
  • Mustafa Akşeker 2 gün önce Şikayet Et
    Yazıda, helal kavramının "ruhun gıdası", "yasallık" , "neslin temiz kalması" gibi konularla ilişkisi izah edilirken aynı zamanda "tatil", "boykot", "dijital dünya" gibi güncel noktalarla bağlantısının da değerlendirilmesi çok güzel olmuş.
    Cevapla
  • TALAT GÖK 2 gün önce Şikayet Et
    Harika bir yazı ağzınıza yüreğinize sağlık
    Cevapla
  • Hasan Taner 2 gün önce Şikayet Et
    Hocamın kalemine ve yüreğine sağlık. Günümüzün en temel problemine değinen konularda kalem oynatıyor. Maşaallah makale diye yazıya başladım ama okudukça sonunu getiremedim. Büyük bir sabırla bitirebildim. Yazı bir makaleden öte bir risale gibi...
    Cevapla
Daha fazla yorum görüntüle
Haber7 Mobil Sayfa Banner'ı Kapat